AYM’nin mağdurları yıldırma taktikleri

YORUM | Av. MEHMET TAHSİN

Ülkenin yarısının bir gecede terörist ilan edilip, hukuk devleti olmaktan çıktığı günden bu yana kimse Türk yargısından adalet beklemiyor.

Önce yargı çökertildi. Rejimin hukuksuzluklarına ‘dur’ deme ihtimali bulunan 5 binden fazla yargı mensubu meslekten atıldı. Yerlerine, “Benim yerimde Hitler olsa nasıl karar verirdi?” diyen Hitler’in hakimleri gibi, “Benim yerime Reis olsa ne karar verirdi?” diyecek, 10 binden fazla hakim savcı dolduruldu.

Sonra savunma çökertildi. Özellikle 15 Temmuz sonrası yeni rejimin sopası hâline gelen yargıçları en çok rahatsız eden de uydurma iddiaları çöpe çeviren avukatlardı. Bu yüzden 1,600’den fazla avukat tutuklandı, 600’den fazlası mahkûm edildi. Erdoğan’ın “Mağduriyetim giderilsin diye başvuranlar var! Dilekçeler sanki aynı kalemden çıkmış! Bunlar namussuz! Aynı merkezden çıkıyor, aynen devam ediyorlar. Devletin kılı kırk yararak yürüttüğü mücadeleyi sekteye uğratmaya çalışıyorlar.” sözleri savunmadan ne kadar ürktüklerinin göstergesiydi.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

En tepeden itibaren anlayış bu olunca böyle bir yargıdan adalet beklemenin anlamı yok. Bu yüzden herkes bir an önce iç hukuk yollarını tüketip, maruz kaldığı hak ihlallerini uluslararası yargıya taşıma derdinde.

Bu hukuksuzluklara imza atanlar da bunun farkında. Bu yüzden uzun ve zahmetli hukuk mücadelesinden vazgeçirmek için her türlü yıldırma taktiğini uyguluyorlar.

En çarpıcı örnek, kayyım atanan Koza İpek Holding’in AİHM’e başvurmak istediği zaman başına gelenler. Sabah’ın “Koli koli ihanet” diye duyurduğu haberine göre İstanbul Atatürk Havalimanında el konulan 18 kolide, AİHM başvuru dilekçeleri ve ekleri bulunuyordu! Bu haberin yayınlandığı günlerde tutuklanan Cafer Tekin İpek, cezaevinde 6’ncı yılını doldurdu. Ağabeyi Akın İpek ise bütün zorluklara rağmen bıkmadan usanmadan hukuk mücadelesini sürüyor.

Rejimin bütün oyun planı, hak arama yollarını olabildiğince tıkamak üzerine. İstiyorlar ki kimse hakkını aramasın, avukat bulamasın, savunma yapamasın ve onların da her yaptığı yanlarına kar kalsın. Maalesef bu strateji çoğu zaman başarılı oluyor. Çünkü insanları bıkmış, yılmış durumda.

Sürdürülen hukuk mücadelesinde en çok dikkat edilmesi gereken husus, yapılacak başvuruları, usulüne uygun ve zamanında yapmak, itiraz sürelerini kaçırmamak.

Uludere (Roboski) Davası’nı hatırlarsınız. 28 Aralık 2011’de Şırnak’ın Uludere ilçesi sınır boyunda kaçakçılık yapan köylüleri, TSK uçaklarının ‘PKK’lı zannederek’ bombalaması sonucu 17’si çocuk 34 kişi hayatını kaybetmişti. Maalesef çoğu zaman olduğu gibi bu facianın sorumluları bulunamadı.

Mağdur yakınları konuyu Anayasa Mahkemesi’ne taşıdı. Mahkeme, başvuruda eksiklikler olduğunu belirterek tamamlanması için 15 gün süre verdi. Ancak dosyayı takip eden avukat, 15 gün içinde istenen belgeleri 17. gün gönderdiği için, AYM başvuruyu reddetti.

Mağdur yakınları bunun üzerine AİHM’e başvurdu. AİHM, dava avukatlarının eksik olduğu bildirilen belgeleri 2 gün geç göndermesini hata olarak kabul etti ve iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle başvuruyu reddetti. Sanırım AİHM’in bu kararı üzerine ‘birileri’ derin bir nefes almıştır. İşte bu yüzden yapılacak başvurularda süreleri kaçırmamak hayati öneme sahip.

Anayasa mahkemesinin, bu yılın başında verdiği Gökhan İlhan ve Ekrem Kılıç Kararı (2018/37007) tam da dediğim tehlikeye işaret ediyor.

Bildiğiniz gibi ilk derece mahkemelerinin kararlarının kesinleşmesinden itibaren 30 gün içinde AYM’ye bireysel başvuru yapılabiliyor. Bu sürenin kaçırılmasıyla dosyanızın AYM ve (sonrasında) AİHM önünde kabul edilme ihtimali ortadan kalkıyor.

Gökhan İlhan ve Ekrem Kılıç isimli başvuruculara, ilk derece mahkemelerinin nihai kararı 19/11/2018 tarihinde tebliğ edilmiş, başvurucular da 13/12/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuş. Görünürde başvuru 30 günlük süre dolmadan yapılmış.

Ancak AYM öyle demiyor. AYM’ye göre “Başvurucuların avukatı tarafından ilgili kararların 12/11/2018 günü saat 18.54.59’da açılarak okunduğu tespit edilmiş. Bu yüzden 13/12/2018 tarihinde yapılan bireysel başvuru 30 günlük süre geçirildikten sonra yapılmıştır.” Bu yüzden başvuru süre yönünden kabul edilemez!

Ne güzel değil mi? Böylece AYM iki tane ‘kıytırık’ başvurucu yüzünden ‘koskoca devlet’ aleyhine karar vermemiş oldu; üstelik AİHM’e gitmelerinin yolu da tıkanmış oldu!

Halbuki, Anayasa’ya göre Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir. Tebligat Kanunu diye halen yürürlükte olan bir kanun var. Bu kanuna göre, dava ve başvuru süreleri, aleyhine başvuru yapılan kararların ilgiliye usulüne uygun tebliği ile başlar.

AYM’nin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 47. maddesine göre “bireysel başvurunun, başvuru yollarının tüketildiği tarihten; başvuru yolu öngörülmemişse ihlalin öğrenildiği tarihten itibaren otuz gün içinde yapılması gerekir…”

Anayasa Mahkemesini de bağlayan bu yasa hükmüne göre, iç hukukta bir başvuru yolu öngörülmüş ise, “bireysel başvurunun, başvuru yollarının tüketildiği tarihten” işleyeceğinde kuşku yoktur.

Bunun aksini düşünmek, yasayı yok sayma anlamına gelir ki, mahkemeler yürürlükteki yasaların açık hükümlerinin aksini öngörür şekilde yorum yapamaz, yasal hükümleri dar, keyfi ve davacının ya da başvurucunun aleyhine sonuç doğur şekilde yorumlayıp yasaların içeriğini değiştirir şekilde uygulayamaz.

Yasanın açık hükmü ilkokul mezunu birinin dahi anlayacağı şekilde olmasına rağmen, AYM’nin başvuruları süre yönünden reddetmesi, yasaları keyfi, dar ve şekilcilikten de öte kötü niyetle yorumladığını gösterir.

İşin ilginç yanı Anayasa Mahkemesi geçmişte tam aksi yönde kararlar vermiş. Bunlardan bir tanesi olan 07/11/2013 tarihli Kamil Koç kararında (2012/660) Anayasa Mahkemesi “öngörülen süre koşullarının açıkça hukuka aykırı olarak yanlış uygulanması ya da yanlış hesaplanması nedeniyle kişiler dava açma ya da kanun yollarına başvuru hakkını kullanamamışsa mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğini kabul etmek gerekir.” demiştir. Aynı kararda Anayasa’nın 125. maddesinin üçüncü fıkrasında da idarî işlemlere karşı açılacak davalarda sürenin, yazılı bildirim tarihinden başlayacağı açık bir şekilde hükme bağlandığını belirtmiş.

Buna rağmen son dönemde verdiği kararlarda Anayasa Mahkemesi kendisiyle çelişerek mahkemeye erişim hakkının ihlaline göz yummakta sakınca görmemekte, bu gerekçeyle kabul edilemez bulduğu başvuruların AİHM’e gitmesinin yolunu da kesmektedir.

İşin doğrusu üyelerinin tamamına yakını AKP iktidarında atanan bir Anayasa Mahkemesinden bundan sonra sağlıklı bir karar beklemek de zor. Bu yüzden mağdurların hak arama sürecinde hata yapma lüksü yok. Özellikle usul hataları yapmamak, başvuru sürelerini yukarıda yazılanlar çerçevesinde titizlikle takip etmek gerekir.

Unutmayın, bu süreçte hukuk ihlallerine imza atanlar, mağdurların yılgınlık göstererek sonuna kadar haklarını arayamayacakları, dolayısıyla kendilerine hesap sorulmayacağını varsayımıyla hareket etmekte.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin