Batı’da muhalif algısı değişiyor mu?

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Bu rejimin en başarılı olduğu, hatta varlığını devam ettirmesini borçlu olduğu şey, kullandığı diskuru ve anlattığı “öyküyü” kabul ettirmiş olması. O kadar çok kurban var ki bu rejim tarafından mağdur edilen, hangi biriyle ilgileneceğinizi şaşırıyorsunuz. Son zamanlarda Türkiye’de gazetecilik yapmış veya yapmakta olan bazı yabancı gazetecilerle Twitter ortamında bazı polemiklerim oldu. Hiçbirine ben başlamadım. Bana sataşıldı, ben de yanıt verdim. Genel olarak “FETÖ”cü veya (Gülen Cemaati’ni kast ederek) “bir kült üyesi” olmakla itham edildim. Bunu yapan gazeteci daha önce Today’s Zaman gazetesinde çalışmış olmasına karşın, nasıl oluyor da bir nefret söylemi kullanarak bana saldırabiliyordu? Yanıtı esasında basit ve herkes tarafından biliniyor: Bu tam da Türkiye’de olup biten şey işte zaten! Gülen Cemaati’ni (GC) veya Hizmet Hareketini (HH) ölesiye cadı avına uğratanlar, daha önce GC ve HH ile çok bariz bağları olan, onlarla işbirliği yapan, ilişkileri olan insanlar.

Kimisi devlet yöneticisi, bakan, müsteşar, bürokrat, kimisi gazeteci veya akademisyen! 17 Aralık 2013 sonrasında “Paralel Devlet” olarak damgalanan GC ve HH, 15 Temmuz 2016 sonrasında terörizm ile suçlanmaya başlandı ve Türkiye’nin bir numaralı iç düşmanı ilan edildi. Bu dönemde rejim tarafından “Fethullahçı Terör Örgütü” (“FETÖ”) olarak nitelenmeye başlayan GC ve HH, bu jargonu yedi yirmi dört, haftanın her günü, yılın tüm aylarında, 2013 yılından bu yana yedi yıldır devlet ve özel tüm televizyonlarda ve gazetelerde kullanıyor, kullandırıyor. GC ve HH için oldukça geniş bir nefret dili literatürü oluştu bu zaman diliminde. Birçok pejoratif isim kullanıldı. GC ve HH için bir kült dendi. Bu retorik, bildiğiniz üzere bugün Türkiye’de hâkim dil haline gelmiş durumda. 

15 Temmuz 2016 kontrollü darbe girişimi sahnelendikten sonra, GC veya HH ile alakalı olsun veya olmasın, yüz binlerce insan takibata uğratıldı. Bu takibatlar, anayasaya ve yasalara aykırı olarak gerçekleşti. Rejim, tıpkı 17 Aralık 2013’ten sonra yargı erkini baypas ederek sivil darbe yaptıktan sonra Türkiye hukuk mevzuatıyla bağlarını kopartarak keyfi bir idare haline geldi. 2013-2016 yılları arasında ciddi bir otoriterleşme yaşandı.  Fakat 2016’dan bugüne, bu rejim dönüşümü çok daha belirgin bir kırılma olarak gerçekleşti. Rejim yöneticileri, kafalarındaki sistem dönüşümünü uygulayabilmek için, bu dönüşümün neden gerekli olduğunu topluma anlatmak ve toplumu ikna etmek zorundaydılar. İşte topluma meşruiyet elde etmek için anlattıkları öykünün ana figürü, fabrikasyon “FETÖ” kavramıdır. Onun altında, GC ve HH için kullanıla gelen tüm pejoratif terminoloji toplanmış durumdadır.

“FETÖ” kavramı, daha önce ulusalcı Kemalist bazı çevrelerin GC lideri Fethullah Gülen için kullandıkları, aşağılayıcı “FETO” kavramından türetildi. Bu kavram Kemalist ulusalcı tabanda karşılık buluyordu. Kemalistler İslami her türlü sivil toplum ve dini örgütlenmeyi “gericilik” ve karşı devrimcilik olarak okuduklarından, 15 Temmuz 2016 sonrasında “FETÖ” kavramının seçilmesiyle, muhtemelen Kemalist ulusalcı kesimin desteğini almak hedeflendi. Takibat ve cadı avını geniş bir tabana kabul ettirmek ve olası olumsuz sesleri daha çıkmadan susturmak için rejim yoğun çaba harcadı. Bugün ortalama Türkiye vatandaşı herhangi bir birey, çok küçük bir istisnai marjinal grup dışında, bu rejim diskurunu kullanıyor. Kamuoyu algısı çok başarılı bir şekilde oluşturuldu. AKP ve MHP dışında, CHP ve İYİP, hatta HDP, anti GC ve HH pozisyonu almış durumda. Rejimin 17 Aralık 2013 iddiası olan “Paralel Devlet sivil darbe yapmaya yeltendi” ana söylemi, tuttu. Dahası, 15 Temmuz 2016 sonrasında resmi tarihe eklemlenen “FETÖ darbe yapmaya kalkıştı” diskuru da toplum tarafından çok büyük oranda benimsendi. 

KHK İLE ATILDIM

Ben de 2016 yazında bir Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile Türk-Alman Üniversitesi’ndeki görevimden atıldım. Hain-terörist olarak damgalandım. Benimle birlikte o zamanlar 11 yaşında olan kızım ve 7 yaşında olan oğlum da, eşim de hain olarak damgalandılar. Pasaportları hukuksuzca geçersiz kılındı. Gerçi yurtdışında normal demokratik ülkeler bu tek taraflı iptalleri hiçbir zaman kabullenmedi, ama devletin bu muamelesi bizde ciddi bir kopuşa ve üzüntüye, hatta özellikle çocuklarda büyük bir travmaya neden oldu. 

Bizim durumumuzdan onlarca kez kötü olan insanlar olduğunu biliyorum. Hepsinin ayrı bir öyküsü ve dramı var tabii. Fakat ateş düştüğü yeri yakıyor. Kimin acısı fazla diye bir mağduriyet yarışına girmek insani değil. Önemli olan bu mağduriyetlerin her birinin nedeninin bugünkü anayasasız ve hukuksuz rejim olduğunu bilmek, bunu her fırsatta vurgulamaktır. 

Twitter ortamında benim herhangi bir iki paylaşımımı (Aya Sofya ve tolerans kültürü hakkında, gayet masum ve apolitik paylaşımlardı) nedense beğenmeyip, beni amaçlarım uğruna Aya Sofya’yı suiistimal etmekle, “kült üyesi” (GC ve HH üyesi) olmakla, teröristlikle ilintilendiren bir yabancı kökenli gazeteci, bana şunu gösterdi ki.  Bu rejimin diskuru Batılı bazı gazetecilerce de kabul görmüş! Bahsettiğim gazeteci, a) GC ve HH ile ilgili olarak, rejimin propaganda çalışmasının belirlediği bir algıyı içselleştirmiş. b) Benim GC veya HH üyesi olarak kabul etmiş. c) Aya Sofya’nın kilise olduğuna ilişkin Twitter paylaşımlarımın “kült” grubun (yani GC) kendi amaçları uğruna kullandığı bir propaganda olduğuna kanaat getirmiş. Yani hem rejimin istediği algıyla hareket ediyor, hem de aynı rejimin yaptığı gibi, akıl almaz bağlar kurarak ait olduğumu iddia ettiği grubun bir fesatlık peşinde olduğunu ileri sürüyor. Beni bir birey olarak düşüncemi ifade etmiş olmama karşın, talimatla hareket eden bir tür fanatik “kült” üyesi olarak itham ediyor. 

Benim bu gazeteciye derdimi anlatmam mümkün olmadı. Ben izah etmeye çalışınca, saldırganlığını ve nefret suçunu daha da kişiselleştirici aşağılayıcı bir boyuta taşıdı. Sonra da beni engelledi. Onunla benim aramda bir tür arabulucu rolüne giren bir başka yabancı gazeteci de, benim mağduriyetimi abarttığım yönünde birkaç Tweet attı. Bana saldıran gazeteciye gösterdiğim tepkinin fazla sert olduğunu falan ileri sürdü. Oysa sadece saldırıların nefret suçu olduğunu, gazetecilikle alakası olmayan bir hasmane tutum içinde olan yabancı gazetecinin tutumunu eleştirmiş ve kamuoyu ile paylaşmıştım. 

BANA BU YAPILIYORSA GERİSİNİ SİZ DÜŞÜNÜN!

Bu yaşananlar, şunu gösteriyor; Benim gibi GC ve HH ile aidiyet ilişkisi bulunmayan birine bile bunlar yapılıyorsa, gerisini siz düşünün! Yabancı bir gazeteci bile bu rejim dilini benimsemişse gerisini siz düşünün! Ortada aleni olan nefret suçuna karşın, başka bir Batılı gazeteci benim tepkimi o saldırganın iğrenç nefret suçundan daha fazla eleştirilmeye layık görmeye başlamışsa, gerisini siz düşünün! 

Rejim kim ne derse desin, kendi öyküsünü benimsetmede ve dilini kabul ettirmede gayet başarılıdır. Hem içeride neredeyse tüm toplumsal kesimler bu rejim dilini benimsemiştir, hem de artık bu dil kısmen Türkiye uzmanı bazı yabancı basın mensuplarınca da kabul edilme, en azından tolere edilme durumundadır. Mağdurlara “uzatmayın, sorununuz o kadar da kötü değil!” denmeye başlanmıştır. Belli ki anormal kitlesel takibat, meyvelerini vermeye başladı. Batı’da genel algı, bunun bir Türkiye (ve Ortadoğu) normalitesi olduğu yönündedir. Dahası, bunu bir tür güç mücadelesi olarak algılıyorlar. Yani, rejim kötü, ama diğerleri de onlardan iyi değil türü bir algı oluşuyor. Türkiye’de muhalefetin de “FETÖ” jargonunu iştahla ve şehvetle kullanması, özellikle Batılı sol çevrelerde büyük bir kafa karışıklığına yol açıyor. Çünkü Kemalist ulusalcı sekülerler, “FETÖ” terimini inanmışlık içinde kullanmakla kalmıyor, kendilerine bilgi almak için gelen Batılı solculara da “FETÖ” ile ilgili klasik rejim öyküsünü anlatarak, rejimin yelkenlerine rüzgâr oluyor. Mesela Can Dündar gibi sürgün gazeteciler, “FETÖ” olarak gördükleri GC ve HH mensuplarını veya kendilerince mensup olarak grupladıklarını yurtdışında rejim ağzı kullanarak kötülüyor. Kürt hareketi, örneğin Selahattin Demirtaş, sıklıkla “FETÖ” diskurunu kullanıyor. Bundan dolayıdır ki, Türkiye dışında bu Kemalist veya Kürt sol çevrelere dâhil olmayan mağdurlar, tam mağdur olarak kabul edilmiyor. 

Bana yapılan saldırıların arkasındaki tablo budur. Yüz binlerce rejim mağduruna Batı’dan yeterince destek gelmemesinin medeni budur. Mesela Osman Kavala veya Selahattin Demirtaş AB çevrelerince gündeme getirilirken (ki getirilsin, doğrusu da budur!), diğerlerinin, mesela Ahmet Altan veya Mümtaz’er Türköne’nin gündeme getirilmemesinin nedeni budur! Kemalist ve Kürt siyasi hareketinin çoğu, GC ve HH ile alakalı olarak rejimle aynı veya çok benzer algılara sahipler. Aynı nefret, “yetmez ama evet” grubu olarak aşağıladıkları liberal demokratik kesimler için de geçerlidir. 

Türkiye muhalefetindeki bu iç bölünmüşlüğün rejimin devamına olanak sağladığını defalarca kaleme aldım. Fakat şu an bundan daha ciddi bir sorunla karşı karşıyayız. Bu bölünmüşlük, Batı’da ciddi bir algı değişimine neden oluyor. Batı’da Türkiye’deki ve diasporadaki muhalefet algısı değişiyor. Ben bunun işaretlerini görüyorum. Bu, Erdoğan veya yakın çevresinin başarısı değil. Tümüyle AKP dışı politik odakların oportünizmi ve ajandalarından kaynaklanan bir sorun. Dolayısıyla çok ciddi bir mesele. 

8 YORUMLAR

  1. herkes karakterinin gereğini yapar (her karakter rolünü oynar), onlar hayatı bir film ve Dünya’yı film seti sanar. sen kara gün dostu olmaya devam et gerçek insan. Dünya gerçek, hayal ürünü olan bir film ise ahiret…

  2. Bir karşılık bulmak için değil senin kara gün dostluğun. Cennete gitmek için değil yardımın. Hesapsızca bir lütuf seninki; innAllahe yerzuku men yaşa u bi gayri hisab!
    Allah gibi hesapsızca rızıklandırmak…
    Bir de abi şunu söylemek istedim; lezzet fani olanda değil midir? Mesela üç tane elman var ve biteceğini bilerek yiyorsun ki lezzetli oluyor (bir veya ikisini paylaşırsan daha da lezzetli olur). Fakat hiç bitmeyen sonsuz elmaların olsa, aynı lezzeti duyamazsın. Oksijenden lezzet almadığımız gibi… fakat bir süre havasız kalsak, ilk aldığımız nefeste bir oh çekeriz.

  3. Bir de “Dünya’ya tapmak” ne demek? Bir kavram karmaşası var; Dünya’ya tapıyor dedikleri Dünya’yı ne kadar seviyor ki! Bir ağacı öpüp sarılıyor mu? Çiçeklere secde ediyor mu? Saray yapmanın mal mülk edinmenin “Dünya’ya tapmak” la ne ilgisi Meryem Aşkına!

  4. Müslümanların ve diğer İbrâhimi dinden olanların boşvermişliği değil mi bu? Dünya kafirlerin ahiret bizim olsun diyen biri ne kadar saygı hakeder! Nerenin ekmeğini yiyor, nerenin suyunu içiyoruz! Nerede dogduk ve bizi kim bakıyor? Allah mı? Annesinin memesini emen bir bebek “O sütü bana veren Annem değil fakat allah” der mi hiç! “Annem kafirlerin olsun, ahiret benim” bu mu yani kamil insan ve ahlakı? Dedikleri gibi Dünya hayatı bir oyunsa, ben bu oyunda yokum abi!

  5. Dünya’yı beğenmiyorlar, daha güzelini istiyorlar ve bize ahlaktan bahsediyorlar. Beğenmeyebilirler ve daha güzelini isteyebilirler fakat aynı zamanda vicdandan, ahlaktan falan bahsetmesinler. Kimse takmaz, takmıyor da zaten. Tutarlı olmak lazım kâle alınmak için. Ahirete inansam bile Dünya’yı yeğlerim. İşte bu da benim karakterim.

  6. Sayin Hocam,
    ” Batili gazeteci, yabanci bir gazeteci, saldirgan gazeteci” Kim bunlar? Bu insanlarin kaynagi yok mu?
    Beni merak icinde birakiyorsunuz?

    Saygilarimla

  7. Hepsinsen ziyade beni en çok hayal kırıklığına uğratan şey, Selahattin demirtaşın bile bu konudaki tavrı. Haksızlığa uğramış ve ezilen bir kesimi temsil etmesine karşın bu denli bir zulmün karşısında daha ciddi durması gerekirdi. Can dündarın ise dikkate bile alınmaya değer birisi olduğunu düşünmüyorum şahsen.

  8. Bütün yazıyı, şu “Batı’daki muhalefet algısı neymiş de nasıl değişiyormuş”u merak ettiğim için okudum ama acaba birtek ben mi anlayamadım?

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin