Aya Sofya’nın statüsü

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Bugün (10 Temmuz 2020, Cuma) Danıştay tarafından 1935 tarihli Ayasofya’yı müzeye dönüştürme kararı iptale dildi. Akabinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından “Ayasofya-yı Kebir Camii Şerifi’nin” Diyanet İşleri Başkanlığı’na devredilmesine dair kararname imzalandı. Böylece camiye dönüştürülmesi kararı ilan edildi. 

Bu çok kolay olmayan bir konu! Politik olmasının yanında, dini, kültürel ve tarih tezlerine ilişkin belli hassasiyetlerin olduğunu biliyorum. Son günlerde, daha bu kadar alınmadan önce, Ayasofya’ya ilişkin bazı düşüncelerimi Twitter’dan paylaşmış, yeterince tepki çekmiştim zaten. Bu nedenle, konunun hassasiyetini çok yakından biliyorum. Çünkü Ayasofya’nın statüsünü tartışmak, Türkiye’ye, Türklere ve Müslümanlara dair birçok ön kabulün, önyargının, savunma mekanizmasının alanına girmek anlamına geliyor. Ayasofya’nın bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu, Türklük, Türklerin bulundukları coğrafya ile olan ilişkileri, Müslümanların ve İslam’ın esas ötekisi olan Hristiyanlık’la ve Hristiyanlarla olan ilişkileri gibi birçok meseleyle bağlantılı, hassas bir konu. 

Öncelikle sadece tarihi gerçekleri paylaşmakla başlayayım. Ayasofya (Aya Sofya) binasının tamamlanması, Milattan Sonra 532 ile 537 yılları arasında gerçekleşti. Binanın ismi Yunanca, “kutsal bilge veya bilgelik” anlamına geliyor ve Tanrısal bilgeliğe atıfta bulunuyor. Bina Roma İmparatoru Jüstinyen tarafından bir kilise olarak inşa ettirildi. Hristiyan dünyasının ilk katedrali olma özelliğini taşıyan Aya Sofya Kilisesi, olağanüstü geniş kubbesi ve iç mekânı ile bu unvanını çok uzun asırlar boyu korudu. Sonradan yeni tekniklerle daha büyük katedraller inşa edilmiş de olsa, Hristiyanlar için bu büyük katedral her zaman çok özel bir yer oldu. Hatta Ortodoks ve Katolik mezheplerinin Roma’nın bölünmesiyle birlikte birbirlerinden ayrı iki kilise olarak devam etmeleri bile, bu gerçeği değiştirmedi. Ayasofya 1453 yılında Konstantiniye kentinin Osmanlı İmparatorluğu tarafından fethedilmesinden sonra camiye dönüştürüldü. İçindeki freskler, mozaikler ve resimler (İsa, Meryem, birçok Hristiyan kutsal şahsiyet, melekler, vs. tasvirleri) üzerleri sıvanarak kapatıldı. 1931 yılına dek Ayasofya cami olarak kullanıldı. Binaya ek yapılmamakla beraber, minareler yapılarak binaya cami görünümü verildi. İlk minaresi ahşaptı. Sonradan bu yıkılarak yerine (1450’lerin sonunda) Sultan II. Mehmet döneminde bir tuğla minare yapıldı. Diğer üç minare, Sultan Beyazıt döneminde inşa edildi. Binanın fethinden sonra, kent yağmalanırken Ayasofya da büyük zarara uğradı. Çanlar, ikonalar, mozaikler, İsa’nın ve Meryem’in tasvirleri büyük oranda tahrip edildi. Ayasofya ile birlikte, Konstantiniye’deki büyük ve orta büyüklükteki katedral ve kiliseler de camiye dönüştürüldü. Bunlardan arasında, Eski İmaret Camii (Patepoples Manastırı), Zeyrek Camii (Pantokrator Manastırı), Vefa Camii (Theodoros Kilisesi), Arap Camii (San Paolo Kilisesi), Fethiye Camii (Pammakaristos Kilisesi), Koca Mustafa Paşa Sümbül Efendi Camii (Andreas Manastırı), Küçük Aya Sofya Camii (Theodora Kilisesi), Kariye Camii (Chora Kilisesi), İmrahor Camii (Vaftizci İohannes Kilisesi), Fenari İsa Camii (Bakire Theodokos Kilisesi), Laleli’deki Bodrum Camii (Myrelaion Manastırı), Kalenderhane Camii (Kyriotissa Kilisesi) sayılabilir. 

Ayasofya Osmanlı dönemi mimari stil Konstantiniye siluetini belirleyinceye kadar sembolik önemi büyük bir dini mekân oldu. Sonrasında büyük camiler inşa edildi ve Osmanlı Camii mimarisi Bizans ile bir senteze girerek İslam mimarisinin en zarif camileri Konstantiniye’de yapıldı. 1931 yılında Müslümanların ibadetine kapatılan Ayasofya, dört yıl kapalı kaldı. Bu dönemde müzeleştirilme çalışmaları gerçekleşti. 1935 yılında müzeleştirilen bina, ziyaretlere açıldı. Yıllık 3,3 milyon yıllık ziyaret ortalaması ile Ayasofya Türkiye’nin en fazla ziyaret edilen müzesi oldu. 

Şimdi, bu çok özet – ve yetersiz – tarihi gerçeklere değindikten sonra, gelelim Ayasofya ile ilgili politik, kültürel, dini, coğrafi ve tarihsel, kimliksel meselelerin eleştirel bir bakışla ele alınmasına.

Bu yazımı, daha önce yazdığım Türk Tarih Tezleri: Karışık Salata (1, 2, 3) yazılarımla bağlantılı olarak yazdığımdan, özellikle coğrafi-tarihsel bağlamda Türklerin yaşadıkları coğrafyayla sağlıklı bir aidiyet ilişkisi kurmak konusundaki düşüncelerimin o yazılar okunduktan sonra daha iyi anlaşılacağını düşünüyorum. 

Fetih, bulundukları coğrafyada Türk varlığının en önemli zeminlerinden birini oluşturuyor. Fetih’e tarihsel bağlamında yaklaşmak gerektiğini elbette biliyorum. Amacım asla anakronizm yapmak ve bugün geçerli olan düşünceleri ve değerleri geçmişe uyarlamak ve uygulamak değil. 

Burada kocaman bir “ama” kullanmaya ihtiyaç duyduğumuz da bir gerçek oysa. Çünkü tarihsel olayları ve sonuçlarını tarihsel bağlamında değerlendirmek ve anlamakla, tarihteki davranış kalıplarını (veya şemalarını) bugün uygulamaya kalkmak veya tarihteki değerler evrenini bugünü anlamlandırmada kullanmak, ayrı şeyler! Anadolu’da yaşanan İslamlaşma, dönemsel bağlamında değerlendirildiğinde, “olmuş-bitmiş” bir şey olmakla beraber, daha kapsayıcı bir tarih diskuru ve anlatısı inşa etmek, çok gerekli. 

Bir örnek vermek gerekirse, bugün Katolik Kilisesi’nin Latin Amerika’nın veya Afrika’nın Hristiyanlaştırılması olgusuna yaklaşımı, 1700’lerdeki veya 1800’lerdeki hâkim tutucu Katolik tarih tezleriyle örtüşmüyor. Yine örneğin Britanya İmparatorluğu’nun kolonileriyle kurduğu dinamik ilişkiyi anlatan tarihi diskur, 18. Veya 19. yüzyıllardaki İngiliz yayılmacılığını meşrulaştırma görevi gören tarih söyleminden çok farklı bir dil kullanıyor. Ya da mesela Fransız çocukları bugün Cezayir’de gerçekleşen Fransız yayılmacılığını, çok eleştirel bir tarih söylemiyle, “tarihten ders almayı hedefleyen” bir pedagojik söylemle okuyorlar. Zaten olması gereken de bu! Varmak istediğim nokta çok açık değil mi? Bizim de fethi (gerek Anadolu’nun fethi ve Türkleşme-İslamlaşma tecrübesini, gerekse de Konstantiniye’nin fethini ve kentin Hristiyan dokusunun Müslüman bir doku ile dönüştürülmesini) yeniden, daha “az ofansif” bir diskurla yeniden ele almamızın zamanı gelmedi mi?

Aya Sofya bu anlamda bir sembol olamaz mıydı? Çünkü zaten 1930’lardan beri bir müzeydi. Anadolu’yu sahiplenen, onu fetheden değil, onun çocuğu olmaktan gurur duyan bir söyleme Aya Sofya’dan başlamak, gayrimüslimleri ve Hristiyan-Yahudi kökleri bu yeni anlatıda veya öyküde kucaklayan bir dil kullanılamaz mıydı? Genç kuşaklara Anadolu “kazanında” kaynayan bir “çorba” gibi oluşmuş bir halkı öğretmek, gerçeklere daha fazla tekabül eden bir tarih anlayışı yanında, acaba daha barışçıl bir toplum inşa etmek anlamında da daha iyi olmaz mıydı? Aya Sofya ile Sultanahmet’in karşılıklı aşkını anlatan, monoteist İbrahimi dinlerin esasında kardeş olduğunu vurgulayan, “bakın biz tarihten ne öğrendik!” diye dünyaya bir mesaj veren bir ülkenin vatandaşları olmak mı daha gurur vericidir sizce, yoksa bugün Ayasofya Camii olarak Aya Sofya Katedrali’ni yeniden kapatan bir ülkenin vatandaşı olmak mı? Ne dersiniz? Hangisi daha gurur vericidir? Bir kez olsun “öbür yanağımızı dönmek” bu kadar kötü bir şey midir? “Düşmanını sevmek” neden bu kadar zor? “Dinde zorlama yoktur” ve “sizin dininiz size, benim dinim bana” değerini onore etmek neden bu kadar zor? Ortaklıkları çoğaltmak yerine, düşmanlıkların yaralarına yeniden tuz basmanın kime ne yararı var?

Ne kadar tepki alacağım umurumda değil. Doğrusu şudur: Aya Sofya (Kutsal Bilgelik) Katedrali bir Hristiyanlık kutsalıdır. Betonarme Beylikdüzü Diyanet Camii ayarında, x bir cami gibi Diyanet’e bağlanıp sonra da 1931 ile 2020 arasında geçen 89 yıl hiç olmamış gibi yapmak, doğru olamaz. Aya Sofya’nın ve onlarca büyük katedral ve kilisenin camileştirilmesi, hiç caminin olmadığı Konstantiniye’de 1450’lerde, şık ve çok da İslami olmasa da, bir tür işlevsel gereklilik olarak görülebilir. Fakat on binlerce caminin olduğu modern İstanbul’da Aya Sofya’nın sembolik olarak yeniden camileştirilmesi için işlevsel bir gereklilikten söz etmek herhalde mümkün değildir! O halde neden bu hamle yapılmak istendi? Sanırım bu sorunun yanıtını herkes biliyor. Ayrıca birbirinden değerli makalelerde birbirinden değerli birçok yazar, bu konuyu enine boyuna yazdı. 

Benim ilgilendiğim esas mesele şu: biz nasıl bir medeniyet olmak istiyoruz? Çünkü iktidarlar veya politik rejimler gelir geçer. Kalıcı olan uygarlıklardır. Kalıcı olan, o uygarlıklar adına verilen mesajlardır. Bizi çağlar ötesine taşıyan gemiler, bu mesajlardır. Aya Sofya kararı böyle bir mesajdır. Bir gün herkes bu mesajı hatırlayacak. Bizler, insanları zorla dinlerinden ve mabetlerinden eden bir medeniyet mi olmak istiyoruz? Bunu birçok medeniyet, kültür, halk veya devlet yapmış olabilir. Fakat bugünden bahsettiğimizi unutmayın! Dahası, farz edelim ki dünyanın bütün toplumları başkalarını dininden veya mabedinden ediyor odlusun. Bu, bizim de bu hatayı yapmamızı haklı çıkartır mı? Bunu meşru kılar mı? Diyebilirsiniz ki, ama biz bunu yapmıyoruz ki! Bizim yaptığımız sadece geçmişte zaten cami olan bir yeri yeniden camileştirmek. Hayır, bu o kadar basit değil. Çünkü tarihimizle kurduğumuz ilişki, bugünümüzü etkiliyor. Bugün Katolikler Güney Amerika veya Afrika yerlilerine karşı çok dikkatli bir söylem kullanıyor ve bugünkü davranışlarında da o tarihten aldıkları dersi unutmuyor. Bugün Kanada’da Kanada yerlilerinin yatılı okullarda asimile edilmesi tarihlerinde bir kara leke olarak genç kuşaklara anlatılıyor; övülecek bir şey olarak değil. İslam dünyası, başka kültürlerin ve dinlerin mensuplarına yaklaşımda onuncu veya on beşinci yüzyılın ruhunu bugün benimserse, ortada çok ciddi bir sorun var demektir. Yirmi birinci yüzyılda yüzlerce yıl öncesinin değerler evrenini pusula yaparak yola çıkarsanız, varacağınız yer de o dönemlerin büyük yıkımları, işgalleri, savaşları veya sefaleti olur. 

Eğer bir binanın cami olması gerekiyorsa ve siz gerçekten dininize saygı duyuyorsanız, neden ise en güzel camileri yaparak başlamıyorsunuz? Ben hayatımda en güzel camileri olduğu kadar en çirkin camileri de İstanbul’da gördüm. Aya Sofya Katedrali, Osmanlı Camii mimarisinde hep var olacak. Onun ruhu, sizin yerli mimari stilinizin ayrılmaz bir parçası oldu zaten çünkü! Onu artık rahat bırakın. Onu yüceltin – eğer cidden âlemlere rab olan bir Tanrıya saygınız varsa tabii! – ve zor kullanmayı inancınızın bir metodu olmaktan çıkartın! Fiziki – elle tutabileceğiniz, materyal – şeylerle uğraşmayın ve biraz da anlamlar, manalar, düşün ve bilgelik dünyasına yelken açın. Dininizi zorlayarak, büyük ordularla, kaba güçle, cebirle yayamazsınız. Yaydığınız sadece korkudur, din değil! Gerçek din, idrakle, gönülle, duyguyla, inanç ve imanla yayılır. Aya Sofya ile verilen mesaj, birinci yöntemdir. Bu hataları birçok din yaptı. Birçok mille de! Artık bu hataların yinelenmesi zamanı değil. İnsanlığı ancak karşılıklı tolerans ve anlayış birleştirebilir. 

Aya Sofya’nın statüsü, bu medeniyetin turnusolüdür.

4 YORUMLAR

  1. Gayet yerinde ve doğru bir yaklaşım. Keşke bütün müslümanlar olaya böyle bakabilse..yani başka insanların dini ve milli değerlerine çok saygılı olsa. Tıpkı peygamberimiz gibi, Hz. Ömer gibi.

  2. Dediklerinizde haklisiniz fakat sunlari da unutmamak gerek. Ayasofya camiden müzeye cevrilirken böyle bir üstün uygarlik söylemiyle cevrilmedi, insanlarin gönlü alinmadi, Türkler iyilik yapan, iyilik bende kalsin diyen bir millet olarak anilmayi cok severler ve böyle bir söyleme genel olarak razi gelirlerdi. Ama bu böyle olmadigi icin Ayasofya bir uhdeye dönüstü.
    Ikinci önemli nokta ise karsidaki uygarligin attigi adimlar. Bati, caminin müzeye cevrilmesini bile bir jest olarak görmedi, bunu uygarliklar diyalogunun güzel bir nisanesi olarak anlamadi, takdir etmedi, hele Yunanlilar icin bu gayet yetersiz bir adimdi, cünkü Yunanlilar da, Batililar da Ayasofyada katedrale geri döndürülmesi gereken bir yapi görüyorlar. Bu da bizim taraftaki camicileri dogal olarak tavizsiz hale sokuyor. Cünkü taviz, caminin statüsünü sorgulanir hale getiriyor ve müze karari da bildigimiz gibi takdir getirmedi beraberinde. Bütün bir Bazi dünyasi yetmez, hani bir diger adim dediler. Diger adimdan kastettikleri de belliydi. Hülasa, bu is sadece bizim bagnazlarla aciklanacak bir is degil

  3. Twitter a göre bu yazı daha açıklayıcı olmuş. Belki gayretli birkaç tarihçi çıkar. Birkaç ay uğraşıp bu işin temeline bir bakar. Fetih döneminde niyet neydi? Nasıl bir dönüşüm süreci geçti? vb. konularını da merak ediyoruz. Herhalde yazdıkları kadar değilldir. Fatih gitti. Namaz kıldı ve cami oldu… Fatih bu kadar hızlı karar verip kendi başına buyruk iş yapan birisi olsa herhalde bu savaşı kazanamazdı. O zamanki şeyhülislam kişilerinde Hz. Ömer den bizim kadar haberleri yok muydu?
    Böyle inanmak cehalettir. Acaba o gün ne gibi tartışmalar, konuşmalar olmuştu??

  4. Batı diye bahsettiğimiz bir çok ülke srebrenitsa katliamına sessiz kaldı. ortak oldu. daha yakın tarihte… Uygar ve insanca davranmak diyorsak Hz. Ömer gibi insanları konuşalım. Ama rica ederim böyle vahşi tarafları da olan ülkeleri örnek vermek adil değil. En az Türkler kadar kusurları vardır.. Daha doyurucu tarih bilgisi ve hafıza tazelemeye ihtiyaç var.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin