AHMET KURUCAN | YORUM
Hizmet Hareketi’ne yönelik olarak 10 yılı aşkın süredir sürdürülen sistematik tasfiye, kriminalizasyon ve itibarsızlaştırma politikaları, rejim tarafından “F.tö” operasyonları olarak adlandırılıyor. Devletin ağır baskısına maruz kalan mağdurlar ise bu operasyonlara önce “cadı avı”, sonra “zulüm operasyonları”, bugünlerde ise “nefret operasyonları” demeyi tercih ediyor. Rejimin kavramsallaştırmasını tartışmaya değer bulmuyorum. Ancak mağdurların kullandığı kavramlar üzerine birkaç söz söylemek gerektiğini düşünüyorum.
Bana göre “cadı avı”, “zulüm ya da nefret operasyonları” gibi tanımlamalar, yaşananların psikolojik ve sosyolojik boyutlarını kısmen ifade etse de, artık meselenin geldiği vahim noktayı ve sürecin bütüncül niteliğini anlatmakta yetersiz kalıyor. Çünkü karşı karşıya olduğumuz durum, bireysel öfke patlamaları ya da münferit hak ihlalleri değil; bilakis organize, kurumsal ve devlet eliyle yürütülen bir toplum mühendisliği operasyonudur.
Bu bağlamda, Gregory Stanton’un soykırım çalışmalarında önemli bir referans olan “On Aşamalı Soykırım Teorisi”ni hatırlamak faydalı olacaktır. Stanton’a göre bir topluluğun sistematik biçimde yok edilmesi sadece fiziksel katliamlarla sınırlı değildir. O, bu süreci on aşamada inceler: sınıflandırma, sembolleştirme, ayrımcılık, insanlıktan çıkarma, örgütleme, kutuplaştırma, hazırlık, zulüm, imha/öldürme ve inkâr.

Bu aşamaların tamamı, zalimlerin önce muhaliflerini yok etmesi, ardından yaptıklarını inkâr ederek yaşamaya devam etmesiyle sonuçlanır.
Bugün Türkiye’de Hizmet Hareketi ve mensuplarına yönelik yürütülen operasyonlar, Stanton’un dokuzuncu aşaması olan “imha/öldürme” safhasındadır. Fiziki bir katliam olmadığını söyleyenler çıkabilir. Doğrudur, şu an için kitlesel bir fiziki imha gerçekleşmiyor. Ancak bunun nedeni, iç ve dış koşulların buna izin vermemesidir. Fiili imha yerine gerçekleşen, Stanton’un “social extermination” (sosyal soykırım) dediği aşamadır.
Sosyal soykırım nedir?
Türkiye’de 17/25 Aralık’tan beri devam eden Hizmet mensuplarının her türlü temel haklarının gasp edilmesi demektir. Hamile kadınların karnındaki ceninlerden kundaktaki bebeklere, yaşını başını almış insanlardan ölüm döşeğindeki hastalara kadar geniş bir mağduriyet skalasında yaşatılan zulümlerdir. Hal böyleyken, süreci hâlen “cadı avı” veya “nefret operasyonu” gibi adlandırmalarla ifade etmek, yaşanan vahşetin gerçek boyutlarını tam anlamıyla yansıtmaktan uzaktır.
Bu sebeple, kamuoyunun ve özellikle vicdan sahibi entelektüellerin, operasyonları psikolojik çağrışımlı “nefret” kavramı yerine, tarihsel, yapısal ve politik ağırlığı olan “sosyal soykırım” kavramıyla tanımlaması gerekir. Bu yaklaşım, meselenin ciddiyetini daha doğru biçimde kavramsallaştırmanın yanı sıra, mücadeleyi daha ilkeli ve etkili bir zemine taşıyacaktır.
Bu önerimin sadece duygusal bir tepki ya da kavramsal bir ajitasyon olmadığının altını çizmek isterim. Bilakis yaşananları doğru tanımlamak, tarihe ve toplumsal hafızaya doğru bir şekilde kaydetmek adına ilmî ve ahlakî bir gerekliliktir.
Son olarak, kelimeler sadece mevcut durumu ifade etmekle kalmaz, aynı zamanda geleceğin tarihini de inşa eder. Bugün yaşananlar, “nefret” kelimesinin içine sığdırılamayacak kadar organize, sistemli ve devlet tarafından yürütülmektedir. Bu nedenle yaşananları doğru anlamak ve anlatmak için en uygun kavram, gecikmiş ancak mutlaka kullanılması gereken şu ifadedir: Sosyal Soykırım Operasyonu.

Direkt soykırım : intihar eden mazlumlar onlarin gencecik evlatlari, cezaevlerine sapasağlam girip kanser vb sebeplerle ölenler geçim derdi ile bilmedikleri işi yapmaya çalışıp inşaattan düşüp ölen, yada buldozerin altinda kalan, nehri gecerken boğulan, kalabalik hapislerde sıcaktan kalp kirizi geçiren.
Soykırım dir bu önüne ardina kelime eklemeye gerek yok.
Evet bu bir soykırım. Hiç kimse bunun aksini söyleyemez. Ancak şu sorunun cevabını bulamıyor. Neden halkın hala yüzde 50 ye yakın kısmı bu yapılanların yanlış olmadığına inanıyor. Abartmıyorum bu rakam daha yüksek olabilir.