Avrupa Birliği Brunson krizini nasıl okuyor?

Yorum | Ebubekir Işık

Rahip Brunson krizinin Türkiye-ABD ilişkilerini adeta rehin aldığı günden bu tarafa iki ülkenin birbirlerine dair aldıkları ve alabilecekleri pozisyonlar defaatle ve etraflıca kamuoyunca ele alındı. Fakat, Brunson krizi ile patlak veren ve NATO’nun son derece iki önemli ülkesini karşı karşıya getiren böylesine önemli bir hususta özellikle Avrupa Birliği’nin bu krizi nasıl yorumladığı ve iki ülke arasında ki bu ihtilafa dair nasıl bir yol izleyeceği hususunda yeterince kafa yorulduğu kanaatinde değilim. Bu nedenle, Avrupa Bilriği’nin bu krizi yorumlarken öncelikleri neler olduğunu belirtmek yerinde olacaktır.

Hatırlanacağı üzere AB cenahından Brunson krizine dair en somut çıkış geçtiğimiz hafta ilk olarak Almanya dışişleri bakanı ardından Almanya Şansöylesi Merkel’den geldi. Her iki isimde mealen ‘’Türkiye’nin istikrarının bozulmasının kimsenin yararına olmayacağı’’ şeklinde açıklamalarda bulundu. Bu açıklamaların hemen ardından Erdoğan yanlısı medya ‘’Avrupa Birliği Brunson krizinde Türkiye’nin yanında’’ manşetleri atarak, AB’nin derinleşen bu krizde Türkiye ile ortak hareket edeceğini duyurdular.

Peki, hakikaten AB Brunson krizinde Türkiye’nin yanında mı yer alıyor? Şayet, AB Brunson krizinde Türkiye’nin yanında yer alıyorsa, bu kirizin Türkiye üzerindeki etkilerini hafifletmek için somut anlamda bir şeyler yapacakmı? Gelin bu soruların cevaplarını AB’nin bu krizi nasıl anladığına bakarak aramaya çalışalım. Bu bağlamdan hareketle, AB’nin Brunson krizine dair öç önemli hassasiyetinin olduğunu ifade etmekte yarar var.

Brunson Krizi ve AB’nin Finansal Kaygıları

AB’nin gerek coğrafi gerekse de ekonomik periferisinde yer alan Türkiye gibi bir ülkenin hali hazırda içerisinde bulunduğu ekonomik krizin özellikle Türkiye’de faaliyet gösteren Avrupa’lı bankalar üzerinden AB’nin finansal yapısını kısmen etkileyebileceği geçtiğimiz hafta Avrupa Merkez Bankası (ECB) tarafından yapılan yazılı açıklamada ifade edilmişti. Bu anlamda; İspanya, Fransa, İtalya ve Almanya gibi ülkelerden Türkiye’de faaliyet gösteren bankaların 150 milyar dolar kadar kredi yatırımlarının olduğu ve Türkiye’nin içerisinde bulunduğu krizin daha da derinleşmesi durumunda bu bankaların bir takım problemler yaşayabileceği bir çok uzman tarafından dile getirdi (Wolfgang Piccoli’nin yorumlarına bakılabilir).

Ancak, bu bankalar Türkiye’de ki yatırımlarının karşılıklarını tehsil edemezlerse bile, JPMorgan’ın hesaplamalarına baktığımızda bu durumun AB için ciddi bir risk oluşturmayacağı, ortaya çıkacak riskin yönetilebilir (managable) olduğu öngörüleri yapılmakta. Bunu ifade etmekle birlikte, Türkiye’de ki krizin derinleşmesi özellikle Türkiye’de yatırımı olan İtalyan ve Yunan bankalarını son derece olumsuz etkileyeceği ve bu ülkelerin sıkıntılı finansal durumlarını daha da olumsız bir yöne itebileceği ile ilintili olarak bu ülkelerin finansal mahfilleri tarafından geçtiğimiz haftanın başında peşpeşe açıklamalar geldi. Bu açıklamalardan da anlaşıldığı üzere, Türkiye’de krizin derinleşmesi Avro bölgesi için yönetilebilir bir kriz olabilecekken, finansal anlamda bir takım problemleri olan İtalya ve Yunanistan gibi ülkeleri daha fazla olumsuz etkileyebileceğini ifade edebiliriz.

AB’nin siyasi kaygıları

Brunson krizinin AB için ortaya çıkardığı önemli siyasi kaygılardan biri de Türkiye’nin 2015 yılından bu tarafa devam ettirdiği mülteci politikasında bir değişikliğe gidip gitmemesi ile alakalı görünüyor. Bilindiği üzere, Türkiye 2011 yılında patlak veren Suriye iç savaşından ötürü resmi rakamlara göre üç buçuk milyonun üzerinde Suriye’li mülteciye ev sahipliği yapıyor. 2016 yılında dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu liderliğinde AB-Türkiye arasında imzalanan mülteci anlaşması ile kabaca Brüksel 3+3+3 milyar Avro karşılığında, Türkiye’den bu mültecileri Avrupa’ya göndermemesini ve mümkün mertebe Türkiye içerisinde tutulmasını talep etmekte.

Mülteci meselesinin AB’nin gerek uluslar-üstü gerekse de ulusal ajandasında son derece kritik bir yere sahip olması, ana akım partilerin yeni yeni ortaya çıkan aşırı sağ ve yer yer ırkçı söylemlere sahip partiler tarafından zayıflatıldığı düşünüldüğünde, Brunson krizi ile zayıflayan Türkiye’nin mülteciler konusunda gevşek davranması Avrupa’da ana akım siyasi partiler için büyük riskler ortaya çıkarabilir. Bu açıdan bakıldığında, Türkiye’nin AB ile vardığı mülteci anlaşmasının gereklerine riayet etmesi hususunda AB’nin ekonomik olarak Türkiye’ye verdiği sözleri tutacağı hatta biraz daha cömert davranacağını tahmin etmek göç olmasa gerek.

Jeopolitik kaygılar

Brunson krizinin patlak verdiği günden bu tarafa Erdoğan’ın sürekli bir şekilde ‘’Türkiye Batı’ya muhtaç değildir. Mevcut durum devam ederse, Türkiye Batı’ya sırtını çevirecek’’ şeklinde yorumlanabilecek ifadeleri ve Rusya ile her geçen gün özellikle askeri ve istihbari alanlarda derinleşen ilişkiler, AB için son derece kaygı verici bir hal almış durumda. 1952 yılından bu tarafa NATO üyesi olan ve Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası’na (ESDP) son derece ciddi katkılar sunan Ankara’nın, Erdoğan’ın ifade ettiği gibi ABD’ye kızıp Transatlantik ilişkilerin gerekliliklerini yerine getirmemesi hatta daha da ileriye giderek Transatlantik ilişkilerin ruhuna ihanet etmesi ihtimali, özellikle NATO’nun Avrupa’lı üyeleri için ciddi bir kaygı kaynağı olarak varlığını devam ettirmekte.

1 YORUM

  1. Yazım hatalarımız var. Şunu eklemek isterim. Ne olursa olsun hangi şartlar olursa olsun şu yazılarınızda küçümsediğiniz ülke Türkiye ! Hep negatif haber hep karamsarlık 1 yıldır sizi okuyorum ruhumu daraltıyorsunuz. Haksızlık ve zulüm var farkındayım bizde bu ülkede yaşıyoruz size Amerika’dan yazmak kolay tabi. Biraz daha objektif yaklaşın lütfen. Bir haber mi güzel olmaz arkadaşım ? Güzel olacak deyin bizi güzel günler bekliyor deyin. Zulüm ve tiranlık bitecek deyin. Yok geberip gidelim top yekün onu mu istiyorsunuz anlamadım.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin