Batı’nın Türkiye algısı

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Öncelikle, bu konuda yazmanın tehlikelerini bilecek deneyimdeyim. Çünkü Batı’da Türkiye algısı yazısı, her zaman “Batıcı olmakla suçlanma” riski taşır Türkiye’de. Zaten salt bu durum bile başlı başına biz ve onlar ayrımının daima meydanda olduğunu, ön planda ilişkilerin özüne ilişkin etkilerde bulunduğunu gözler önüne sermez mi? “Batı’nın bizi nasıl algıladığının bir önemi yok!” diye kestirip atanların bugün Türkiye toplumunda oransal olarak ne seviyede olduğunu aşağı yukarı biliyorum. Çünkü toplum, koşullandırılmasına paralel olarak, Batı’yı – özellikle de gelişmiş Batılı güçleri – Türkiye ve Türk düşmanı olarak algılıyor. Osmanlı tarihi ve İslam tarihi arka planından yapılan seçici-doğrulayıcı argümanlar, her ne kadar tarihsel bağlamından kopuk olarak bir anlam ifade etmeseler de, geniş kitleler üzerinde ciddi manada etkide bulunabiliyor. Buna göre, Hristiyan-Müslüman dinamiği üzerinden veya Kurtuluş savaşı-antiemperyalist tepki üzerinden, sağ ve sol cenahlar gayet rahatlıkla Batı karşıtlığında buluşabiliyorlar. Bunu 15 Temmuz kalkışmasının Batı tarafından organize edildiği miti ile renklendirmek suretiyle, bugünkü İslamofaşist nasyonalist Türk-İslam Sentezi 2.0. ideolojisi üzerinden kamuoyuna aralıksız pompalıyorlar. Yani ezcümle, Batı’nın Türkiye’yi nasıl algıladığı, algı değişimi, değişimin nereden nereye doğru meydana geldiği gibi soru ve sorunlarla ilgilenmiyor Türkiye!

Ben, “Batıcı” ve “mankurt” olarak suçlanmaktan rahatsız olmayacak kadar alıştım artık suçlamalara. Bu nedenle, Batı’daki Türkiye ve Türk algısının nereden nereye geldiği konusunun önemine binaen, bu yazıyı yazmaya karar verdim. Özellikle ABD başkanı Trump’ın Twitter hesabından Türkiye’yi Suriye Kürtlerine sandırması durumunda ekonomik olarak tehdit etmesi, bunun akabinde Türkiye dışişleri bakanı Çavuşoğlu’nun hezeyanları, Saray tayfasının panikleyerek oradan oraya savrulan tutarsız ve anlık tepkileri, Türkiye’nin Batı tarafından nasıl görüldüğü üzerine daha fazla yoğunlaşmama neden oldu. Yine New York Nicks’te basketbol oynayan başarılı basketbolcu Enes Kanter’in takımının Londra’da oynayacağı maça Erdoğan rejimi tarafından suikast yapılması tehlikesi gerekçesiyle katılmaması ve bu kararın tüm dünyayı – apolitik insanları bile – Türkiye’de neler olup bittiği konusunda düşünmeye sevk etmesi, önemli bir nedeni bu yazının. Artık insani gerekçelerle, çoğu zaman insan hakları ihlallerinin sistematikleştiği baskıcı ülkelerden ileri demokrasinin uygulandığı ülkelere kaçan insanların günlük yaşamın bir parçası olduğu son yıllarda, ülkelerin dünya tarafından nasıl algılandığıyla siyasal sistemleri ve insan hakları standartları arasında çok belirgin bir korelasyon var. Bu korelasyonun sonuçlarında oluşan algılar, özellikle ekonomik yatırımlar, ülkelerin ağırlığı, uluslararası sisteme ve kurumlara entegrasyonu gibi birçok yaşamsal alanda çok önemli roller oynuyor.

Dibe vuran ülke algısı

Bugün Türkiye’nin siyasal sistemi despotik bir rejim olarak algılanıyor Batı başkentlerinde. Dahası, yoğun propaganda bombardımanı, endoktrinizasyon ve manipülasyon etkisinde olan Türkiyeliler, dünya gerçeklerinden kopuk, aşırı, uzlaşılmaz, diğer insanların fikirlerine hatta yaşam biçimlerine ve algılarına saygısız, kendi ülkesinin gerçeklerini anlayamayacak durumda olan insanlar olarak görülüyor. Sadece kendi ülkesi sınırları içerisinde değil, sınırları dışında da vatandaşını takibat altına alan ve NBA yıldızı bir basketbolcudan uluslararası üne sahip bir gazeteciye, uluslararası ilişkileri olan binlerce akademisyenden duayen sanatçısına, küresel ölçekte önemi haiz yatırımcısından yüz binlerce normal insanına kadar zulüm yapan ve zulmü kurumsallaştıran bir ülke hakkındaki algının dibe vurmaması mümkün mü?

Trump’ın Türkiye’ye ilişkin tweet’inde kullandığı dil, İran ve Kuzey Kore gibi ülkelere için kullanılan dille aynı kategoride olması bakımından oldukça düşündürücü. Türkiye’nin giderek uluslararası toplumun başına bela olan, bölgesinde sorun çıkartan, kendi ülkesinde Kürtlerin anasını ağlattığı yetmezmiş gibi şimdi de Suriye Kürtlerini doğrudan hedefi haline getiren tutumu, bu algıyı güçlendiriyor. Oysa daha bundan birkaç yıl öncesinde, kendi Kürt sorununu silah bıraktırma seviyesine kadar siyaseten çözmeyi başaran ve sorunun demokratik şekilde çözülmesine çok yaklaşan bir Ankara vardı. Bir taraftan Kürt realitesini kabul ederken ve Kürt vatandaşlarına kendilerini kimliksel-kültürel seviyede ifade hakkını sağlarken, diğer taraftan bölücü terörü engellemek için cesurca müzakereler yapan ve uzlaşı arayan bir siyasi irade söz konusuydu. Aynı şekilde, hukuksal ve siyasal alanda gerçekleşen AB reformlarıyla açık toplum ve özgür bir ülke olma yolunda ciddi mesafeler kat eden bir hukuk devletiydi Türkiye. İnsan hakları karnesi her geçen gün iyileşen ve Batılı ileri demokrasilere çok ama çok yaklaşan bu model ülke, bugün eğer İran için kullanılan dile muhatap olarak doğrudan tehdit edilerek “nizama çekilebilecek” bir seviyede algılanıyorsa, durup düşünmek gerekmiyor mu? Bunu önyargısız ve komplekssiz biçimde yapmanın bugün Türkiye’de yaşayan insanlar için imkânsız kadar zor olduğunu biliyorum. Zaten sözüm daha çok yurtdışındaki Türkiyeli diasporaya yönelik. Çünkü ne Türkiye’deki rejimin mümessilleri, ne de sokaktaki Türkiye insanı bugün olan biteni hak ettiği önemde kavrayamayacak durumda.

Küme düşülen ligin de en alt sıralarına düştü Türkiye

Avrupa Birliği Türkiye’yi artık potansiyel bir üye olarak görmüyor. Bundan yıllar önce, Küme Düşen Demokrasi başlığını kullandığım bir yazımda, Türkiye’nin artık farklı bir “ligde” mücadele ettiğini yazmıştım. Maalesef artık bu küme düşülen ligin de en alt sıralarına düştü Türkiye. Dünya demokrasi endekslerinde son çemberdeki ülkelerin ligi olan bu dip noktada, Türkiye’nin giderek önemini yitirmesi ve Türkiye insanının bu algıya binaen şekillenen ekonomik küresel bölüşüm ilişkilerinde giderek daha az pay alan bir konuma gerilemesi kaçınılmaz görülüyor. Başka bir ifadeyle, Türkiye’deki bu olumsuz gidişin Türkiye vatandaşlarına ekonomik seviyelerinin ve yaşam standartlarının düşmesi babında geri dönüşü, meselenin ciddi sonuçlarından biri. Bunun önemli yansımalarından birini, yurtdışında çocuklarına gelecek hazırlama kaygısında olan 500,000 eğitimli insanın 2016 yılından 2018 sonuna kadar Türkiye’yi terk etmeleri oluşturuyor kanımca. Keza, eğitimlilerin dışında, ekonomik birikimleri bakımından yurtdışına sermaye aktarımı yoluyla ülke dışına çıkan önemli aileler var. Ülke dışına kaçan insan sermayesi ve hukuksuzluktan ürken ve dışarıya sığınan sermaye, Türkiye’deki hayat koşullarının Türkiye dışındaki algıyı doğruladığını gösteriyor. Trump’ın ekonomik yok edilişle tehdit ettiği Türkiye bu. Kanter gibi bir NBA yıldızı küresel atleti İnterpol üyeliğini suiistimal ederek takibata alan, bunu aynen İran gibi, Rusya gibi, Çin gibi otoriteryan rejimlerin yöntemleriyle yürüten ve sistematikleştiren bu rejim, elbette başka türlü kategorize edilemezdi.

Batı’nın Türkiye ve Türk karşıtı olması gibi bayat bir gerekçenin komikliği bir kenara, bunun artık Türkiye dışişlerinin de elini-kolunu bağladığı aşikâr. Lüksemburg’da muhatabıyla ortak basın toplantısında sokak ağzıyla, mevkidaşını azarlayarak “ayar veren” Mevlüt Çavuşoğlu, orada kurduğu teröre destek veren Batı başlıklı denklemle, esasında Türkiye’yi nasıl karikatürize ettiğini ve sıfırladığını görmüyor olabilir de, bunun dışişleri personeli de mi görmüyor? 1923 sonrasında iğneyle kazılan derin kurunun bugün İslamcı kafasızların irili ufaklı molozlarıyla hoyratça doldurulduğunu ve Ankara’nın medeni dünya seviyesinden binlerce yıl geriye ışınlandığını gören hiç mi basiretli bürokrat, aydın, yazar, gazeteci, siyasetçi yoktur? Yani günü kurtarmak derdini kısmen anlamakla beraber, gelecek nesle bırakılacak büyük yıkımın da mı derdinde değil kimse, anlayamıyorum! Batı algısı, Batı rasyonel kafasının saptamalarına dayanıyor. Peki, son iki yüz elli senedir Batı’dan modernite, rasyonalite,  hukuk, bilim ve teknik alan Türkiye’den bu vahim durumu gören birilerinin çıkmamasını nasıl izah edeceğiz?

Türkiye’nin kâğıt üzerinde AB ile müzakere sürecinde olan bir üye adayı olması, NATO üyesi olması, onlarca yıldır aydınlanma ve demokratikleşme gerçekleştirme mücadelesi vermiş bir kadim kültürden gelmesi artık fazla anlam ifade etmiyor. Çölleşen yeşil alanlar gibi cascavlak bir topografyanın açığa çıkmakta olduğu bu ülke. Hızla nüfusu artan ama eğitim düzeyi ve kalitesini yükseltememiş bu ülkenin, küreselleşen ve giderek rekabet seviyesi artan bir dünyada varlık gösterebilmesi nasıl mümkün olacak? Trump’ın ekonomik yıkımla cezalandıracağını söylediği Türkiye’nin büyük küresel güçlerin oyuncağı haline gelmiş olması çok üzücü. Günü kurtarmaya yönelik, kurumsal olmaktan uzak bir dış politika sonucunda, ne istediğini bilmeyen, çıkarları ve politikaları her gün değişen, başını kuma gömmüş bir devekuşu görüntüsü veren Türkiye’nin sadece güvenliği değil, bütünlüğü, hatta varlığı bile tehlikeye giriyor! Bunun fotoğrafını çeken ülkeler, bu acizliğe tekabül eden bir aşağılamayla Ankara ile iletişimde bulunuyor. Bunun adının bağımsız dış politika olduğunu sanan zavallılar, uyandıklarında çok geç olacak. Maalesef dışarıda algılanan Türkiye, gerçek Türkiye! Ve bu durumun kurtarılması ihtimali her geçen gün azalıyor.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin