Alman yargısı Suriyeliler için adalet peşinde

YORUM | NEVİN ERDEM 

Geçen çarşamba, bir Alman mahkemesi tarafından, Esad rejiminde bir dönem alt seviyede istihbarat görevlisi olarak görev yapan Eyad El-Garib hakkında insanlığa karşı suç işlediği gerekçesiyle 4 yıl 6 ay hapis cezası verildi.

El-Garib davası, Suriye istihbarat servisinde daha önce görev yapmış olan Albay Anwar Raslan davası ile birlikte başlamıştı. Ancak daha sonra bu davadan ayrılarak karar verildi.

Eyad El-Garib’e yöneltilen suçlama, 2011 yılında başlayan ve daha sonra iç savaşa dönüşen olaylar sırasında 30 protestocunun yakalanarak, Şam’da işkence merkezine dönüşen 251’inci Şubeye (Al Khatib) götürülmek üzere otobüslere bindirilmesine yardımcı olması.

Eyad El-Garib savunmasında, kendisinden istenileni yapmasaydı, Suriye hükümeti tarafından cezalandırılacağını ve hatta öldürülebileceğini söyledi. Ancak bu savunma onu cezadan kurtarmadı.

Mahkumiyet kararı, El-Garib’in insanlığa karşı suçlar kapsamında mahkum edilen ilk Suriyeli resmi görevli olması yönüyle önemli.

Anwar Raslan hakkında devam eden davanın ise, bu yıl sonuna kadar bitmesi bekleniyor.

Anwar Raslan’ın, 58 kişinin ölümünden ve 4000 kişiye cinsel taciz, dayak, elektrik verme, kalabalık koğuşlarda tutma dahil çeşitli yöntemlerle işkence edilmesinden sorumlu olduğu iddia ediliyor. Mahkumiyet halinde alacağı muhtemel ceza müebbet hapis cezası. 

Davada delillerin toplanmasında soruşturma makamlarına çok önemli katkılarda bulunan ve  Anwar Raslan’ın kendisine de işkence ettiğini ifade eden Suriyeli Avukat Anwar Al-Bunni ile Anwar Raslan’ın, Suriye’den ayrıldıktan sonraki ilk karşılaşmaları ise hayli ilginç.

Her iki Anwar da Suriye’den kaçıp, Almanya’ya iltica ediyor. Bir gün Berlin’de bir mülteci kampının yakınlarındaki küçük bir Türk marketinde alışveriş yaparken göz göze geliyorlar.

Bundan sonra artık, roller değişiyor.

Şimdi yapılan kötülüklerin hesap zamanı.  Avukat Anwar Al-Bunni, Alman mahkemelerinde şikayetçi koltuğunda. Albay Anwar Raslan ise, sanık sandalyesinde, tutuklu.

Eyad El-Garib ve Anwar Raslan davalarında en önemli noktalardan biri, yargılamaların Alman mahkemeleri tarafından yapılıyor olması.

Suçun işlendiği yer, Suriye; taraflar, Suriyeli; yargılamayı yapan mahkeme ise, Alman.

Alman mahkemesi, “evrensel yargı yetkisi”ni kullanarak bu yargılamayı yaptı.

Almanya’da 2002 yılında yürürlüğe giren ceza kanunu (Völkerstrafgesetzbuch) soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçlarında Alman mahkemelerine evrensel yargı yetkisi vermiştir.

Hemen belirtelim ki, Türk mahkemelerinin de TCK’da mevcut düzenlemeler nedeniyle, aynen Alman mahkemeleri gibi “evrensel yargı yetkisi” bulunmaktadır.

Aslında bu suçlarla ilgili soruşturma ve davalar için, 1998 tarihli Roma Statüsü’yle kurulan ve 2002 yılında faaliyete başlayan Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) kurulmuştu.

Türkiye gibi, Suriye de Roma Statüsü’ne taraf olmadığından, burada işlenen suçların Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne taşınabilmesi için BM Güvenlik Konseyi’nin kararı gerekmektedir. Rusya ve Çin’in bulunduğu bir konseyden Suriye için böyle bir kararın çıkması elbette  beklenemez.

İnsan hakları örgütlerinin “dönüm noktası” olarak nitelendirdikleri Alman mahkemesinin kararı, bu yönüyle gerçekten de çok önemli.

Hem Alman mahkemelerinin evrensel yargı yetkisi kapsamına alınan, hem de UCM’nin yetki alanında bulunan suçlar, hedefi insanlık olan oldukça vahim suçlardır.

Peki, bu kadar ağır ihlalleri yargılamak için kurulan UCM’nin yargı yetkisini Türkiye neden kabul etmemektedir? 2004 yılında Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’ndeki konuşmasında “yakın bir gelecekte” Türkiye’nin Roma Statüsü’ne taraf olacağını söyleyen Erdoğan, aradan geçen 17 yıl içinde herhangi bir adım atmadı.

Suriye gibi rejimi diktatörlük olan bir ülkenin UCM yetkisini tanımamak istemesi anlaşılabilir. Ancak Türkiye gibi, demokratik bir hukuk devleti olma iddiasındaki bir ülkenin UCM yetkisini tanımamasının nedeni nedir?

Bu soruyu cevaplamadan önce iki hususu hatırda bulunduralım lütfen:

Birincisi, UCM’nin yargılama yetkisi “tamamlayıcı” nitelikte bir yargı yetkisidir. Yani, bir ülke Statü’de belirtilen suçları kendi yargı mekanizması içinde soruşturup, gerekli cezaları veriyorsa, bu olayla ilgili olarak UCM’nin yargılama yetkisi yok.

İkincisi, Roma Statüsünde belirtilen soykırım ve insanlığa karşı suçlar TCK’da da suç olarak düzenlenmiş durumdadır.

Bunlara rağmen, Türkiye Statü’ye imza koymamaktadır. Türkiye’nin niçin UCM yetkisini tanımadığı sorusuna verilecek cevap, Türkiye’de demokratik bir hukuk devletinin gerçekten kurulmasıyla o kadar iç içedir ki!

Türkiye, değişik dönemlerde farklı kesimlere karşı yaygın bir şekilde temel insan haklarını ihlal eden, bu ihlallerin faillerini yargılamayan ya da yargılayamayan bir ülke.

Erdoğan, UCM yetkisinin tanınması halinde gerek Türkiye gerekse Suriye’deki insan hakları ihlallerindeki rolleri nedeniyle Esad ile yan yana UCM’de yargılanacak bir lider.

Kısacası Türkiye’yi yöneten iktidar, iç hukukunda suç olarak düzenlenen ağır insan hakları ihlallerinin bazı kişiler tarafından işlendiğinin, bunları etkin bir şekilde soruşturtmadığının, faillerin güven içinde bu suçları işlemeye devam ettiğinin farkında.

Onun için, Türkiye’de modern demokratik bir hukuk devleti kurulacaksa, öncelikle yapılması gereken işlerden birisi de, Roma Statüsü’nün imzalanarak UCM’nin yetkisinin kabul edilmesidir.

Almanya gibi “evrensel yargı yetkisi” bulunan bir yargıya sahip olan, yaklaşık 4 milyon Suriyeliye ev sahipliği yapan, bunların içinde insan hakları ihlali eylemlerinin, muhtemelen, çok sayıda hem faili hem de mağduru bulunan Türkiye’de, neden Almanya’daki gibi bir soruşturma yapılmıyor?

Suriye, Türkiye, Mısır, Irak, Suudi Arabistan vs. örnekleri göstermektedir ki, evrensel sözleşmelerle koruma altına alınan insan haklarının, insanlığa karşı suç, soykırım ve savaş suçları boyutuna ulaşan ihlallerine yönelik etkin bir mekanizma kurulması ve işletilmesi, çoğunlukla kamu gücüne sahip kişiler tarafından işlenen bu suçların faillerinin cezasız kalmaması için bir zorunluluktur.

Elinde tuttuğu ya da arkasına aldığı kamu gücüyle, insan haklarını ağır bir şekilde ihlal edenlerin kendilerini güvende hissetmeleri, eylemlerinden dolayı cezalandırılmayacakları ya da cezalandırılamayacakları hissine kapılmaları insanlığın geleceği için çok tehlikelidir.

Ülkesi yoksulluk, açlık ve sefalet içinde olmasına rağmen hala belirli bir halk desteğine sahip olan Esat’ın ve insan haklarını yok sayan ekibinin Suriye’de yargılanma ihtimali, bugün itibariyle, gözükmemektedir.

Bu yönüyle Almanya’daki karar önemlidir. Sadece Esat’a değil, otoriter rejimlerin tamamına yönelik, “dokunulmaz değilsiniz, güvende değilsiniz” mesajıdır.

Bu mesaj yeterli midir? Elbette, yeterli demekten çok çok uzak bir noktadadır.

Ancak, insan hakları avukatı Patrick Kroker’in dediği gibi, “Eğer bu karar, Şam’da bir kişinin dahi olsa bu gece rahat uyumamasını sağlıyorsa, doğru yolda bir adım demektir.”

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin