Baş eğdiren rejim

YORUM | PROF. MEHMET EFE ÇAMAN

“Başın öne eğilmesin.”

İttiniz, kaktınız. İncittiniz, yerlerde süründürdünüz, karılarının çocuklarının önünde insan dışkısı yedirdiniz. Dağa-taşa “ne mutlu Türküm” yazdınız. Dillerini yasakladınız. Dillerini, varlıklarını, kültürlerini reddettiniz. Onlara “siz aslında yoksunuz, siz Türksünüz” dediniz. Çocuklarına anadillerinde ad koyamadı anneler, babalar.

Türkçe bilmeyen neneler, dedeler vergi verdikleri, vatandaşı oldukları devletin hizmetini alamadılar, meramlarını yabancı bir dilde anlatamadıkları için. Meclis tutanaklarına hala “bilinmeyen bir dil” diye ibare düşüyorlar, Kürtçe konuştuğunda, seçtikleri vekilleri.

BU YAZIYI YOUTUBE’DA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

“Ağladığın duyulmasın.”

Bunlar incitmez mi sandınız siz, insan olan insanları? Ruhi Su’nun o müthiş sesiyle söylediği gibi “Yaratan bizleri insan yarattı, muhabbet insana, cana muhabbet. Cümle mahlûktan üstün tuttu, muhabbet insana, cana muhabbet. Ne mutlu ki bize, insan doğmuşuz. İnsan sevgisini gerçek bilmişiz. İnsanın dalında açan gülmüşüz. Muhabbet insana, insan olana! İnsan olan insan, gelsin beriye. Kimi kara, kimi çalar sarıya. Aslolan hayattır, bakma deriye! Muhabbet insana, cana muhabbet!” Bu rejim sizin insan olmaktan gelen en temel haklarınızı görmezden geldi, onları tanımadı, üzerinden geçti. Sizin ananızdan öğrendiğiniz dilinizi hakir gördüler. Sizin şivenizi, ten renginizi hakir gördüler. Sizin doğduğunuz yeri hakir gördüler. Sizin milletinizi, aidiyetinizi hakir gördüler. Sizi kendilerinden saymadılar, ama kendilerinden olmamanızı tehdit gördüler. Sizi eritmek, denizde su damlasına dönüştürmek, sonra da “işte zaten yoklar, yoktular, hiç olmadılar” demek için sizin çocuklarınızı asimile ettiler. Siz buna itiraz edince “bölücüsünüz!” dediler.

“Aldırma gönül aldırma.”

Ülkenin adını Türkiye koyup, ülkedeki herkesi etnik Türk ilan edip, “Ya sev, ya terk et!” dediler. Kürt dili karda yürüyen dağ Türklerinin ayakkabılarından çıkan kart-kurt seslerinden türedi gibi garabet hikâyeler anlattılar. Sizin Oğuz boyu olduğunuzu, Farsların sizi kendilerine benzettiğini, aslını-özünüzü kaybettiğinizi anlattılar. Siz buna tarihsel gerçeklerle, folklorünüzle, müziğinizle, edebiyatınızla, şiirinizle yanıt verdiğinizde size terörist bölücüler, vatan hainleri dediler. Köylerinizin kentlerinizin isimlerini değiştirdiler. Hepinize Türkçe soyadlarını zorunlu kıldılar. Çocuklarınızın okullarda okuma yazmayı kendi dillerinde öğrenmesini tehdit gördüler. Size güvenmediler kardeşim, sizden şüphe ettiler. Sizin milli güvenlik tehdidi olduğunuzu resmi belgelerine yazdılar. Sizi eritmek, bu devletin partiler üstü bir politikası oldu. Sağ-sol fark etmedi, Kürt düşmanlığında birleştiler. Topraklarınızda kendinizi ifade etmenize, dilediğiniz hayatı sürmenize, özel, çok özel tercihlerinize kadar karıştılar.

“Dışarda azgın dalgalar; Gelip duvarları yalar.”

Köylerinizi boşalttılar. Ormanlarınızı yaktılar. Sizi bir şiddetle diğer şiddet arasına hapsedip, on yıllarca o ortamda yaşamaya zorladılar. Askere giderken, vergi verirken sizi hatırladılar. Yatırımlarda, altyapıda, hepsinden de önemlisi insana saygıda sizi unuttular. Seçimler geldiğinde size uzun nutuklar çektiler. Köprüyü geçene kadardı ikiyüzlü tatlı sözleri. Seçimlerden sonra meydanlarda bir merminin kaç para olup olmadığını insanlara sordular.

“Seni bu sesler oyalar. Aldırma gönül aldırma.”

Şark Islahat Planı denen faşist asimilasyoncu politika hedefleri, Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan işkence, zulüm, baskı, yıldırma, doksanlı yıllarda asit kuyuları, kaybedilen insanlar, iki bin on beşte uzaktan ağır silahlarla bombalanan mahalleler, kasabalar, kentler. Yoksul apartmanların bodrum katlarında katledilen, cesetleri yakılan insanlar. Evlerinden çıkamayan, mermi ve top atışları arasında çocuklarının kulaklarını elleriyle kapatan ve sessizce ağlayan anala- babalar. Gömemedikleri sevdiklerinin cesetlerini derin dondurucuya koymak zorunda kalan aileler. Anneciğinin ölmüş bedenini günlerce yerden kaldıramayan, üzerine konan sineklerden dolayı gözyaşı pınarları kuruyan evlatlar. Bunları boyalı, iğrenç gazetelerinde basmayan basın. Sahtekâr suratların İstanbul şivesini taklit ederek sunuculuk yaptığı sirkten televizyon kanallarında bu konuların es geçildiği programlar. Vurulan, öldürülen gençler. Üzerinden zırhlı araçla geçilen onlarca çocuk!

“Dertlerin kalkınca şaha”.

Van’da HDP ilçe eşbaşkanı Hediye Babur, kendisini yaka paça tutuklayan, itip kakan, darp eden polislerin arasında, vakur, onurlu, bağırmakta: “Herkes duysun! Kürtler asla baş eğmeyecektir”. Başın öne eğilmesin, Hediye kardeşim. Başınız öne eğilmesin, Anadolu’nun güzel insanları, Kürt kardeşlerimiz. Devletiniz size kardeşlik hakkını veremedi. Daha doğrusu vermedi.

“Bir sitem yolla Allah’a.”

Ben Kürt değilim kardeşlerim. Ama ben de sizin gibi Anadolu’nun bir çocuğuyum. Size bu zulmü yapan devlet aksini iddia etse de, benim devletim değildir. Aynı sizin devletiniz olmadığı gibi. Devletin değildir o topraklar. Devletin değildir insanlar. Devletin değiliz, siz, biz, hiçbirimiz. Yapılanların sorumlusu ben olmasam da, diğerleri gibi, yapılanların vicdan azabını hissediyorum. Ve eşitliği bugün herkesten çok, belki de en az sizin kadar istiyorum! Hayır, sadece sillesini yiyenlerin ortaklığı olmasın bu. Bundan çok daha öte, acıda, kader ortaklığında kardeş olalım, kardeş olduğumuzu dosta-düşmana anlatalım diyorum. Ve diyorum ki, özgür olun, dilinizi konuşun, türkünüzü söyleyin, bağlamanızı çalın, halayınızı çekin, kızlarınıza ve oğullarınıza güzel isimlerinizden verin. Siz bizim dilimizi ne kadar öğrendiyseniz, evet, bizler de sizin dilinizi öğrenelim. Siz acınızı ne kadar döktüyseniz kâğıda, biz o yazılanı o kadar okuyalım, o kadar okutalım.

“Görecek günler var daha.”

Hediye kardeş, o polisler, o rejim bilmez ki, senin başını zorla, kafana basarak eğdirmekle, size başınızı eğdirmek arasında fark vardır. Kafasına basarak Kürtlere baş eğdireceğini zanneden ceberut rejim, en bölücüden daha bölücüdür.

“Aldırma gönül aldırma.”

Devletin etnik köken ve dil milliyetçiliği yapması değil, devletin tüm etnik kökenlere ve tüm dillere açık, onları destekleyen, onlarla onur duymayı öğreten bir hukuk devletine dönüşmesi, gerekirse ilk yanlış iliklenen düğmeyi de düzeltmek için yeniden kurulması gerekiyor. Devletin hepimizin devleti olması gerekiyor. Bizim devletin değil, devletin bizim olması gerekiyor. Bizim devletin tarafında olmak zorunda olmamız değil, devletin tarafsız olması gerekiyor! Yaşadığımız ülkenin normal bir ülke olması dışında bir beklentimiz yok. Bu en doğal hakkımızdır, bu en doğal hakkınızdır. Yanınızdayım. Dayanışma ile!

“Başın öne eğilmesin. Ağladığın duyulmasın. Aldırma gönül aldırma. Dışarda azgın dalgalar; gelip duvarları yalar. Seni bu sesler oyalar. Aldırma gönül aldırma. Dertlerin kalkınca şaha; Bir sitem yolla Allah’a. Görecek günler var daha. Aldırma gönül aldırma.”

Türkiye'de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

1 YORUM

  1. Kürt yoktur demek hayattaki en ilkel en geri savunma mekanizmasıdır. Bu şuna benzetilebilir; kanser olduğunuzu öğrendiniz. İlk önce şok yaşarsınız sonra ret edersiniz. Bu ret ediş ile zaman kazanır ve kendinizi hazırlarsınız. Sonra kabul eder ve depresyona girersiniz. Sonra hastalığınız ile mücadeleye başlarsınız.
    Bizde ret etme noktasında takılıp kaldık. Ne ileri bir adım ne geri. Orada öylece kaldık. Hemde 40 yıl. 40 yıl boyunca “kürt yok ki” ret etme savunmasından çıkamadık. Demek ki kendimizi kürtün varlığına hazırlayamadık. “Kürt vardır” deme noktasına gelemedik. O kadar kanıksandı ki bu durum artık şımarıkça “kürt yoktur” demeye başladık. Bu rahatlığı insanlara veren ne? Çünkü pkk var. Bu öyle bir sopa ki bu sopayı bunların elinden almadıkça daha çok dayak yenilecek.
    “Kürt vardır” diyen pkk sopası ile dayak yiyor. “Ben kürdüm” diyen terörist oluveriyor ve o da pkk sopası ile dayak yiyor yani pkk lı yapılıyor. Kürde el uzatan teröriste el uzattı diye pkk sopası ile dayak yiyor. Bu sopa ile çok dayak atıyorlar. O yüzden şımarık şımarık “kürt yoktur, kürt sorunu yoktur” diyebiliyorlar. Pkk sopasına güveniyorlar. Yani artık kürt yok olmuş adeta yerine pkk gelmiş. Kürtün adı pkk olmuş. Kürt kimliği yerini pkk kimliği almış. Ben kürtüm diyene yoksa sen pkk lımısın dayatmasında bulunulmaktadır. İnsanların ellerindeki pkk sopasını ne kadar cömertçe kullandıklarını ve bununla kürt vardır diyenleri dövdüklerini görünce insan şu soruyu sormadan edemiyor; pkk kimin işine yarıyor? Kimin yüzleşemediği yaralarına merhem oluyor? Yüzleşemediği için 40 yıldır ikinci evreye geçemiyor. Yani kürt kimliğini duyunca ilk şoku yaşayanlar şoku atlatana kadar ret etme davranışına girdiler. Fakat bu burada takıldı kaldı. Milletler uzaya çıkarken biz burada takılıp kaldık. Yani bu şoku yani kürtün olduğu gerçeği ile yüzleşen türkler bu şoku bir türlü atlatamadılar. Tuhaf olan ise aslında kürtlerin ilk defa tanınıyor olmaları değildi. Zaten tanınıyorlardı ve kürdistan milletvekilleri diye isimleri zaten geçiyordu. Çok sıradan olan birşey ne oldu da birden bire “yok olamaz, nasıl olur, kürt mü var?” şeklinde tepkiye dönüştü. Demek ki kürtlerden önce türklere bir format atılmış. Yeni formata göre insanlar tanımlanmış ve yeni tanımlamaya göre sadece türk vardı. Kürt yoktu, alevi yoktu. Tek bir kelimenin arkasına saklanmıştı koca millet. Onu türk kelimesi arkasına saklayabilmişlerdi. Artık herşey derli topluydu. Herşey tek sıraydı. Hem simetri vardı göze de hitap ediyordu hem yorucu olmuyor daha güzel idare ediliyordu. İki yada üç bilinmeyenle denklem yerine tek bilinmeyenli denklem mekanizması ile türkler idare edilecekti.
    Burada sadece türklere birkaç davranışın öğretilmesi gerekiyordu. Birincisi yukarıda dediğimiz gibi ret etme davranışı ile aslında var olanı yokmuş gibi ilkel davranma mekanizması, ikincisi bu savunma mekanizmasına dışardan aykırı sesler gelebileceği ön görülerek herkesi türke düşman görme davranışı. Yani türkün türkten başka dostu yoktur sözüne inanmak. Çünkü dış dünya düşman kabul edilmezse o zaman içeride kurulan savunma mekanizması yani türkten başkası yoktur tezi çöker. Çünkü dışardakiler kürtler de var diyecek. Dışarıdakiler düşmanlaştırılırsa rahatlıkla denilebilir ki “onlar türke düşman olduğu için içişlerimize karışıyorlar” denir. Hastalıklı savunma mekanizmasını bize öğreten başımızdakiler ise rahatlarlar.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin