Bilge topraklar üstünde…

KENT YAZILARI | ALPER ENDER FIRAT 

Sırtımı taş duvara yaslamış, uçsuz bucaksız uzayıp giden Mezopotamya ovasına doğru batan güneşi seyrediyorum. Güneş hiçbir engebeye takılmaksızın bütün ovayı turuncuya boyuyor. Yolları, evleri, minareleri, kilise duvarlarını… Güneş ufuk çizgisine indikçe her şeyin rengi daha da koyulaşıyor, altına dönüşmüş bir kent var yanı başımda. 

Burada başlayan ova, Fırat ve Dicle’yi de misafir ederek yüzlerce kilometre sonra, Basra Körfezinde son bulacak.

Koyu sarı renge dönmüş bitimsiz ufuk, sonsuzluk hissi bütün ruhunu kaplıyor insanın…

Mardin, bir dağa sırtını yaslamış, binlerce yıldır gözünü kırpmadan Mezopotamya Ovası’nda insanın serüvenini izliyor.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Bir şehir ancak bu kadar güzel bir yere kurulabilirdi.

Şimdi mümkün olsa da üç yüz yıl öncesine ışınlanabilsem. Elimde fotoğraf makinasıyla, elektrik direklerinin olmadığı, gecekonduların ve apartmanların keşfedilmediği, uydu antenlerin her yeri kirletmediği, estetiğin öldürülmediği o günlere gidebilsem. Düşünsenize ne çimento var ortalıkta ne de müteahhit aç gözlülüğü.

Bu şehri mimarların ve taş ustalarının elinden çıktığı haliyle hayal ediyorum. Mistik bir şehir beni içine alıyor ve dar sokaklarda binlerce gizemli dehlizini açıyor önüme.

Bir kent gezgini daha ne ister bu dünyada.

Mezopotamya Ovası’nı tepeden seyreden camiler, kiliseler, medreseler, yüzünü bitimsiz bir ‘toprak denize’ çevirmiş taş evler, bütün yaşanmışlıklarını bana açtığını hayal ediyorum. Arabaların giremediği gizemli tüneller, sonu hiç gelmeyecekmiş gibi uzayıp giden daracık sokaklar bana bütün sürprizlerini açıyor.

Şarkın bu mistik ve gizemli şehrinde, Yusufiye Medresesi’nin ovaya bakan avlusunda Mardinli taş ustalarından gözünden estetiğin ne demek olduğunu dinlemek ne güzel olurdu. Taşlı merdivenlerden ağır ağır çıkan mütevekkil insanların bize anlatacağı, ne sırları olacaktı kim bilir? Kim bilir o daracık sokakta belki Süryani bir papaza rastlayacaktık ya da müttaki bir Müslümana. Yüzlerce yıldır heybesinde biriktirdiği bilgelikten bize neler damlatacaktı kim bilir?

Belki bu topraklarda estetiğin ne zaman öldüğünü, bunu kimlerin katlettiğini de anlatırdı. İçinde hayat sürülen kentlerin, ne zaman barınaklara dönüştüğünü, on bin nüfuslu büyük kentlerin yerini ne zaman milyonlarca insanın yaşadığı köylerin aldığını söylerdi bize.

Sadece Mardin’de değil bütün Türkiye’de bilinmeyen bir zaman diliminde zevk ve estetik öldürüldü. Yeryüzü, minnacık menfaatler için hunharca ve kaygısızca katledebildiğimiz, onun muhteşem tasarımını rezil ettiğimiz bir mekana dönüştü.

Türkiye’nin en güzel yerleşim yerlerinden birisi Safranbolu, en kötü şehirlerinden birisi Karabük’tür ve aralarında sadece sekiz kilometre vardır. Ülkenin en güzel kentlerinden birisi Mardin’dir, en kötü yerleşkelerden birisi de Kızıltepe’dir ve aralarında sadece 20 kilometre vardır.

Safranbolu’yu ortaya çıkaran ruh güzelliğine ne oldu ki daha sonra Karabük haline geldi? Mardin gibi bir kenti inşa eden akıl, ruh ve estetik daha sonra nasıl Kızıltepe’ye dönüştü?

Bunun açıklaması sadece ekonomik gerekçeler üzerinde yapılamaz. İstanbul’da Şirinevler’i, düşünün. Buranın fotoğrafı tam da bugünün ruhunu anlatır. Zerre kadar estetik kaygı gözetilmeden, sıkış sıkış inşa edilmiş evleri ortaya çıkarmak için belki Florya’dan, Ataköy’den çok daha fazla para harcanmıştır. Onu inşa eden düşünce sadece insanları yazın sıcaktan, kışı soğuktan, yağmurdan, çamurdan koruyacak bir barınak yapmayı hedeflemişti. İşin daha kötüsü bu durum sadece Şirinevler’e özgü bir şey değildir. Daha doğrusu bütün ülke Şirinevler’e dönüşmüştür.

80’li, 90’lı yıllarda Şirinevler’i, Bağcıları ortaya çıkaran estetik anlayışı, daha sonra devlet gücünü de yanına alarak bütün Türkiye’yi betondan barınaklara dönüştürmüştür. Zevkten, estetikten, güzellikten zerre kadar nasibini almayan bu anlayış aç gözlü haris bir ruhla beton dökmeye de devam ediyor.

O kafa en son Mardin’in hemen yanı başındaki Hasankeyf’i milyonlarca insanın feryat figan tepkisine rağmen beton ile yok etti. Mardin’i o beton mikserlerinden kurtaran tek şey turistlerin rağbet ediyor ve para kazandırıyor olmasıdır.

Türkiye’yi düşününce içimi kasvet bastı. Ben en iyisi fotoğraf makinamı alayım 300 yıl öncesini hayal ederek şehrin daracık sokaklarına dalayım. Bu haliyle bile çok şey bulacağımdan eminim.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin