Beş yürekli adam [Harun Tokak-Hac Hatıraları-8]

Büyük bir yıkım yaşayan kentin ileri gelenleri, “Bu da senin kardeşinin oğlunun bir sihridir!” Dediler. “O yaptırmıştır bunu! Hükümler aynen geçerlidir.”

Bunun üzerine Ebu Talib, toplanan kalabalığın önünde “Kaside-i Şi’biyye” olarak tarihe geçecek meşhur kasidesini okudu:

“Kötülük için bize saldıran ve bir batılda ısrar eden herkesten, insanların Rabbine sığınırım.

Mekke’nin göbeğindeki Kâbe’ye ve Kâbe’nin hakikatine sığınırım.

Ve Allah’a sığınırım ki Allah olanlardan habersiz değildir.

Allah’ın evine yemin olsun ki Muhammed’le olursak yenileceğimizi düşünmekte yanıldınız.

Henüz biz Onun uğrunda mızrak ve ok kullanmadık.

Biz çocuklarımız ve hanımlarımızdan vazgeçip Onun etrafında yere serilmedikçe onu teslim ederiz zannetmeyin.”

Okuduğu bu şiirle Mekkelilere meydan okuyan Ebu Talib, yanındakilerle birlikte Kabe’den ayrıldı. Mazlum Müslümanların yanına döndü.

Sürgün günleri üç tam yılını doldurmuş, zavallı Müslümanlarda dayanacak güç kalmamıştı. Açlıktan ağlayan çocukların feryatları, ıssız çöl gecelerinde evlerinin damlarında yatan, pencereleri açık uyuyan insanların yüreklerine bir ağıt gibi doluyor, onları derin uykularından uyandırıyordu.

Tükenen sadece gıdalar, giyecekler, erzaklar değildi, umutlarda tükeniyordu. Sürgündeki Müslümanlar için gece en karanlık anındaydı. Gece, işte tam da o en karanlık anında hayatın okşayışını hisseden biri gibi bakmaya başladı Müslümanlara.
Zulmün vardığı safha Mekke halkını da iyiden iyiye rahatsız etmeye başlamıştı. İçten içe kaynayan bir huzursuzluk vardı. Haşimoğulları ve Muttaliboğulları aleyhine Kureyş’in yaptığını bozmak için Kureyş’ten bir gurup ayaklandı. Özellikle, Müslüman olmadığı halde Müslümanlara geceleri gizlice erzak taşıyan Hişam bin Amr bu konuda büyük çaba sarf etti.

Hişam bir gün Peygamberimizin halası Atike’nin oğlu Züheyr’in yanına gitti.

Ona sitem dolu sözler söyledi, “Sen yemek yiyor, elbise giyiyor ve evinde oturuyorsun” dedi. “Dayılarının ne durumda olduğunu biliyor musun? Vallahi onlar Ebu Cehil’in dayıları olsaydılar ve sen de ondan, senin yakınlarına karşı senden beklediği davranışı bekleseydin asla seni dinlemezdi.”

Züheyr’in canı sıkıldı. Hişam’a hak verdi, fakat böyle bir direniş için kendini yeterince güçlü hissetmiyordu.

“Ne yapabilirim? Ben tek başına bir kişiyim.” dedi.

Bu, Hişam’ın beklediği cevaptı. Bu fırsatı kaçırmadı ve “İkinciyi buldun’ diye atıldı hemen.

Züheyr, “Kim o?” deyince, “Ben seninleyim.” dedi. Bu iki yiğit yanlarına Mutim Bin Adiy, Ebu’l Bahteri bin Hişam ve Zema bin Esved’i de aldılar.

Bu beş yiğit Mekke’nin üst tarafındaki Hacun denen yerde bir gece yarısı buluşmak için sözleştiler. Tayin edilen gecede toplanıp meseleyi müzakere ettiler ve bir plan yaptılar.

İNSAFSIZ YAFTA YIRTILMADIKÇA

Sabah olunca yeni elbiselerini giyip Kâbe’ye gittiler. Yedi kez Kâbe’yi tavaf ettikten sonra kılıçlarını çektiler.
İçlerinden genç Züheyr kükredi: “Ey Kureyşliler! Şu bizim yaptığımız şey insanlığa sığar mı? Biz her imkândan faydalanırken, onların sefalet içinde olmaları sizi hiç rahatsız etmiyor mu? Bu kararın bozulması gerek! Yemin ederim ki, bu insafsız yafta yırtılmadıkça buradan ayrılmayacağız!”

Kalabalıktan tasdik cümleleri yükseldi.

Ebû Cehil duruma hemen müdahale etti. Küçümseyen, alaycı bir tavırla:

“Sen kim oluyorsun da bunları söylemeye cüret ediyorsun? Çok seviyorsan git Ebu Talib Mahallesinde onlarla birlikte yaşa.” dedi.

Zem’a bin Esved kükredi:

“Züheyr doğru söylüyor. Biz o sayfa yazılırken de ona rıza göstermemiştik. Artık bu zulme bir son verin.” dedi.

Ebu’l Bahterî, Ebu Cehil’in konuşmasına fırsat vermeden:

“Zem’a doğru söylüyor.” dedi.  “O yazıldığı sırada biz o maddelere razı değildik. Böyle acımasızca uygulanmasına da razı değiliz. Bitsin artık bu zulüm.”

Ardından Mut’im bin Adîy söze karışarak “İkiniz de doğru söylediniz. O yazıdan ve içindekilerden Allah’a sığınırız.” dedi.

Hişam bin Amr da söz alarak onları destekledi. Etrafta toplananların sayısı artmış, itiraz sesleri çoğalmıştı. Şehrin ileri gelenleri de katılmıştı kalabalığın arasına. Ebu Cehil bunun organize bir iş olduğunu, Hişam’ın komplo kurduğunu söylese de itibar eden olmadı.

Boykot kararının aleyhinde görüş beyan eden hatırı sayılır “beş yürekli adam” kılıçlarını çekerek yüreklerini ortaya koydular. Zaten bir kamuoyu oluşmuş, boykot havasının şiddeti bir derece kırılmıştı. Psikolojik üstünlüğü kaybettiklerinin farkında olan Ebu Cehil işin büyümesini istemiyordu. Anlaşmayı feshettiklerini ikrar etmek zorunda kaldı.

Tam bin gün bin gece süren sürgün günleri böylece Miladi 620’de son buldu. Kureyş’in hudut tanımaz inadının ve küfürlerinin eseri olan bu uygulama ortadan kaldırıldı. Sürgün yıllarında derme çatma çadırlarla bir arada olanlar kendi evlerine taşındı.

HER ŞEY BUNDAN SONRA BAŞLAYACAKTI

Müslümanlar yeniden sosyal hayatın içine girdiler. Ama bu zulmün bittiği anlamına gelmiyordu. Belki de her şey bundan sonra başlayacaktı.
Sürgüne maruz kalanlar, kuru ot yemiş, aç kalmış, susuz kalmış; çocuklar ve yaşlılardan sürgünün kahredici hayatına dayanamayıp ölenler olmuştu ama imanından vazgeçen olmamıştı.
İmanın baharındaki bu insanlar, kıyamete kadar gelecek nesillere ibret olacak bir vefa ve sadakat sergilemişlerdi.
Can da dâhil olmak üzere Allah Rasulü’nün hiçbir şeye değişilmeyeceğini asırlara topyekûn haykırmışlardı.
Kar ve fırtına çiçeği öldürebilir ama tohumları asla yok edemezdi.
Ebu Talib bütün gücünü toplamış, muhasara yıllarında Efendimizi himaye etmek için kullanmıştı. Vazifesini tamamlamak üzere olduğunu hissediyordu.

“Ahmed artık içimizde öyle kökleşti ki Ona saldıracak güçlülerin saldırısı boşa çıkar.

Sanki onu atların üzerinde görüyorum. Onları her türlü batıla sapmış topluluğun üzerine sürüyor.

Onun önünde kendimi kambur ettim ve Onu korudum. Göğüs kemiklerimle siper yaparak Onu müdafaa ettim. Hiç şüphe yok ki Allah dünyada da mücadele gününde de Onun işini yüceltip yükseltecektir.” diyordu kasidesinde.

Yaşlı ve yorgundu, çok yorgundu artık. Yatağa düştü.

Belli ki artık, yeni bir yük daha kaldıracak durumda değildi.

Hastalık haberi kısa zamanda Mekke’ye yayıldı.

Ramazan ayıydı…

Herkes doksanına dayanmış bu yaşlı çınara koştu.

O sadece Efendimizin değil, tüm mazlum müminlerin hamisi idi. Güllerin Efendisinin ve getirdiği İslam davasının hep yanında durmuştu.  Varlığı o kadar değerli ve o kadar vazgeçilmezdi ki, Müslümanlar Mekke’de onsuz bir hayat düşünemiyorlardı.

Hazreti Hamza, Hazreti Ömer gibi bahadırlar Müslüman olmuştu, ama Mekkelilerin Ebu Talib’e olan saygısı başkaydı.

Ebu Talib’den sonrası sadece Müslümanları değil müşrikleri de korkutuyordu. Öyle görünüyor ki babanın evlada kılıç çekeceği günler yakındı.

Son bir ümitle koştular Ebu Talib’in yanına.

HAKİKATE MUHALİF BİR ŞEYİ ONDA BULAMAZSINIZ

Aralarında Ebu Cehil’in de bulunduğu müşrik mümessilleri hastanın başucunda yerlerini aldılar.

“Geçmiş olsun ya Ebû Talib! Sen bizim ulumuzsun. Hasta olman bizi üzüyor ve ürkütüyor. Gelecekten kaygı duyuyoruz. Yeğeninle aramızdaki ihtilaf malum. Ölmeden evvel bu meseleyi çözmelisin. Onu buraya çağır. Hakem ol, aramızı bul. Kimse kimseye karışmasın. O kendi yoluna gitsin, biz kendi yolumuza gidelim.” dediler.

Müşriklerin bu sözleri, hasta yatağındaki şefkatli amcayı umutlandırmıştı. Oğullarından birini Peygamberimizi çağırması için gönderdikten sonra yanındakilere son sözlerini söylemek istedi. Tane tane konuştu:

“Hiç şüphesiz yeğenim Muhammed, emindir. Hakikate muhalif bir şeyi Onda bulamazsınız. Muhammed’i inkâr eden sadece dildir, vicdan onu reddedemez. Şuna kesin olarak inanıyorum ki milletimizin zayıf ve yoksulları, cesur gençleri ve vicdanlı ihtiyarları süratle Ona bağlanacaklar. Çevre ülke insanları da Müslüman olacak. Kureyş’in Ona tâbi olmayan seçkinleri, zenginleri rezil olup sürünecekler. Tavsiyem o ki siz de Ona sahip çıkınız!”

Ebu Talib hasta yatağında Mekke’nin ileri gelenlerine bu nasihatleri sürdürürken Allah’ın yüce Peygamberi de geldi, amcasının yanı başına oturdu.

Allah’ın Rasulünün oturuşu, susuşu vakurdu…

Ebu Talib, müşfik nazarlarla yeğenine bir müddet baktıktan sonra doğrudan konuya girdi:

“Yeğenim! Gördüğün gibi kavmimizin ileri gelenleri buradalar… Benden sonra vaziyetin daha da kötüleşeceğinden endişeliler. Bu sebeple “Sen hayatta iken kardeşinin oğlu ile aramızı bul. Hakem ol, vereceğimizi verelim, alacağımızı alalım, diyorlar.”

Ebu Talip, kesik kesik konuşurken herkes susmuş ve beklemeye durmuştu.

Bütün dikkatler Allah’ın yüce peygamberinin üzerine çevrilmişti.

“Vallahi amcacığım!” dedi Efendimiz, “Eğer bir cümleyi kabullenirlerse Araba ve Aceme hâkim olurlar.

Ebu Talib hayretle sordu:

“Hepsi bir cümleden mi ibaret?”

“Evet, bir cümle “La ilahe illallah”

Müşrikler öfkelenmişti:

“Ey Muhammed!” dediler, “Sen şu kadar tanrıyı bir tek ilah mı yapacaksın?”

“Şartın hak ve hakikate uygun. Kabulü mümkün bir şey söyledin.” dedi Ebu Talib.

Amcasının bu konuşması Allah Rasulünü ümitlendirdi. Büyük yardım ve himayesini gördüğü Ebu Talib’in ebedî hasarete düşmesinden korkuyordu.  

“Amcacığım ‘La ilahe illallah’ de ki ahirette sana şefaatçi olabileyim” dedi.

Fakat başında şeytan gibi duran Ebu Cehil ve Utbe gibi kimseler, “Zinhar, atalarının ve dedelerinin dininden dönme” diyerek Ebu Talib’e engel oldular. Bir kınama ve alay üslubu ile Ebu Talib’i tahrik ettiler.

Ebu Talib’in dudaklarından son bir cümle döküldü: “Ben Abdülmuttalib’in yolunda ölüyorum.”

Amcasının bu son sözleri Allah’ın Rasulünü ziyadesi ile üzdü. Çocukluktan, evliliğe kadar on yedi yıl, peygamberlikten sonra da on yıl olmak üzere tam yirmi yedi yıl kendisine sahip çıkan yiğit amcanın iman etmesini çok arzuluyordu.

Bu az bir zaman değildi.

“Gerçek şu ki, sen sevdiğini hidayete erdiremezsin, ancak Allah dilediğini hidayete erdirir. O, hidayete erecek olanları daha iyi bilendir.” (Kasas 56) Ayeti bu yiğit amca içindi.

Çok geçmeden Fâran dağlarında bir ağıt gibi acı bir haber yankılandı:

“Ebu Talib öldü!”

CENNETÜ’L MUALLA

Sıcak bir sonbahar ikindisinde Hasan Abdullah’la birlikte Cennetü’l Mualla’dayız.

Burası asude bir ışık ülkesi…

Yer gök ışık kesmiş.

İslam’a hizmet etmiş birçok şahsiyetin yanında Peygamberimizin oğulları Kasım, Abdullah, şefkatli dedesi Abdulmuttalib, yiğit amcası Ebu Talib burada yatıyorlar. Abdullah Bin Zübeyr ve annesi Esma Hatun da onlara komşu. Ana oğul yan yana yatıyorlar. Hazreti Esma’yı görünce, Hazreti Ebu Bekir’in bu kahraman kızının hicret esnasında ip yetmeyince belindeki kuşağı çıkarıp ikiye bölerek azık keselerinin ağzını bağladığı günlere gidiyor hayalimiz. Bu kahraman anneye ve zalim Haccac’a karşı son nefesine kadar Mekke’yi müdafaa eden kahraman oğula selam vererek, güneşin ışığını bolca döktüğü patika yollardan Mekke Melikesi Hazreti Hatice Annemizin mütevazı kabrine varıyoruz.

Bütün gam ve kederleri bir vakum gibi bağrına çeken vadinin beyaz zambağını, güneşin bağrında öylece yatıyor görünce yüreklerimiz bir güvercin yüreği gibi çarpmaya başlıyor. Hasan Abdullah daha o anda kendinden geçiyor.

Hatice, “erken doğan” demek. Müslümanlar arasında hak ve hakikate en erken uyanan insan. İslam’ı sadakat sütüyle emziren asil anne. Efendimizin başının üzerinde gezen bulutun yağdıracağı evrensel rahmeti herkesten önce sezen büyük ve soylu kadın. Dünyeviliği ve tenperverliği elinin tersi ile iten, maddi manevi bütün varlığı ile hizmet eden cömertlik sultanı…

Hayatında olduğu gibi ölümünde de aydınlık bir ikindi güneşine bağrını yaslamış, öylece yatıyor.

MEKKE MELİKESİNİN MÜTEVAZI TÜRBESİNDE

Bir ay kadar önce anacığımı kaybetmiş olmanın garipliği üzerimde. Anamın adının da Hatice olması bambaşka duygulara alıp götürüyor beni. Hüzün bütün benliğimi kuşatıyor.  

Bu sükûn diyarında biz susuyoruz, Mekke Melikesinin mütevazı türbesindeki suskun taşlar konuşmaya başlıyor:

“Güllerin Efendisi, bir ömür boyu koruma kanatlarını üzerinden hiç çekmeyen şefkatli bir amcayı kaybetmenin derin ıstırabı içindeydi.
O günlerde, Mekke Melikesi de sürgün günlerinin hediyesi hastalıklarla boğuşarak geride kalanlara vedaya hazırlanıyordu.
Merve’deki evin bir odasında yer yatağında her an biraz daha solarken, gözlerinde yaş vardı. Kızları Ümmü Gülsüm’ün ve incelerden ince Fatıma’nın gözünden kaçmadı o gözyaşları.
“Niye ağlıyorsun anacığım?”
“Ah yavrularım! Yıllar benden çok şey alıp götürdü, takdir edilen ecelin yakında gelip çatması muhakkaktır.”

Hüzün çökmüştü evin içine.
Güllerin Efendisi (s.a) eve geldiğinde büyük kadın ateşler içinde yanıyordu.
Durumu yürek yakıcıydı.
Ayrılığın çığlıkları gibiydi iniltileri.
Bütün zamanların en büyük kadını Hazreti Hatice, Mekke’nin o soylu ve zengin kadını yoklukların ağında iki büklümdü.
Çöl sıcağının bağrındaki evin içerisinde bir mum gibi son damlaları akıtıyordu alnından.
Yüzünde derin bir hüzün vardı…
Bir ana, bir eş için ne zor bir andı. Fakat yüreği şükürle doluydu.

9.Bölüm: KADINLARIN EFENDİSİNİN GİDİŞİ…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin