Akıp giden hayat ve Hizanlı çocuğun hikâyesi…

Modern hayatın gürültüsü içinde derin soruları unutuyor, şimdiyi kalıcı sanıyoruz. Oysa en kıymetli hikâyeler, yaratılış gayemizi hatırlatanlardır. Hizanlı çocuğun hikâyesi, anne baba şefkatinin ve manevi terbiyenin bir ömre nasıl sirayet ettiğini gösteriyor. Hayat akıp giderken bize hep aynı hakikati fısıldıyor: İnsan, ebed için yaratılmıştır.

İLHAN YILDIRIM | YORUM

Yarın, bugünden yakındır. Gün içinde saatler, ay içinde günler, yıl içinde aylar ve ömür içinde yıllar ne çabuk geçiyor. (Hazreti Ali)

Modern hayatın gürültülü haber döngüsünün, sürekli günlük kaygıların, ülkemiz, çevremiz ve bir bütün olarak dünya hakkındaki derin endişelerin içinde kayboluyoruz. Şimdiyi kalıcı sanmak çok kolay. Her şeyi yetiştirme telaşı içinde derin zamanı, René Guénon’un sözünü ettiği kozmik devirleri ve sonsuzluğu gözden kaçırıyoruz. Bu dünyanın kadim olduğunu; bizden önce var olduğunu ve bizden sonra da varlığını sürdüreceğini unutuyoruz.

Bütün akılları hayrette bırakan ve hiçbir felsefenin eliyle keşfedilemeyen, “Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?” gibi müşkül ve dehşetli suallerle karşı karşıya bulunuyoruz. İnsanlık olarak önümüzü aydınlatacak Kur’an-ı Hâkim gibi bir beyana, Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellem gibi bir rehbere sahip olmamıza rağmen, rasyonel zindanlarda karanlıkta kalmayı tercih ederek, gökyüzüne var oluşun o devasa soru işaretlerini fırlatmaya devam ediyoruz.

Tüm bunlara rağmen, yaşayacak hayatlarımız, sevecek insanlarımız ve anlatacak hikâyelerimiz var. En kıymetli hikâyeler ise bize bu kadim sorulara ikna edici cevaplar sunan ve yaratılışımızın gayesini hatırlatan hikâyelerdir. Bu tür hikâyeler, modern hayatın kalbi ve ruhu yaralayan tesirlerine karşı bir panzehirdir. Tıpkı ücra bir dağ köyünün saflığında başlayan Hizanlı çocuğun hikâyesi gibi…

1878 yılında doğan bu çocuk, müstesna bir çocukluk geçirdi. Sade bir hayat yaşayan ailesi, onun kalp hayatına ve manevi gelişimine büyük ihtimam gösteriyordu. Helal ve tertemiz bir rızıkla yetiştirilmiş, anne tarafından hep abdestli olarak emzirilmişti. Zamanının çoğunu açık havada geçiriyor; köyün dereleri, tepeleri ve kayalıkları onun için bir oyun ve keşif alanına dönüşüyordu. Çocukluk dünyasının sınırlarını, evin içi değil, dağlar, göller ve “hayretle bakıp zevkle mütalaa ettiği en parlak bir sahife-i tevhid olan semavat” çiziyordu.

Şarkın yalçın kayalıklarında yetişen bu çocuğu, varlığın firak ve zevale açılan yüzü kadar hiçbir şey derinden sarsmıyordu. Ayrılığın, ölümün ve yok oluşun soğukluğunu daha çocukluk yıllarında bütün ağırlığıyla hissediyordu. İnsanlığın asırlardır cevap aradığı büyük ontolojik sorular karşısında yalnızca akli izahlarla yetinmiyor, insanın psikolojisine, kalbine, ruhuna ve hatta hayal dünyasına uzanan sorulara da daha çocuk yaşta cevaplar arıyordu. Sekiz on yaşlarında iken bile derin hakikatler ile kalben ve fikren meşgul olan bu çocuk, kendi kendine şöyle bir sual sormuştu: “Bir zaman küçüklüğümde, hayalimden sordum: Sana bir milyon sene ömür ve dünya saltanatı verilmesini, fakat sonra ademe ve hiçliğe düşmesini mi istersin? Yoksa, baki fakat adi ve meşakkatli bir vücudu mu istersin?” dedim. Baktım, ikincisini arzulayıp birincisinden “Ah!” çekti. “Cehennem de olsa beka isterim.” dedi.

Hizanlı bu çocuk her çocuk gibi bir sınıfa veya mektebe adım atmadan önce, anne babasının kucağında yetişmişti. Ebeveynlerin her kelimesi, her mimik, her iç çekişi ve her gülümsemesi onun ruhunda derin izler bırakıyordu. O bunları bir sünger gibi içine çekiyordu. Ev sadece bir sığınak değil, ilk medrese, ilk mektep ve manevi terbiyenin başladığı yerdir.

“Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin zatlardan ders aldığım halde, kasem ediyorum ki, en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi, merhum validemden aldığım telkinat ve manevi derslerdir ki, o dersler fıtratımda adeta maddi vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sair derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini aynen görüyorum. Demek, bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma merhum validemin ders ve telkinatını, şimdi bu seksen yaşındaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esasiye müşahede ediyorum.”

Annesinin sevgi dolu bakımı altında fıtri kabiliyetleri gelişen bu çocuk, 9 yaşında ilim tahsili için köyünden ayrılır. Kaynaklarda bu ayrılığın ardından bir daha annesini hiç görmediği kaydedilir. Esaret süreci ve ardından gelen mecburi ikamet ve sürgün yılları (Burdur, Isparta, Barla, Kastamonu, Emirdağ vb.) sebebiyle annesini tekrar görme imkânını bulamamıştı. Annesi Nuriye Hanım vefat ettiğinde Kafkas Cephesi’nde gönüllü Milis Alay Kumandanı olarak cephede Ruslara ve Ermeni çetelerine karşı vatan müdafaasıyla meşguldü. Pederi Mirza Efendi vefat ettiğinde ise Rusya’da Kostroma’da esaret altındaydı. Her iki ebeveyninin de vefat anında yanlarında olamamış ve definlerine katılamamıştı. Rabb-i Rahim aile saadetinin aslını da diğer saadetler gibi ahirete bırakmıştı.

Başkaları için Hizan Türkiye’nin sıradan bir ilçesiydi; fakat onun için bambaşka bir anlam taşıyordu. Burası, çocukluğunu yaşadığı, annesinin sımsıcak kucağını, babasının omzunu ve en saf hatıralarını bıraktığı yerdi.

İnsanın çocukluğunun anılarına geri dönmesi gereken bir zaman gelir. Bu anılar, bazen eski bir fotoğraf albümüne rastladığımızda karşımıza çıkar; bazen de ilk kez anne baba olduğumuz o büyülü anda canlanır; bazen de kendi anne babamızın bizimle kurduğu bağı anlamaya çalışırken filizlenebilir.

Şairin dediği gibi: “Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk, hiçbir yere gitmez.”

Hizanlı çocuğun hikâyesi de hiçbir yere gitmedi. Akıp giden ve bir rüya gibi geçen hayatın içinden bize hep aynı hakikati fısıldadı: “İnsan, ebed için yaratılmıştır. Onun hakiki lezzetleri, ancak marifetullah, muhabbetullah, ilim gibi umur-u ebediyedir.”

1 Yorum

  1. Değerli İlhan Hocam iç muhasenin önemini hayatın koşuşturması içinde gerçekten en önemli şeyleri ne kadar kolay unutuğumuzu çok güzel şekilde hatırlattınız. Bu yazı bana, insanın asıl zenginliğinin makamda ya da parada değil; ailesinde, çocukluğunda aldığı değerlerde ve geride bıraktığı izlerde olduğunu bir kez daha hatırlattı. Okurken insan kendi hayatını sorguluyor. Emeğiniz ve paylaşımınız için çok teşekkürler kaleminize sağlık.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin