Ayasofya ve dindar muhafazakârlık

YORUM | YAVUZ ALTUN

2012 senesinin Aralık ayında, o zaman Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, NTV ve Star TV ortak yayınında, gazeteciler Mehmet Barlas, Nermin Yurteri ve Nazlı Öztarhan’ın konuğu.

O vakitler Erdoğan’ın şikayetçi olduğu bir konu var: Kuvvetler ayrılığı. Birkaç gün önce Dedeman Oteli’nde şöyle bir konuşma yapmış:

“Bu fakirin üzerinde 6 yıldır ısrarla durduğu bir şehir hastaneleri projesi vardır. Biz bu şehir hastaneleri projemizi ne yazık ki bürokratik oligarşi ve yargı sebebiyle hala hayata geçiremedik. Artık biz sedye üzerinde bir hastanenin kampüsünde dışarıda hastalarımızın taşındığını görmek istemiyoruz. En başarılı olduğumuz alanlardan birisi olmasına rağmen sağlıkta bunu aşamadık. Niye? İşte bürokratik oligarşi ve yargı… Bunlara takılıp kalıyoruz. Dışarıdan bakanlar da ‘326 milletvekiliniz var yine bahane’ diyor. Ama kuvvetler ayrılığı denilen olay var ya o geliyor sizin önünüze bir engel olarak dikiliyor. Diyor ki ‘senin de bir oynama sahan var’ diyor.”

(Tabi kuvvetler ayrılığı ortadan kalkınca, şehir hastaneleri projesi hayata geçirildi. Konuyla ilgili BBC Türkçe’nin ilgili haberi ve Türk Tabipler Birliği’nin itirazı okunabilir.)

Mehmet Barlas, yayında Erdoğan’a şu soruyu soruyor:

“Bazen gündemi belirlemek için mi bu tarz açıklamaları yapıyorsunuz? Kuvvetler ayrılığı, Çamlıca’ya cami tartışmaları gibi. Özal da bu gibi çıkışlar yapıyordu. Bilerek mi bu polemikleri başlatıyorsunuz?”

O da, şu cevabı veriyor:

“Eğer gündemi ben belirleyemezsem Başbakan olamam. Bu tür tartışmaların zamanlamasını ben belirliyorum. Bazen arkadaşlarımızın bile haberi olmuyor.”

Erdoğan’ın ilk günden beri medya ve gündem stratejisi bu. Kaba tabirle, “insanların ağızlarına çiğneyecek sakız vermek”. Çünkü bu sayede, insanlara sürekli taraf olabilecekleri bir istikamet tayin ediyor ve toplumu bölerek, onu daha kolay yönetiyor.

Bugünün konusu da, neredeyse bin beş yüz yıllık Ayasofya’nın yeniden camiye dönüştürülmesi. İlk etabını sağ salim atlattık. Şimdi sırada 24 Temmuz’daki ilk namaz var.

Şu noktada cevaplanmayı bekleyen iki önemli soru var: Neden Ayasofya? Neden şimdi?

İlkinin cevabı, Türkiye’deki sağ muhafazakâr siyasetle ilişkili. 

Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesi, aslında pragmatik sebeplere dayanıyor. Amerikalı Bizans aşığı arkeolog Thomas Whittemore’un, ülkesinde nüfuzlu ve zengin bir lobiyi harekete geçirerek İstanbul’a gelmesi ve Ayasofya’da tarihî mozaikleri ortaya çıkarması, genç Cumhuriyet yönetimi için iyi bir fırsat ortaya çıkardı.

Hem Cumhuriyet’in seküler kimliğini pekiştirecek, hem Batı dünyasında genç Cumhuriyet’e takdir ettirecek, hem de İstanbul’u yabancılar için bir cazibe merkezi hâline getirecekti.

1931’de çalışmalar sebebiyle kapatılan Ayasofya, bu sebeple 1935’te müze olarak yeniden açıldı. Bir taşla birden fazla kuş vuruldu.

Ancak bu hamle, dindarların ve sağ muhafazakârların önde gelenleri tarafından, Cumhuriyet’in ilânıyla birlikte başlayan ve karşı konulamayan Batılılaşma ve sekülerleşme rüzgârının bir parçası olarak algılanacaktı. 

Halifelik kaldırılmış, Arap harfleri (“Kuran yazısı”) terk edilmiş, kılık kıyafet değişikliği mecbur tutulmuş, başlara Frenk serpuşu geçirilmişti. Bu alabildiğine geniş çaplı dönüşüm, doğru veya yanlış olması bir tarafa, hayatın dinamiklerini hallaç pamuğu gibi kenara atacak kadar hızlıydı. Dindarlarda ya da “Batılılaşma kuşkucularında” bir çeşit mağlubiyet hissini pekiştiriyordu. 

Bu ruh hâlinde olanlar için Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi, 1932’de uygulamaya başlanan Türkçe ezan gibi hamlelerin bir devamıydı. Muhtemelen bu sebeple 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti’ye yönelen beklentilerden biri de, ezanın Arapça’ya çevrilmesinden hemen sonra Ayasofya’nın camii olarak ihyası oldu. 500 sene camii olarak hizmet vermiş bu yapının geri dönüşü, geçmişle bir takım bağların tesisi anlamına gelecekti.

Fakat bizzat Adnan Menderes’e iletilen bu taleplere rağmen, Demokrat Parti’nin ajandasında bu konu pek yer bulamadı. Bir ihtimal, uluslararası tepkilerden çekinildi ve zaten DP iktidarının bir yarısının Batı’yla Kıbrıs meselesi yüzünden çalkantılı ilişkiler içinde geçtiğini düşünürsek, zor da bir meseleydi. 

Buna mukabil DP hükümeti zamanında birçok ibadethane, türbe ve tarihî yapı, İstanbul’un imarı sebebiyle yok edildi. Kimse de buna ses çıkarmadı. Hatta Fatih Sultan Mehmed’in Ayasofya’yı da kapsayan meşhur Vakfiye’sinde “emanet edilen” eserlerin pek çoğunun yerinde bugün yeller esiyor.

Ayasofya’nın zâtında bir manevî ehemmiyeti var mıdır bilemiyorum. Ama o yerinde camii olarak duruyorken, Osmanlı’nın, hem de utanç verici bir biçimde paramparça olması, işgale uğraması, hemen her şeyini kaybetmesi de gösteriyor ki, mesele pek de camii olup olmaması değil sanki.

Buna rağmen, Ayasofya’nın camii olma ihtimali uzayan bir hülyaya dönüştü ve “Tek Parti zulmünün” sembollerinden biri hâline geldi.

Aslında Ayasofya’da geçmişte namaz da kılındı, hatta ezan da okundu. 1970’lerde İslam Konferansı Örgütü’nün dışişleri bakanları toplantısı sırasında, burada namaz kılındı. 12 Eylül darbesinden kısa süre önce, burada Süleyman Demirel’in Adalet Partisi’nin girişimiyle Abdülmecid Mescidi açıldı ve ezan okunmaya başlandı.

Darbeden sonra kapatılmasının ardından bu mescit de, 1991’de dönemin Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek tarafından yeniden açılmıştı.

Gördüğünüz gibi sağ siyaset, dindarıyla, milliyetçisiyle, her daim burayla meşgul oldu ve bir takım adımlar attı. Çünkü Türkiye’de “cami” siyaseti her daim sağ-muhafazakâr politikacılara yarar. 2012’deki Çamlıca Camii tartışmalarını hatırlayın. Muhafazakâr kanattan gelen eleştirilere karşı, “Yahu camii yapılmasından niye gocunuyorsunuz?” denmiş ve konu kapatılmıştı.

Ancak dindarlığın, milyonlarca insanın hayatına etki eden bir kimliğin, böyle sembollere sıkışıp kalması, nereden bakarsanız bakın yürek burkan bir durum. İnsanların onurlu hayatlar sürebilecek şekilde refaha kavuşmasını, vicdanı tatmin edecek adaleti ya da yüzlerce yıldan süzülerek birikebilecek bir kültür ve hikmeti öncelemek varken üstelik…

İkinci soruya gelelim: Neden şimdi?

1950’lerde orta yaşlarında olan İslamcılar ve dindar-muhafazakâr elitler, Ayasofya’da muhtemelen namaz kılmış, bu ihtişamlı mabedin içinde bir takım şahsî hatıralar biriktirmişlerdi. Eğer DP iktidarı, onu camiye çevirebilseydi, o günler için çok coşkulu bir eylem olabilirdi bu. 

Gelgelelim, “Kemalist vesayet”in yere serildiği, 15 Temmuz’dan sonra ordunun iğdiş edildiği, sağ-muhafazakâr kadroların bürokrasiyi tamamen hâkimiyeti altına aldığı bir dönemde, gazı kaçmış gazoz tadı veriyor.

Bugünden bakınca Ayasofya, bir takım komplocuların dillerine pelesenk ettikleri bir araçtan öte değil. Burası camiye çevrilince, sanki bir mucize olacak ve asırlardan beri paslı duran bir acayip makine harekete geçecek, böylece Müslümanlık hak ettiği yere ulaşacak zannediliyor.

Oysa daha makul görünen senaryo, kendi eliyle getirdiği başkanlık sistemi dolayısıyla yüzde 50’yi geçmek zorunda olan Erdoğan ve partisinin, yüzde 1 veya 2 gibi ufak oy oranlarına dâhi ihtiyaç duyması.

Bu hamleyle, hem muhalefette “cami karşıtlığı” damarı yeniden görünür kılınacak, hem de sağ-muhafazakâr seçmende bir miktar heyecan uyandırılacak, hesapta.

Öte yandan, dış konjonktür bundan daha müsait olamazdı. Zira, bu konuda söz söylemesi beklenen ABD, AB ve Rusya gibi ülkelerle ilişkiler, çok daha hayati konular üzerine oturmuş vaziyette. Amerika’da seçim sathı mailine girildi, Avrupa koronavirüs salgını sebebiyle kendi içine kapandı ve uzun süre de öyle kalacak gibi. Rusya ise kredisini bu meselede harcamak istemez.

Birleşmiş Milletler ya da onun alt kuruluşu UNESCO gibi uluslararası kurumlarsa, dünya siyasetinin geldiği nokta itibariyle, tarihlerinin en zayıf dönemlerini yaşıyorlar. Ağızlarına çalınacak bir parmak bala şükredecek vaziyetteler.

Belli ki kafalarda bir erken seçim ihtimali var. 2018’de bir kur krizinin patlak vereceğini öngören Erdoğan, seçimi erkene çekmiş, iktidarını uzatmıştı. Şimdi de, benzer bir ekonomik krizin ayak sesleri duyuluyor. Avrupa ülkelerinin turizm yasaklarını kaldırmaması, endişeyi arttırdı. Petrol bulma ümidiyle girişilen Libya ve Doğu Akdeniz seferleri henüz yakın vadede meyve verecek gibi değil.

Cerrahî bir müdahaleyle iktidarı uzatmanın tam zamanı. Sonra? Sonrasına, sonra bakılır. Çünkü rövanşist, tepkisel sağ siyaset bunu gerektirir.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin