Bayram dileği

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Bayramda karışık duygular içindeyiz. Muhasebe yaptığımız günler değil midir bayramlar? Değerli Ahmet Kurucan’ın yazısını da böyle bir bağlamda okudum. Tarihin başlangıcından bu yana haksızlıklar ve onlara karşı çıkanlar arasında bir mücadeledir gidiyor. Haksızlıklar konusunda çok yaratıcı bir tür, insanlar. Birbirlerine, hayvanlara, bitkilere, doğaya karşı haksızlıkları, gelişimlerine paralel biçimde katlanarak artıyor ve daha yıkıcı hale geliyor. Ahmet Altan’ın Washington Post’taki son yazısında bu mücadeleyi değişik bir açıdan değerlendirerek, “insan iyidir” bağlamında bir sonuca vardığını gördüm. Her iki Ahmet, farklı açılardan da olsa, umudu kaybetmemek gerektiğini, bugünün kayıplarına karşın, sonuç olarak insanlıktan umut kesmeye gerek olmadığını söylüyor. Kurucan tarihin doğru yerinde durmak, doğru pozisyon almak, Altan ise antiloplar timsahlarla dolu nehri geçerken kayıp verse de, sonuçta amaca ulaşacak olmaktan bahsediyor. 

Oysa birileri tarihin doğru yerinde değiller. Bu “timsahların” avladığı antiloplar doğadaki oranın çok daha üstünde. Korkutucu bir durumla karşı karşıyayız. Altan kendi mahkûmiyetinin ölümle sonuçlanacak olma olasılığına bile meydan okurken, kendi gibi sesini uluslararası medyada duyurma şansına sahip olmayan yüz binlerce kurbanı sanki atlıyor gibi. Evet, o bir kahraman. Ama herkes onun kadar cesur ve sağlam değil. Keşke mücadele etmeye gerek olmasa, keşke direnmek bu kadar acı vermese. Ahmet Altan politik bir duruşa sahip! Ya politik bir duruşu olmaksızın aynı Altan gibi zindanlara düşmüş olanlara ne demeli? 

Kurucan tarihin doğru yerinde durmaktan bahsediyor, haklı olarak. Ama ortalama bir hayat yaşarken bir anda kendilerini bir politik kolektif cezalandırmanın ortasında buluveren, çoluk çocuk “Sippenhaft” bir biçimde takibata uğratılan yüz binlerin tarihin doğru yerinde durmak gibi bir dertleri yoktu. Bir aydın bu tür bir mücadeleye kendisini ve ailesini hazırlayabilir belki. Fakat ya diğerleri? 

Gerçek şu ki Ahmet Altan da Ahmet Kurucan da olması gereken bir aydın duruşu ortaya koyuyor. Bu duruşa sonuna kadar katılsam da, mağdur olan yüz binlerin çok ama çok yorulduğunu tespit etmek gerektiğine inanıyorum. Tarafı olmak istemedikleri bir mücadelenin içine zalim bir iktidarca çekilmiş olan yüz binler, aileleriyle beraber milyonlar, sadece normal bir bayramı özlüyor. Nehirde bu kadar çok timsahın olmadığı bir normali! Ortalama bir vatandaş için ille de tarihte bir duruşun olmasına gerek olmadığı banal, sıkıcı, normal bir hayatın rutinini! 

Hani kuzey ülkelerinin sıkıcı politik haberleri vardır ya! Politikanın artık neredeyse teknik tartışmalara indirgendiği, standart insan ve azınlık haklarıyla alakalı problem yaşanmayan, demokrasinin, cinsiyetler arası ilişkilerin, çevrenin, ekonomi politikalarının, eğitimin, kamusal düzenin vs. üzerinde büyük oranda uzlaşılmış bulunan, dingin toplumlar… Bu toplumlarda her sabah yeni bir dünyaya uyanmazsınız. Televizyonlarda izlediğiniz haberlerde siyasetçiler ağızlarından köpük fışkırtarak birbirlerine, muhaliflerine, medyaya, sevmediklerine falan retorik savaş açmaz veya aleni tehditlerde bulunmaz hani. O ülkelerde yaşayanlar, o gün ne yemek yapacaklarına veya bahçeye hangi çiçeği dikeceklerine odaklanır. Ya da hangi yeni kitaba başlayacaklarına! O ülkelerde insanlar kendilerini nehri geçen antiloplar ve onlara saldıran vahşi timsahlar türü analojilerle kıyaslamaz. O tür ülkelerde insanların tarihin doğru yerinde durmak gibi bir dertleri de olmaz. 

İnsanın insana cehennemi bu dünyada yaşattığı ülkelerde özgürlükler ve mutluluk devamlı ötelenir. Bir yıl sonra, beş yıl veya on yıl sonra, yirmi yıl sonra. Ahmet Altan’ın babası Çetin Altan demokrasi mücadelesi vermekle ömrünü tüketti. Sonunda gazetecilik ve yazarlık kariyerinin sonlarında, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kendisine bu özgürlük mücadelesini onore edici bir plaket verildi. Plaketi kim verdi biliyor musunuz? Recep Tayyip Erdoğan! Enteresan olan, onun bu plaketi vermiş olması değil de, aynı Erdoğan’ın Çetin Altan’ın oğlu Ahmet ve Mehmet’i içeri tıkan kişi olması! Aynı aileden üç kişi, iki nesil, babadan oğla demokrasi mücadelesi veriyor. Bugün Ahmet Altan yetmiş yaşında, hala babasının verdiği demokrasi mücadelesinin daha ağırını Silivri zindanından vermeye çalışıyor. Ve nehirdeki timsahlar tükenmiyor! 

Ahmet Kurucan da Ahmet Altan gibi tarihin doğru yerinde duruyor. Onun yazısında benim adımı da tarihin doğru yerinde duranlar arasında görünce ne kadar onore oldum, anlatamam! Elbette ne yazdıysam, ne söylediysem bugüne dek, hep ileride kızım veya oğlum bir gün okurlar belki diye kılı kırk yararak, özen göstererek yazdım ve konuştum. Hiç pişman değilim tarihin doğru yerinde durmaktan dolayı. Ve severek mücadele ediyorum, nehirdeki sayısız timsaha karşı, elimden geldiğince! Ama düşünmeden edemiyorum, bu bayram günü. Acaba ne olurdu, bizler de düzgün bir devletin vatandaşları olsaydık?

Sabah uyanınca gazetelerde veya internete düşen haberlerde daha evrensel konulara veya teknik politik ve ekonomik mevzulara dalsaydık. Sonra, ne bileyim, sıkılıp o yazıyı yarıda bıraktıktan sonra bahçe işlerine girişseydik, bir hobiye dalsaydık veya arkadaşlarla koşmaya çıksaydık! O banal normalde çocukların günlük aktiviteleri veya işyerinde birinin yaptığı kötü davranışı eşimizle paylaşsaydık. Uzak yerlerden birinde düşüncelerinden dolayı hapse giren yazarları, kanser olup tedaviye gönderilmeyen küçük çocukları, saçlarından yerlerde sürüklenen kadınları, hapishanedeki bebekleri veya başka bir etnik grubun milletvekillerinin dramını okuyup, “iyi ki bunlar bizim ülkede yaşanmıyor!” diye mutlu olsaydık hatta! Ve o banal ve sıkıcı normalde bir bayram yaşasaydık! 

Bugün bayram. Ve içeride yüz binler, dışarıda milyonlar, onların yolunu bekleyen, ölüm kalım savaşı veriyorlar, her bir gün, her bir gece. Ve dışarıda işinden gücünden edilmiş başka yüz binler ve onların aileleri, milyonlarca insan, her gün normale dönmenin hayalini kuruyor. Oysa nehir aynı nehir, timsahlar aynı timsahlar. Sadece kaptıkları antilopların sayısı artıyor, tıpkı onları kapan timsahların sayısının arttığı gibi!

Bugün bayram! Eskiden küsleri, dargınları, hasımları barıştıran mahalleliler, komşular, dostlar olurdu! Ve bayramlarda ibadetten falan çok daha önemlisi, herkesin aynı huzuru paylaştığı, aynı kokulardan ve tatlardan huzur bulduğu, birbirlerine ikramlarda bulunduğu, çocuklara hediyeler ve cep harçlığı verildiği mutlu dünlerimiz vardı bizim! Ne zaman o masumiyeti kaybettik? Ne zaman sırtlanlar ve çakallar ele geçirdi bizi, ve bir de timsahlar? 

Ahmet Altan umut dolu bir veda yazısı yazmış – sessizce gelen görünmez düşmanı beklerken, seslice ve görünen düşmanı tarafından atıldığı zindandan. Ahmet Kurucan aynı düşman tarafından uğradığı zulme binaen, “dik durun” diyen, harika bir yazı kaleme almış. Oysa ben, şunu fark ediyorum, bu uzun mücadelenin ortasından: çok yoruldum, çok yoruldunuz, çok yorulduk hepimiz! En çok da bayramlarda fark ediyoruz bu yorgunluğu. Bu sadece fiziksel bir yorgunluk değil ki – keşke öyle olsaydı be! Bu en çok da ruhumuzun yorgunluğu! Bir taraftan direnen ve dik duran, zalime karşı! Bir taraftan da usulca o banal, sıkıcı, rutin normali özleyen! 

Umarım hepimiz o normali görebiliriz bir gün! 

Bu da benim bayram dileğim olsun! 

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin