Ayetlere meal vermenin zorlukları ve tarihi perspektifin önemi

YORUM | AHMET KURUCAN

Kur’an-tarih ilişkisi üst başlığı altında ele alabileceğimiz bir konuya giriş sadedinde, İslam öncesi Arap toplumunu bütün yönleri ile bilmenin gerekliliğine dair bazı düşünceler ileri sürmüş ve örnek olarak da Kureyş suresini vereceğimi yazmıştım bir önceki yazıda. 4 ayetlik bu kısa süreye verilen meallerden üç tanesini okuyarak başlayalım.

Bir: “Kureyş’i alıştırdığı için. Onları kış ve yaz yolculuğuna alıştırdığı için. Bu Ev’in (Kâbe) Rabbine kulluk etsinler. O ki, onları yedirip açlıktan kurtardı ve onları korkudan güvene kavuşturdu.” Süleyman Ateş Meali…

İki: “Kureyş kabilesinin yaz ve kış yolculuklarında uzlaşması ve anlaşması sağlanmıştır. Öyleyse kendilerini açken doyuran ve korku içindeyken güven veren bu Ev’in (Kâbe’nin) Rabbine kulluk etsinler.” Diyanet İşleri Başkanlığı Eski Meali

Üç: “Kureyş’e kolaylaştırıldığı, evet, kış ve yaz seyahatleri onlara kolaylaştırıldığı için onlar, kendilerini açlıktan doyuran ve her çeşit korkudan emin kılan şu evin Rabbine kulluk etsinler.” Diyanet İşleri Başkanlığı Yeni Meali

Ne anlıyoruz bu meallerden? Size yardımcı olayım; sosyal arka plan bilgilerinden bağımsız olarak metin merkezli bir okuma yapıyor ve zihnimi zorlayarak hem tek tek ayetlere verilen manayı hem de aralarındaki irtibatı anlamaya çalışıyorum. Ancak zihnimde anlamlı bir manzara oluşmuyor. Bazı yerlerde takılıyorum. Mesela; alıştırmak, uzlaşmak, anlaşmak, kolaylaştırmak. Ayetin aslında geçen kelime “ilâf’ ama dört ayrı mana söz konusu. Ardından kış ve yaz yolculuğuna alıştırmak ya da kolaylaştırmak ne demek? Başta Kureyş denildiği için üçüncü ayette bahsedilen “onlar” ihtimal Kureyş kabilesi. Kış ve yaz alıştırılan ve kolaylaştırılan yolculuklar ticari yolculuklar olsa, “açlıktan koruma” bu yolculuklarda elde edilen kârlar ve Mekke’ye getirilen yiyecek malzemeleri olabilir. Pekâlâ “korkudan emin kılma” ne demek?

Bir önceki yazıda İslam öncesi Arap toplumunu ve özellikle Kur’an’ın nazil olduğu Mekke-Medine’yi bütün yönleri ile bilme, ayetlerin özgün ve orjinal manalarının anlaşılmasında başat role sahiptir demiştik. İsterseniz sizinle bu bağlamda maziye doğru bir yolculuk yapalım. Peygamber Efendimizin 4.kuşak dedesi Kusay’dır. Kusay’a kadar Kureyş kabilesi Mekke çevresinde dağınık bir biçimde yaşıyorlarmış. Hatta Kusay da uzun yıllar Suriye’de yaşamış. Belli bir zaman sonra ata yurdu Mekke’ye geri gelmiş ve Huzaa kabilesi lideri ve aynı zamanda Kâbe hizmetlerini elinde bulunduran Huleyl b. Hubsiyye’ni kızı Hubbâ ile evlenmiş. Abdümenâf, Abduddâr, Abdulüzzâ ve Abdukusay adlarından dört erkek, Hind adında bir kız çocuğu olmuş.

Kusay liderlik kabiliyeti olan bir kişiymiş. Kayınpederinin vefatından sonra Kabe’ye yönelik hizmetleri kendi tekeline almaya çalışınca Huzaa kabilesi ile aralarında anlaşmazlıklar çıkmış. Başka kabilelerin de devreye girmesiyle oluşan gruplar arasında mücadele başlamış ve bu mücadele Ebtah savaşını netice vermiş. Her iki taraftan ölenlerin olduğu bu savaş sonucu hakemler devreye girmiş ve Kâbe hizmetleri Kusay ve onun şahsında Kureyş kabilesine geçmiş. Peşi sıra Kusay, en yakın akrabalarını “bitâh” denilen Kâbe etrafına ve Mekke içine, uzak akrabalarını da “zevâhir” adı verilen Mekke çevresine yerleştirmiş. Bunun sonucu Kusay’a, Kureyş’in dağınık halini ve gücünü birleştiren manasına gelen “mücemmi” denildiği de tarihen bilinen bir gerçektir.

Kusay, önce Kabe’yi tamir ile işe başlıyor. Cürhümlüler’in yerinden söküp gömdükleri Hacerü’l-Esved’i geri getirip yerine koyuyor. Kâbe’nin kuzeyine Mekke şehir  yönetimi ile alakalı kararların alındığı “Darün’n-Nedve” denilen toplantı yeri yaptırıyor. Kâbe hizmetleri ve hac menasiki ile alakalı yeni düzenlemelere gidiyor. Mekke’ye gelen hacılara verilecek hizmetlerin karşılıksız verilmesi için bütçe oluşturuyor ve Kureyş’e yıllık vergi tarh ediyor. Oluşturduğu bütçeyi bu istikamette harcıyor. Hacılara hac müddetince bedava su vermek için Mekke’nin çeşitli yerlerinde su kuyuları açtırıyor. Kuyulardan çıkartılan suları develerle Kâbe’nin etrafına deriden yapılmış havuzlara taşıyor ve hac zamanında hacıların su ihtiyacını buralardan karşılıyor. O devirde, Kâbe’den dolayı dini bir merkez olan Mekke’nin rakipleri de var. Bunlardan birincisi Tagut adlı büyük putun bulunduğu ve Mekke’ye 107 km uzaklıkta olan Taif, ikincisi ise  Mekke’ye 1081 km uzaklıkta olan San’a. Tabii Kusay’ın bu atılımları, Taif ve San’a’ya karşı Mekke’nin yıldızını parlatıyor ve insanlar hac ibadetini yapmak için Kabe’yi tercih eder hale geliyorlar.

Bu arada Kusay bir başka adım daha atarak, hacca gelen kabilelere kendilerine ait putları yanlarında getirebileceklerini ve Kâbe’nin içine daimi olarak koyabileceklerini söylüyor. Böylece yüzlerce kabile kendi putlarını Kabe’nin içine koyuyor. Mekke fethi esnasında Kâbe’nin içinde kırılan 360 adet putun varlık sebebinin başlangıcı işte bu karar ve uygulamadır. Bu uygulama haliyle Taif ve San’a’ya nispetle kabilelerin hac için Mekke’yi tercihlerinde ayrı bir rol oynamıştır.

Kusay bunlarla da iktifa etmiyor. Kâbe’nin rolünü sosyal hayatta daha belirgin hale getirip onu bir cazibe merkezi yapma adına sünnet, düğün vb. aktivitelerin de Kâbe’de yapılmasını teşvik ediyor. Kâbe’ye siyah örtüler törenle giydiriliyor. Bütün bu uygulamalar sonucu Kâbe’nin dini merkez olma hüviyeti, o dönemin şartlarında ulusal ve uluslararası düzlemde iyice pekişiyor.

Rivayetlere göre Kusay  480 yılında vefat edince, gerek liderlik gerekse Kâbe’ye yönelik işlerin deruhtesi konusunda çocukları arasında anlaşmazlıklar çıkmış. Kardeşler iki gruba ayrılmış. Başı çekenler Abduddar ve Abdümenaf olmuş. Aralarında savaşmaya kadar uzanan tartışmalar yaşanmış. Bir grup çok güzel kokular süründükleri için “mutayyebun”, diğeri de bu işi sonlandırana kadar savaşmaya yemin ettikleri için “ahlaf” adını almış. Fakat iki grup savaşa girmeden, son anda gerek Mekke idaresi gerekse Kâbe hizmetlerinin paylaşımında anlaşmışlar. Kâbe hizmetlerinde hicabe, liva Abduddar’da: rifade, imare, sikaye Abdümenaf’ta kalmış. Yönetim merkezi “Nedve” ile alakalı işleri de Abduddar üstlenmiş.

Tam da yeri geldiği için burada ek bir bilgi sunayım: Hz. Ebu Bekir Mutayyebun ittifakına bağlı Teym kabilesinden. Hz. Ömer Ahlaf denilen ittifaka bağlı Adiyy kabilesindendir. Peygamber Efendimizin vefatını müteakip yapılan halife seçimi esnasındaki tartışmalarda “kim daha iyi halifelik yapar?” sorusuna cevap aranırken Mutayyebun ve Ahlaf paktları çok sık dile getirilmiş. Dikkatinizi çekerim, bu hadisenin gerçekleştiği tarih 632. Kusay ise 480’de vefat ettiğine göre aradan geçen 152 yıla rağmen bu paktların hala gündemde oluşu, ikili gruplaşmanın zihinlerde ve pratik hayatta ne kadar derin yer ettiğini gösterir.

Devam edeyim; Kusay ve Abdümenaf döneminde Mekke hem ticari hem de dini merkez oluyor ama söz konusu olan iç ticaret. Bunun da elbette bir kapasitesi ve sınırı var. Meydana gelen tıkanıklığı açmak için Mekke’nin dış ticarete açılması gerekiyor. Bunu Abdümenaf’in evlatları yapıyor. Onun iki ayrı hanımdan 6 kız, 6 erkek toplam 12 çocuğu var. İsimlerini bildiğimiz ve tarihin şekillenmesinde rol oynayan erkek çocukları;

asıl adı Amr olan Haşim, Abdüşems, Muttalip ve Nevfel. Kardeşler Mekke’yi dış ticarete açmak için kendi aralarında anlaşarak Haşim Bizans’a, diğer üç kardeş de Habeşistan, Yemen, İran’a gidiyor. Bunlar yol güvenliği, kervanlara saldırmama, rahat ve serbest biçimde ticaretlerini yapabilme anlamına gelen “ilâf” anlaşmaları yapıyorlar. Daha sonra Bizans ve Gassaniler de aynı tür anlaşmalara imza atıyor. Neticede, Mekke’liler kışın Yemen ve Habeşistan’a, yazın da Suriye ve Anadolu içlerine kadar uzanarak rahatça ticaret yapar hale geliyorlar. 

Ticaret yol güzergahında bulunan kabilelere eskiden “hafara” denilen geçiş ücreti veriliyormuş ticaret kervanları tarafından. Anlaşmaya bunlar da dahil ediliyor. Anlaşmaya göre, kervana saldırmama garantisi ve buna bedel verilen “hafara” yerine bu kabileler kendi ürettikleri malları kendi topraklarından geçen kervanlara veriyor, mallar da onlar adına gidilen pazarlarda satılıyor. Böylece söz konusu kabileler daha çok gelir elde etmeye başlıyor. Bir manada, hep birlikte zengin olma modeli geliştirilmiş oluyor.

Mekke Haşim ve kardeşlerinin bu hamleleriyle dini merkez olmanın ötesinde, iç ve dış ticaret merkezi de olunca hizmet sektöründe ciddi değişiklikler ve çeşitlilikler baş göstermiş. Hamallık, kervan bakıcılığı, muhafızlık, gönül eğlendiricileri, okçular, kasaplar, marangozlar, semerciler vb. birçok yeni iş kolları ve hizmet sektörü devreye girmiş, ayrıca var olanların işleri çoğalmış. Mekke, San’a, Bahreyn, Habeşistan, Hire bu dönemin en parlak ticaret merkezleri haline gelmiş.

Bu arada dini merkez olma hüviyetini Mekke’ye kaptıran Taif, zaten var olagelen ticari rekabetlerini artırmaya çalışmış ve Mekke pazarında bunun için zemin arayışına girmiş. Bunu farkeden Mekke’liler Taif’lilere Mekke’de ticaret ambargosu uygulamaya başlamışlar. Daha sonra bu ambargoyu şartlı hale getirip demişler ki: “Eğer Taif’ten Mekke’lilere toprak/arazi satarsanız size ticaret için izin veririz.” Onlar da çaresiz bu teklifi kabul etmişler. Peygamber Efendimizin hayatını anlatan birçok kitapta gördüğümüz Taif’te Mekke’lilerin yazlık ev, bağ ve bahçelerinin olmasının kökeni de buraya dayanmaktadır.

Haşim’in vefatından devam edeceğim ama, Efendimiz sonrası İslam tarihinde var olan Emeviler ve Haşimiler çekişmesini anlama ve anlamlandırma adına faydalı olacağına inandığım ayırımın başlangıcı olan bir hususu daha belirtmek isterim. Haşim’in yönetimde göstermiş olduğu bu başarı, yeğeni Ümeyye tarafından kıskançlıkla karşılanıyor ve devrin adetlerine göre amcası Haşim’i “münafereye” davet ediyor. Münafere, nesep, şan, şeref ile övünme anlamına gelen karşılıklı atışma. Münaferede yenilen karşı tarafa 50 deve verecek ve Mekke’yi terkederek 10 yıl boyunca Şam’da gönüllü sürgün hayatı yaşayacak. Nitekim Ümeyye atışmayı kaybediyor ve Şam’a göç ediyor. 

Yeri gelmişken şu bilgiyi de sunalım: Abdümenaf’in dört oğlu vardı; Haşim, Abdüşems, Muttalip ve Nevfel. Haşim’in oğlu Peygamber Efendimizin dedesi Abdulmuttalip. Abdüşems’ın oğlunun adı ise Ümeyye. Haşimoğulları ve Ümeyyeoğulları ya da Emeviler ve Haşimiler ayırımının başlangıç noktası işte tam da burası. Kusay’dan başlayarak Efendimiz ve sonrasında her iki taraftan bilinen isimleri ilave ederek isterseniz şöyle bir çizelge ile bunu gösterebilirim. Haşimiler: Kusay-Abdümenaf-Haşim-Abdulmuttalip-Abdullah-Hz.Muhammed- Hz.Fatıma/Hz.Ali-Hz.Hasan-Hz.Hüseyin. Emeviler: Kusay-Abdümenaf-Abdüşems-Ümeyye-Harb-Ebu Süfyan-Muaviye-Yezid.

Geri dönüyorum; Haşim’in dört oğlu var. Asıl adı Şeybe olan Peygamberimizin dedesi Abdulmuttalip. Diğerleri Esed, Ebuseyf ve Nedve. Abdulmuttalip’ın diğer kardeşlerine nispetle ön planda olduğu muhakkak ama onun idaresi zamanında Kureyş’in güç kaybettiği de kayıtlarımız arasında yerini alıyor. Şöyle ki, Abdulmuttalip amcası Nevfel ile bir meselede tartışıyor. Mesele büyüyor ve savaşa kadar gidecek bir sürece giriliyor. Abdulmuttalip Medine’de bulunan dayısının kabilesi Neccaroğullarından yardım istiyor. Mekke’liler kendi aralarındaki bu tartışmaya dışarıdan yardım istenilmesini hoş karşılamıyor ve bu yardım isteği Abdulmuttalip’in aleyhine oluyor. Tam bu sırada, Abdulmuttalip’in Kâbe’yi yıkmak için gelen Ebrehe’ye “Kâbe’yi sahibi korur” deyip gasp edilen kendi mallarını konuşması hem onu hem de Kureyş kabilesini iyice yalnızlaştırıyor. Gözle görünen bu gerçeğin farkında olan Abdulmuttalip, dedesi Kusay zamanından beri düşmanlarından olan Huzaa kabilesi ile ittifak kurmaya çalışıyor. Hatta bazı tarihçilerin yorumlarına göre Ficar savaşlarından sonra yapılan ve Efendimizin de katıldığı “Faziletliler İttifakı” anlamına gelen “Hilfi’l fudul” anlaşması Kureyş’in ve Mutayyebun paktına tabii olan kabilelerinin güçlerini yenilemesi için yapılmıştır.

Şu da tarihi bir gerçek ki; Faziletliler İttifakı anlaşması hakkı yenenin hakkını zalimden alma ve bunu gerçekten tatbik etme, Mekke’nin iç ve dış ticaret merkezi olarak devam etmesinde büyük katkı sağlamıştır. Uluslararası Ukaz panayırlarının Mekke’de 30 km uzaklıkta bir yerde kurulması, insanların emniyet içinde ve haklarının yenmeyeceği garantisine sahip olmalarının etkisi büyüktür.

Gerek bu anlaşma gerekse Ebrehe’nin Mekke’de mağlup olması, Kureyş’in güç tazelemesine ve konumunu yeniden güçlendirmesine neden olmuştur. Kureyş bu ve benzeri hadiseleri bir propaganda vesilesi yaparak kendilerinin sair kabilelere nispetle daha üstün ve Mekke idaresi için vazgeçilmez olduğunu anlatmıştır. Nitekim, “Biz Humus ya da Ahmes ehliyiz” sözü bu döneme aittir. Hac vecibesi esnasında diğer kavimlerden ayrıcalıklı olarak Arafat, Mina ve Müzdelife’ye gitmeyenlere “Humus/Ahmes Ehli” diyorlardı ve bu imtiyaz Kureyş’e verilmişti. Ayrıca Kureyş “içinde hiç günah işlenmemiş yeni elbiselerle Kâbe tavaf edilmeli” diyor ve yeni elbise ticaretini kendi tekellerinde bulunduruyordu. Yeni elbise alma imkânı bulmayanlar Kabe’yi çıplak tavaf seçeneğini kabullenmek zorunda kalıyordu ki, bu durum bazı tarihçilere göre Mekke’de fuhuş sektörünün de hareketlenmesine vesile olmuştur.

Yazı çok uzadı ama bir türlü Kureyş süresine gelemediniz demiyorsunuzdur umarım. Yazının sonu burası. Kureyş süresine geldik ama dikkatli okuyucular yazının başına dönüp verdiğim mealleri yeniden okusalar ilk etapta zihinlerinde oluşan sorulara cevap bulmuş, anlam veremedikleri noktalar anlama kavuşmuştur diye düşünüyorum. Bununla beraber özetle sunduğumuz tarihi, sosyal, kültürel, ekonomik, ahlaki arka plan bilgileri zihnimizde canlı tutarak daha önceki bir yazımda ifade ettiğim tabirle Kureyş suresinin meal-i münifini bir de biz verelim. “Allah Kureyş’i bir araya getirdiği, aralarında anlaşma sağlandığı için onlar, kış ve yaz mevsimlerinde ticari seferlerine güven içinde devam etti. Şu halde Kureyş’liler de Kabe’yi güç ve servet kazanımları için istismar etmemeli, Kâbe’nin rabbi Allah’ı layıkıyla tanıyıp O’na kulluk/ibadet etmelidir. Zira Allah hac, ticaret ve yaptıkları yol güvenliği anlaşmaları vesilesiyle onları açlıktan ve haydut/eşkiya korkusundan korumuş, emin kılmıştır.”

Son sözüm; Kureyş suresi Kur’an’ın nüzulünden 14 asır sonra yaşayan bizler için ancak bu arka plan bilgileri ile birlikte ele alınırsa bir anlam ifade eder. Yoksa kelimelerin sözlük manaları ve o manaların cümle kalıbı içinde bir araya getirilmesi ile bırakın “Allah bu surede bize ne diyor ve ne demek istiyor?” sorularının cevabını bulmayı, lafzi manasını bile anlayamayız. Sadece Kureyş suresi mi? Elbette hayır. Kur’an’ın her bir ayeti için geçerli bu. Sanırım şimdi anlaşılmıştır, İslam Öncesi Arap toplumunu bilmenin müçtehidin vasıfları arasında yer almalı teklifimin nedeni. 

9 YORUMLAR

  1. Allah Kuran-ı kerimi anlamaniz icin tarihçi olun diyor yani! Tarih okuyun, tarihi yazın bunuda islam toplumu çok iyi yapmıştır tarih hiç eksiksiz anlatılmış her şey ortadadır xD , bence Allah’ın mesajını anlamak isteyen okusa yeter, çok iyi anlamak isteyende aklını geliştirsin yeter

    • Pek çok mevzunun özetle anlatıldığı kuranı, tarihi arka planıyla birleştirerek okumanın ne mahsuru olabilir ki. Hatta olayları ve kişileri daha iyi analiz etmemizi sağlar.

  2. Teşekkür ederim, gerçekten Ufuk açıcı bir yazı: sizin bu yazınız benim bu süre hakkındaki düşüncelerimi teyit etti. Bu surede toplum, devlet veya bir ülke için üç önemli konu öne çıkmakta:
    1. Ekonomi
    2. Güvenlik
    3. Coğrafi konum

    Bakara suresi 155. ayette de Allah’ın (c.c.) kullarını imtihanında korku ve açlık birinci ve ikinci sırada zikredilmekte. O gün Mekke Şehir Devletinde Kusay Kabe merkezli bir devlet kurmakla birlikte Kabe’nin bölgedeki konumunu iyi değerlendirip Mekke toplumunun lehine ekonomik ve güvenlik anlaşmaları yaparak ciddi bir refah ve gelişme düzeyi yakalanır. Zamanla mealde de verdiğiniz gibi Kabe’yi istismar ettiklerinden bu imkanları kaybetmeye başlar. İşte bu durum Kureyş’e hatırlatılır.
    Kureyş süresi perspektifinden kendi ülkemize baktığımızda yine aynı durumla karşılaşmaktayız. Kusay ile birlikte Kureyş İbrahim ve İsmail aleyhimüsselamın Kabe’yi kurması potansiyelini değerlendirir. “Coğrafya kaderdir” ifadesiyle birlikte Osmanlının mirasçısı olması hasebiyle komşularıyla ve dünya ülkeleriyle bu şuuraltı müktesebatı değerlendirerek ekonomi ve güvenlik alanındaki barışçıl politikalarla ciddi bir refah ve kalkınma hamlesi yakalayabilirdi.
    Maalesef, her şey kontrollü ekonomik krizler ve kontrollü darbeler ve terör faaliyetleriyle iç politika ve iktidarın devamlılığı için istismar politikaları uygulanmış ve uygulanmaktadır. Gerçekten Osmanlı’nın yıkılışından sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti coğrafi konumunun hakkını verseydi; ekonomi ve güvenlik alanında istismara yönelmeseydi kesinlikle çok kısa sürede gelişmiş ülkeler arasında yerini alır sözü geçen bir devlet olurdu.

  3. Teşekkür ederim, yine çok ufuk açıcı bir yazı okudum. Yazılarınızdan çok faydalanıyorum. Bu yazınızla Kureyş Suresi hakkındaki düşünce ve kanaatimi pekiştirdiniz. Kureyş Suresi’nde bir toplum, ülke veya devlet için şu üç önemli şey öne çıkmaktadır:
    1. Ekonomi
    2. Güvenlik
    3. Coğrafi Konum
    (Bakara Suresi 155. ayette de Allah (c.c.) insanları imtihan ederken korku ve açlık birinci ve ikinci sırada yer almaktadır.)
    Evet, İbrahim ile İsmail aleyhimüsselamın Nuh tufanıyla tamamen yıkılıp giden Kabe’yi yeniden bina etmesiyle Mekke bölgede çok önemli bir konum elde etti. Kusay veya Kureyş Kabe’nin bu konumunu değerlendirerek Kabe merkezli kurdukları Mekke Şehir Devleti’ni bölge ülke ve milletleriyle yaptıkları ekonomik ve güvenlik anlaşmalarıyla refah seviyesi yüksek, güvenli bir belde haline getirir. Fakat zamanla Kabe’yi -mealde de ifade edildiği gibi- istismar ederek sahip oldukları imkanları kaybetmeye başlarlar. Elde edilen bu kazanımlarım yok olmaması için Kabe’nin Rabbi’ne ibadette kusur etmemeli.
    Şimdi, Kureyş Suresi açısından kendi ülkemize baktığımızda görünen şu:
    1. Osmanlı’nın mirasçısı
    2. Coğrafik konumu stratejik bir ülke
    Bu iki sebep; Kabe’nin Mekke’ye kattığı değer neyse Türkiye Cumhuriyeti için de o derece önemli. Önemli olan kuruluşundan günümüze devleti yöneten devlet adamları ve hükümetlerin ‘îlaf’ mahiyetinde ekonomik ve güvenlik alanında komşu ve diğer ülkelerle barışçıl ve stratejik anlaşmalar yaparak ve Osmanlı’dan kalan şuuraltı müktesebatı kullanarak bölgede ve dünya çapında güvenilir ve sözü geçen gelişmiş bir ülke konumunu rahatlıkla kazanabilir.
    Fakat ülkeyi yöneten hükümetler iktidar kaygısıyla bugüne kadar uygulanan kontrollü ekonomik krizler ile kontrollü darbeler ve terör faaliyetleriyle eldeki imkanlar ve coğrafik konumunu daima istismar ettiğinden bir türlü kalkınma ve gelişmişlik seviyesini yakalayamamıştır.
    Gelişmiş ülkelere baktığımızda bu ülkeler Kureyş Suresinde öne çıkan; ekonomik, güvenlik politikalarıyla coğrafik konumunu çok iyi değerlendirmektedirler.

  4. Çok güzel açıklamalar ağzınıza sağlık.
    Geçmişi öğrenmek şart ama bugünle ilgili de bazı şeyleri bilmek iyi olur. Az önce samanyoluhaber.com’da bir haberde “Petrol fiyatlarındaki düşük seyir ve Covid-19 nedeniyle ekonomik daralma yaşayacak ülke her sene hac turizminden ortalama 12 milyar dolar gelir elde ediyordu” şeklinde bir bilgi vardı. (http://www.shaber3.com/suudi-arabistandan-hac-sezonuyla-ilgili-yeni-karar-haberi/1348654/)

    Eğer birinin aklına, “Suudiler de ayettekinin rağmına: “Kabe’yi güç ve servet kazanımları için istismar ediyorlar” 12 milyar az para değil diye geçiyorsa, adamların yıllık GSYİH’sına baksın 2017 rakamlarına göre 1.8 Trilyon dolar. Yani 1800 milyar. Yani Toplam gelirin 150’den biri…
    (https://www.cia.gov/library/publications/the-world-factbook/geos/sa.html)

    Hani benden başkasının da aklına gelirse diye…

  5. Ahmet Abi; Yazilarinizi merakla bekleyip takip eden birisi olarak bu yazinizla ilgili biraz elestiriler yazmak geregi duydum
    1)Abi öncelikle bu yazıyı direk belirli kabullerle okuyan bir kişi ömür boyu Kuran mealini eline al-a-maz Allah korusun .Zaten yıllarcada biz bu mantık yüzünden Meali Şerifden hep uzak kalmadık mi sen onu anlayamazsın demedik mi!
    2)Abi müslümanlarla Kuran ın bu kadar birbirinden uzak olduğu 5 vakit namaz kılıp senede en az bir kuran hatmi yapan insanların Kurandan 10 tane ayet mealini bilmediği biryerde ilaf meselesine mi kaldı koskoca Kuran Kerim Allah aşkına
    3)Bu Kuran ı biz insanlara bir rehber Hidayet kaynağı Furkan olarak indirdik diyor Akledenler için herşey onda var diyor ve hatta
    Yunus 57 – Ey insanlar! İşte size, Rabbinizden bir Öğüt, gÖnüllerdeki dertlere
    bir şifa, müminlere doğru yolu gÖsteren bir hidâyet ve rahmet geldi.
    [17,82; 41,44]

    58 – De ki: “Allah’ın lütfuyla, rahmetiyle, evet sadece bununla
    ferahlanın!

    Çünkü bu, onların dünya malı olarak topladıkları bütün şeylerden daha
    hayırlıdır.”
    Bu diyen Rabbimiz ama biz bunu anlamayız onun için anlamamaya devam edelim yada 2000 bin yıllık Arap tarihini okumazsan Kuran ı anlamaz olacaksın ..buna ben inanmıyorum maalesef ..Ben acizane herkes kendi fehmine göre birşeyler anlayabilir apaçıktır nettir Allah’ın kelamı beşerin fehmine göre yazılmıştır ulemaya inmemiştir sadece..
    Hasılı bu düşünceler size sığ gibi gelmişte olabilir abi ama biraz sığ insanlar nazarından meselelere baksanız fenada olmaz:)
    Selametle kalın…

    • Son derece ön yargılı yaklaşmışsiniz. Ahmet Hoca meal okumayın mi diyor yazısında? Sadece yapılan tercumelerin sigligina dikkat çekiyor. Meallerdeki bu siglik sizi hiç mi rahatsız etmiyor. Ben cogukez İngilizce meallere bakıyorum ve farkli Türkçe meallere karsilastiriyorum. Arabistanda yaşayan ve kurana vakıf pek çok insan Türkçe meallerin ne kadar zayıf kaldığını ve hatta yanlış tercüme edildiğini de söylemektedir.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin