Eski Emniyet Müdürü Mustafa Okumuş, soruşturmadaki tutuklama ve adli kontrol kararlarının dosyanın yalnızca “ölümün nasıl gerçekleştiğini ortaya çıkarma” amacıyla yürütülmediği söyledi. Okumuş’a göre Kozinoğlu dosyası, iktidar çevreleri ile kendisinin “Ergenekon yapılanması” olarak tanımladığı kesimler arasındaki güç mücadelesinin bir parçası haline gelmiş durumda.
Okumuş, bu aşamayı bir “savaş”tan çok tarafların birbirlerine ellerindeki dosyaları gösterdikleri bir güç mücadelesi olarak değerlendirdi.
Eski Emniyet Müdürü Okumuş, TR724’te yayınlanan Ajans programında Mehmet Şahin’in sorularını cevapladı. Programın büyük bölümünde, 2011 yılında Silivri Cezaevi’nde hayatını kaybeden eski MİT mensubu Kaşif Kozinoğlu’nun ölümüne ilişkin yeniden başlatılan soruşturma ele alındı.
“Devletin elinde ölümle ilgili daha fazla veri var”
Okumuş’un en dikkat çekici iddialarından biri, devletin elinde Kozinoğlu’nun ölümünün niteliğine ve varsa sorumlularına ilişkin kamuoyuna açıklanmayan çok daha fazla bilgi bulunduğu yönündeydi.
Kozinoğlu’nun kaldığı cezaevinde kamera sistemlerinin bulunduğunu hatırlatan Okumuş, yalnızca ölüm gününün değil, önceki haftalar ve aylardaki ziyaretlerin, telefon görüşmelerinin, mektupların, doktor muayenelerinin ve kullanılan ilaçların da kayıt altında olması gerektiğini söyledi.
Okumuş, Kozinoğlu’nun koğuş arkadaşı Hasan Atilla Uğur’un Kozinoğlu’na verdiği belirtilen hapın nereden temin edildiğinin de bu kayıtlar üzerinden araştırılabileceğini savundu.
Hasan Atilla Uğur ise soruşturma kapsamında gündeme gelen hapla ilgili daha önce yaptığı açıklamalarda Kozinoğlu’na ilaç verdiğini kabul etmiş ancak ilacı nereden temin ettiğini hatırlamadığını belirtmişti.
Okumuş’a göre, cezaevindeki kamera ve ziyaret kayıtlarının varlığı soruşturmanın önemli başlıklarından biri olmalı.
Görüntüler neden 15 yıl sonra ortaya çıktı?
Programda, Kozinoğlu’nun ölümünden önce ve sonra koğuşta yaşananları gösterdiği belirtilen görüntülerin neden yıllar sonra kamuoyuna servis edildiği de tartışıldı.
Okumuş, görüntülerin zamanlamasının tesadüf olmadığını düşündüğünü söyledi. Soruşturmanın toplumda daha fazla konuşulmasının, taraflar arasındaki siyasi ve bürokratik baskının etkisini artırdığını savundu.
Aynı nedenle gazetecilerin, kamuoyunca tanınan kişilerin ve Kurtlar Vadisi dizisinde rol alan oyuncuların soruşturma kapsamında gündeme getirilmesini de eleştirdi.
Okumuş, bir televizyon dizisinin senaryosu ile gerçek bir cinayet arasında hukuki bağ kurulmasının çok güç olduğunu belirterek, Kurtlar Vadisi oyuncularının ifadeye çağrılmasını soruşturmanın kamuoyu etkisini büyütmeye yönelik bir adım olarak değerlendirdi.
Programda, dizide Ömer Baba karakterini canlandıran Emin Olcay ile Kazım Kaşifoğlu karakteri üzerinden yürütülen sorgulamalar da hatırlatıldı.
Hasan Atilla Uğur neden tutuklanmadı?
Yayında üzerinde en fazla durulan isimlerden biri, Kozinoğlu’nun Silivri Cezaevi’ndeki koğuş arkadaşlarından emekli Albay Hasan Atilla Uğur oldu.
Uğur ve diğer koğuş arkadaşı Hasan Ataman Yıldırım hakkında ev hapsi kararı verilmesine karşılık dosyada başka bazı isimlerin tutuklanması, Mehmet Şahin tarafından Okumuş’a soruldu.
Okumuş, bu tercihin soruşturmanın niteliği açısından önemli olduğunu savundu.
Okumuş, Hasan Atilla Uğur’un yalnızca Kozinoğlu dosyasında değil, Necip Hablemitoğlu ile emekli Deniz Binbaşı İhsan Güven’in öldürülmesiyle ilgili dosyalarda da kritik bir isim olduğunu ileri sürdü.
Bu noktada Okumuş’un Uğur hakkında dile getirdiği suçlamaların yargı kararıyla kesinleşmiş olgular olmadığı ve ilgili kişilerin suçlamaları reddettiği özellikle belirtilmeli.
Kozinoğlu ne biliyordu?
Okumuş’a göre Kozinoğlu dosyasındaki temel sorulardan biri, eski MİT mensubunun ölümünden önce hangi bilgilere sahip olduğuydu.
Okumuş, Kozinoğlu’nun geçmişte Özel Kuvvetler bünyesinde görev yaptığını, daha sonra MİT’e geçtiğini ve Orta Asya’da çalıştığını hatırlattı.
Kozinoğlu’nun Necip Hablemitoğlu ve İhsan Güven’in öldürülmelerine ilişkin önemli bilgilere sahip olduğunu ileri süren Okumuş, bu bilgilerin onun ölümü açısından olası bir motivasyon oluşturmuş olabileceğini savundu.
Okumuş, özellikle Hablemitoğlu cinayetinin failleri konusunda Kozinoğlu’nun bilgi sahibi olduğunu vurguladı.
Hablemitoğlu dosyasına uzanan bağlantı
Yayının önemli bir bölümünde 18 Aralık 2002’de Ankara’daki evinin önünde öldürülen akademisyen Necip Hablemitoğlu dosyası ele alındı.
Okumuş, Hablemitoğlu cinayetiyle ilgili yürütülen soruşturmalarda Levent Göktaş, Nuri Gökhan Bozkır, Tarkan Mumcuoğlu ve Fikret Emek gibi isimlerin gündeme geldiğini hatırlattı.
Okumuş, Nuri Gökhan Bozkır’ın soruşturma kapsamında verdiği ifadelerden hareketle Hablemitoğlu’nun öldürülmesinden önce evinin çevresinde keşif yapıldığı ve başlangıçta bombalı saldırı planlandığı yönündeki iddiaları anlattı.
Emekli Yüzbaşı Tarkan Mumcuoğlu’nun ise cinayetle ilgisi bulunduğu iddialarını reddettiğini ve olay tarihinde Kazakistan’da bulunduğunu savunduğunu hatırlattı.
Programda, Mumcuoğlu’nun Nuri Gökhan Bozkır’ın işkence altında verdiği ifade nedeniyle dosyaya dahil edildiği yönündeki savunmasına da yer verildi.
Okumuş buna karşılık soruşturma makamlarının Mumcuoğlu’nun seyahat ve iletişim hareketleri üzerinden farklı değerlendirmeler yaptığını ileri sürdü.
Abdullah Gül’le yapılan görüşme
Okumuş, Hablemitoğlu’nun öldürülmesinden birkaç ay önce dönemin AKP yöneticilerinden Abdullah Gül’le görüştüğünü de anlattı.
Okumuş’un aktardığına göre Hablemitoğlu, 2002 yazında dönemin milletvekili Ramazan Toprak’ın evinde Abdullah Gül, eski Bakan Halil Şıvgın ve Toprak’la bir araya geldi.
Okumuş, Hablemitoğlu’nun bu görüşmede AKP’nin kapatılmasına yönelik bir hazırlık bulunduğu ve Ergün Poyraz adına yayımlanacağı belirtilen “Patlak Ampul” kitabının bu süreçte kullanılacağı yönünde bilgi verdiğini iddia etti.
Ayrıca Atatürkçü bir derneğe yerleştirilecek dijital materyaller üzerinden geniş kapsamlı bir operasyon planlandığına ilişkin iddiaların da aynı toplantıda dile getirildiğini söyledi.
Okumuş, Hablemitoğlu’nun öldürülmesinde bu bilgilerin de olası nedenlerden biri olabileceğini ifade etti ancak kesin ölüm nedeninin bu olduğunu söylemenin mümkün olmadığını belirtti.
“Gerçek Köstebek kitabı farklıydı”
Yayında Hablemitoğlu’nun ölümünden sonra yayımlanan “Köstebek” kitabına ilişkin de dikkat çekici iddialar gündeme geldi.
Okumuş, kamuoyuna sunulan Köstebek kitabının, Hablemitoğlu’nun üzerinde çalıştığı asıl metin olmadığının altını çizdi.
Hablemitoğlu’nun gerçek çalışmasının Fethullah Gülen yapılanmasından çok MİT ve Özel Kuvvetler içindeki bazı yasa dışı faaliyetler, operasyonlar ve suikast iddialarına ilişkin olduğunu ileri sürdü.
Bu iddiayı desteklemek amacıyla Hablemitoğlu’nun İhsan Güven’le yakın ilişkisine dikkat çekti.
İhsan Güven bağlantısı
Emekli Deniz Binbaşı İhsan Güven ve eşi Sibel Güven, 2004 yılında İstanbul Tuzla’daki evlerinde öldürülmüştü.
Okumuş, Güven’in Hablemitoğlu’nun yakın çalışma arkadaşlarından biri olduğunu ve Hablemitoğlu’nun Köstebek kitabı üzerinde çalışırken bir süre Güven’in yanında kaldığını söyledi.
İhsan Güven’in evinde Hablemitoğlu’nun kitabıyla ilişkili olduğu ileri sürülen bazı notların bulunduğunu anlatan Okumuş, Hablemitoğlu ile Güven’in öldürülme biçimleri arasındaki benzerliklerin de soruşturma makamlarının dikkatini çektiğini belirtti.
Okumuş ayrıca bazı şüphelilere ait olduğu öne sürülen telefon hatlarının cinayet günü Tuzla bölgesinde sinyal verdiğinin soruşturma dosyasına girdiğini anlattı.
Bu iddiaların ilgili kişiler tarafından reddedildiğini ve dosyalardaki yargılama süreçlerinin ayrıca değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı.
Ergün Poyraz için dikkat çeken iddia
Programda gazeteci-yazar Ergün Poyraz’ın adı da Hablemitoğlu ve İhsan Güven dosyalarıyla bağlantılı olarak gündeme geldi.
Okumuş, Poyraz’ın bir dönem jandarma personeli tarafından korunduğunu, bu koruma görevlisinin Poyraz’ın görüşmelerine ilişkin ayrıntılı notlar tuttuğunu ileri sürdü.
Okumuş’a göre bu notlarda Poyraz’ın bazı kişilerle yaptığı görüşmeleri kaydettiği ve ardından Hasan Atilla Uğur’la görüştüğü yönünde kayıtlar bulunuyordu.
Okumuş buradan hareketle, Poyraz’ın Uğur’a bilgi aktardığını öne sürdü.
Bu iddia da programda Okumuş’un değerlendirmesi olarak dile getirildi ve bağımsız bir yargı hükmü olarak sunulmadı.
Enver Altaylı neden dosyada?
Kozinoğlu soruşturmasında yeniden gündeme gelen isimlerden biri de eski MİT mensubu Enver Altaylı oldu.
82 yaşındaki Altaylı’nın, daha önce başka bir dosyadan tutuklu olmasına rağmen Kozinoğlu soruşturması kapsamında da tutuklanmasına karar verildiği belirtildi.
Altaylı ifadesinde Kozinoğlu’nu tanımadığını ve onun hakkında hiç kimseye rapor vermediğini söyledi.
Dosyada ise Altaylı’nın dijital materyallerinde Fethullah Gülen’e gönderildiği iddia edilen ve Kozinoğlu’nun “etkisizleştirilmesine” yönelik ifadeler bulunduğu ileri sürülen bir mektup tartışılıyor.
Okumuş, bu delilin güvenilirliğine itiraz etti.
Altaylı’nın evinden alınan dijital materyallerin el konuldukları sırada imajlarının alınmadığını, yaklaşık 40 gün sonra incelemeye geçirildiğini ve bu süreçte cihazların internete bağlandığına ilişkin bilirkişi tespitleri bulunduğunu söyledi.
Okumuş, aynı bilirkişinin Ergenekon, Balyoz, Poyrazköy ve benzeri davalarda hazırladığı raporların sanıklar lehine dikkate alındığını ancak Altaylı dosyasındaki tespitlerinin görmezden gelindiğini savundu.
“Azmettirici varsa tetikçi kim?” sorusu
Yayında bir izleyicinin Enver Altaylı hakkındaki suçlamalara ilişkin sorusu da aktarıldı.
İzleyici, bir kişinin azmettirici olarak suçlanabilmesi için cinayeti işleyen kişiyle bağlantının somut olarak ortaya konulması gerektiğini belirterek, “Katile talimat verdiği ispatlandıysa katil nerede?” sorusunu yöneltti.
Okumuş da dosyadaki bu hukuki tartışmanın önemli olduğunu söyledi.
Kozinoğlu ve Denizolgun’un mezarları neden açıldı?
Programın son bölümünde yakın dönemde verilen iki feth-i kabir kararı karşılaştırıldı.
Bunlardan biri Kaşif Kozinoğlu, diğeri ise 2016 yılında hayatını kaybeden Süleymanlılar Cemaati lideri Arif Ahmet Denizolgun’la ilgiliydi.
Okumuş, iki dosyanın yürütülme biçimi arasında önemli farklar bulunduğunu söyledi.
Kozinoğlu’nun Silivri’de hayatını kaybetmesi nedeniyle mezarın açılması ve yeni otopsi işlemlerinin Silivri Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülmesini normal bir yetki uygulaması olarak değerlendirdi.
Denizolgun dosyasında ise ölüm yerinin Beykoz olmasına rağmen son aşamada Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’nın etkin hale gelmesini sorguladı.
Bakırköy Başsavcılığı tartışması
Okumuş, Arif Ahmet Denizolgun’un oğlu, eski Ulaştırma Bakanı Mehmet Beyazıt Denizolgun’un babasının ölümünden kısa süre sonra Beykoz Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurduğunu, daha sonra da başvuruların burada sürdüğünü anlattı.
Buna karşılık ilerleyen dönemde dosyanın Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı üzerinden yürütülmeye başlanmasının olağan olmadığını ileri sürdü.
Okumuş, bu süreçte Bakırköy Adliyesi’ndeki bazı atamalar ile Mehmet Beyazıt Denizolgun’un siyasi ve kişisel bağlantıları arasında ilişki bulunduğunu öne sürdü.
Başsavcı ve başsavcı vekilleriyle ilgili siyasi geçmiş ve akrabalık bağlantılarına dikkat çeken Okumuş, bu durumun soruşturmanın bağımsızlığı açısından soru işaretleri doğurduğunu savundu.
Bu değerlendirmeler Okumuş’un programda dile getirdiği iddialardan oluşuyor.
Adli Tıp’taki atamaya dikkat
Okumuş, Denizolgun’un ilk ölüm incelemesinde görev aldığı belirtilen Adli Tıp uzmanı Fehmi Mercanoğlu’nun yıllar sonra yeniden kuruma atanmasının zamanlamasına da dikkat çekti.
Okumuş’un aktardığına göre Mercanoğlu, Denizolgun’un 2016’daki ölümünün ardından yapılan incelemede görev almış, daha sonra kurumdan ayrılmıştı.
Yeni mezar açma işlemleri öncesinde yeniden Adli Tıp Kurumu’na atanmasını “dikkat çekici” bulan Okumuş, soruşturmayı yürüten savcılarla Adli Tıp’taki görevlendirmelerin birlikte değerlendirilmesi gerektiğini savundu.
“Otopsi sonuçları belirleyici olacak”
Okumuş, gerek Kaşif Kozinoğlu gerekse Arif Ahmet Denizolgun dosyalarında mezarların açılmasının ardından yapılacak adli tıp incelemelerinin kritik olduğunu söyledi.
Kozinoğlu’nun ölümünün doğal ölüm mü, ilaç veya başka bir maddeye bağlı ölüm mü olduğuna ilişkin yeni bulgular elde edilmesi halinde soruşturmanın yönünün değişebileceğini belirtti.
Ancak Okumuş’a göre soruşturmanın gerçek bir adli süreç mi yoksa siyasi ve bürokratik mücadelede kullanılan bir araç mı olduğu sorusu henüz ortadan kalkmış değil.