Ah şu özeleştiri meselemiz!

Yorum | Bülent Keneş | [email protected] | @bkenes

Albert Einstein, aptallığın en kestirme tarifini “aynı şeyleri yapıp her seferinde farklı sonuçlar beklemek,” şeklinde yapar. Peki insanları bu “aynı şeyleri yapıp etme” kısır döngüsünden alıkoyacak ya da böyle bir kısır döngüye halihazırda girmişse çekip çıkaracak olan nedir?

Bana göre, insanlığın değişim ve gelişiminin iki ana dinamiği olan merak ve eleştirel düşünceden ikincisidir. Batı bugün bilim ve teknolojide gelişmiş, medeniyet seviyeleri, siyasal ve sosyal düzenleri bakımından pek çoklarının imrendiği bir noktaya erişmişse bunu büyük ölçüde önüne set çekmediği merakına ve alabildiğine hoşgörüyle kucakladığı eleştirel düşünceye borçlu. Eleştirel düşüncenin en özeli, en özneli, en değerlisi ve insani gelişimde özgül ağırlığı en yüksek olanı ise özeleştiri ve muhasebedir.

Formal tanımına göre eleştirel düşünce (critical thinking); akıl yürütme, analiz ve değerlendirme gibi zihinsel süreçlerden oluşan bir düşünme biçimidir. Eleştirel düşünme sağduyu ve bilimsel kanıtlarla uyuşan net hükümlere varmak için meseleler üzerinde disiplinli düşünme süreçlerini içerir. Eleştirel düşünme, bir insanın gerçekleri safsatalardan ayırabilmesine, kanaat oluşturma ve hüküm verme kabiliyetini geliştirmesine, kişiliğini donatarak karakterini inşa edecek içselleştirilmiş değerlerin şekillenmesine, tercihlerinin belirlenmesine ve eylemlerinin de bu doğrultuda, yani daha doğru bir zeminde, gerçekleşmesine imkân verir.

ALELADE, AYAKÜSTÜ VE YALAPŞAP BİR ELEŞTİRME EYLEMİ DEĞİL

Binlerce yıllık pratiği olmasına rağmen 20. yüzyılın ortalarında kavramsallaştırılan “eleştirel düşünce”; kavramsallaştırma, uygulama, analiz, sentezleme, toplanan ya da üretilen bilginin değerlendirilmesi, gözlem, tecrübe, tefekkür, akıl yürütme, iletişim ve etkileşimin parçalarını oluşturduğu aktif ve mahir bir süreç sonunda bir kanaate ulaşılarak o kanaatin davranışa ya da eyleme dönüştürülmesi olarak tarif edilebilir. Eleştirel düşünce; alelade, ayaküstü ve yalapşap bir eleştirme eyleminden ibaret olmayıp açıklık, doğruluk, duyarlılık, tutarlılık, münasebet (uygunluk), makul kanıt, sağlam gerekçe, derinlik, çok boyutluluk ve adil olmayı gerektirir.

Bazı düşünürlere göre ise, eleştirel düşüncenin değerini belirleyen arkasındaki motivasyondur. Bencilce motivasyonlara dayalı eleştirel düşünce, çoğunlukla, bir kişinin ya da grubun çıkarları doğrultusunda fikirleri maharetle manipüle etme çabasından kolayca anlaşılabilir. Entelektüel açıdan alabildiğine sorunlu olan bu tarz, pragmatik açıdan başarılı ve sonuç alıcı da olabilir. Oysa bahsini ettiğimiz değer vermeye haiz eleştirel düşünce daha üst bir seviyeyi, yani bir entelektüel namusu ve adil bir duruşu hak eder. Çokları tarafından ayakları yere basmayan “idealist” sarkazmına muhatap olacak olsa dahi kıymetli olan eleştirel düşünce tarzı budur.

Eleştirel düşünmeyi hayat tarzı ve hatta varlık sebebi haline getirenlerin akılcı, mantıklı, objektif ve adil olmayı da bir davranış şekli haline getirmesi, empati kurma kabiliyetlerinin gelişmiş olması beklenir. Eleştirel düşüncenin bir entelektüel erdem olarak değer bulabilmesi için ayrıca entelektüel namusa riayete, entelektüel tevazua, entelektüel medeniliğe, entelektüel empatiye, entelektüel adalet anlayışına ve mantıkî olana güven duyması da elzemdir. Ayrıca, akıl yürütme hatalarına, insanın yer yer düşebileceği mantıksızlığa, önyargılara, tarafgirliğe, çarpıtmalara, eleştirilmeden kabul edilmiş sosyal kurallara, sorgulanmadan benimsenmiş davranış kalıplarına, tabulara ve kendi şahsi çıkarlarına yem olmayacak bir dirayet ve fazilet işidir de eleştirel düşünce. Eleştirel düşünceyi önemseyenler, hayatımızın ve maddi, fikri, sanatsal üretimlerimizin kalitesinin düşüncelerimizin kalitesi ile doğru orantılı olduğunu çok iyi bilirler.

ELEŞTİRİ VE ÖZELEŞTİRİ DURDUK YERE ORTAYA ÇIKMAZ

Eleştiri ve özeleştiri karakteri gereği durduk yere ortaya çıkmaz. “Kötü komşu insanı hacet sahibi yaparmış” vecizesinde olduğu gibi hayati bir ihtiyaçtan ileri gelir. Ya bir gelişim ve aşama kaydetme ihtiyacıdır bu ya da içine batılan bir krizden çıkma arayışıdır. Her iki durumda da çare arayışında eleştirel düşüncenin önceliği, hayatiyeti ve önemi yadsınamaz. Einstein’ın ilk satırda zikrettiğimiz meşhur sözündeki gibi davranmakta ısrar etmek suretiyle ne gelişim sağlanabilir ne de herhangi bir krizden çıkılabilir. Öyleyse makul olan ve yapılması gereken, bizi krize sürükleyen ana kadar yapageldiklerimizi, düşünme ve iş yapma şekillerimizi şöyle bir gözden geçirmek, olup bitenlerin muhasebesini yapmak ve iyi niyetli eleştirilere kulak kabartmaktır.

Özeleştiri ise, tamamen başka bir konudur. Bana göre, tabiatı gereği başkalarından talep edilebilecek ve hele hele başlara kaka kaka dayatılabilecek bir şey değildir. Özeleştiri, yine tabiatı gereği, öznel ve içsel bir durumu ifade eder. Dayatılan bir özeleştirinin sözde kalması muhtemeldir. İçselleştirilmiş olanın ise, kamusal alanda zikredilmesine bile gerek yoktur. O kendini eylemlerinde gösterir. Eylemlere, hataların tashihine ya da öznelerin içten gele gele önce kendilerine sonra çevrelerine hesap vermesine ve hatta gerekiyorsa kapladıkları yetki ve sorumluluk alanını boşaltmalarına yol açmayan bir özeleştiri, şeklidir ve lafta kalmaya mahkumdur. Herhangi bir kıymet-i harbiyesi de yoktur. Özeleştiri bir tövbe gibidir. Özeleştiri, yapılan fiilden vazgeçiremiyorsa veya tekrarını engelleyemiyorsa bir değeri olmaz.

‘ÖNCE BİR ÖZELEŞTİRİNİ YAPSANA KARDEŞİM!’

Bu yüzden özeleştirinin, onu yapması gerekenlerin öznel bir tasarrufu olması gerektiğini düşünenlerdenim. “Önce bir özeleştirini yapsana kardeşim!” diyenlerin ise, kusura bakmasınlar, fazlasıyla nobran ve entelektüel samimiyetten yoksun oldukları kanaatindeyim. Özeleştiri konusunda sürekli başkalarına çağrı yapanların bu konuda çok daha berbat geçmişleri ve hatta bugünleri konusunda özeleştiri yaptıklarına dair ortada herhangi bir belirti ve niyet olmaması sizce de çok tuhaf çelişki oluşturmuyor mu? Bu yüzden esas olan insanlara sürekli özeleştiri yapma dayatmasında bulunmak değildir. Esas olan yukarıdaki kriterler çerçevesinde olaylara ve olgulara eleştirel yaklaşmak, hataları, yanlışları, yanlışa götüren karar alma ve uygulama süreçlerini açık yüreklilikle ve cesaretle eleştirmektir. Bunun için illa ki bir krizin gelmesini beklemek de gerekmez.

Eleştiri işine koyulurken, Karl Marx’ın gençlik yıllarından itibaren benimsediği “var olan (yapılan) her şeyin eleştirisi” gibi bir ifratın da adalet ve insafla bağdaşmayacağı aşikardır. Bununla birlikte eleştiri, bir krizin farkındalığına işaret eder. Ya da bunun tam tersi olur ve bir krizin teşhisi, eleştiriyi zaruret haline getirir. Bir olgunun krize girdiğini söylemek, devrimsel bir mantıkla, onun eskidiği ve hatta bazen artık var olma hakkını yitirdiği ve yerine bir yenisinin gelmesi gerektiği anlamına da gelebilir. Bu bağlamda eleştiri ise, eskiyeninin iyice iş işten geçmeden elini eteğini çekmesine ve yeninin kolayca doğmasına yardımcı olmaktan başka bir şey değildir.

Mevzu Marx’tan ve dolayısıyla komünistlerden açılmışken bir başka tür komünist olan Mao’yla devam edelim. Mao, eleştirinin önemini ve hayatiyetini şöyle ifade etmiş bir konuşmasında: “Eğer bir odayı düzenli olarak süpürmezsek, o oda tozlanır; yüzümüzü düzenli olarak yıkamazsak, yüzümüz kirlenir. Yoldaşlarımızın zihinleri ve Partimizin çalışması da tozlanabilir ve süpürülmeye ve yıkanmaya ihtiyacı vardır.” Temiz yüz kirlisinden, temiz oda tozlu bir odadan iyi olduğuna, tozlu ve kirli ortamlar sağlığa zararlı unsurların en fazla ürediği yerler olduğuna göre, Mao’nun bu sözüne hak vermemek imkansızdır.

MARX’IN ELEŞTİRİLERİNDEN, İNGİLTERE’NİN TAVRINDAN ALINACAK DERSLER

Kriz, sorun ve hata ile eleştiri arasında ciddi bir illiyet vardır. Kriz ya da hata görülmüyorsa eleştiri de olmaz. Eleştiri varsa kriz fark edilmiş demektir ve bu iyi bir şeydir. Ama iyi niyetli eleştirileri duyması gerekenler duymaz ya da duymazlıktan gelirse veya duydukları halde gereklerini yapmazlarsa o hatadan dönülemez, o krizden çıkılamaz. Peki krizden çıkılamazsa ne olur? N’olacak, patlama olur!

İnsanlık dışı vahşi kapitalizmin en net eleştirisini Karl Marx yapmıştı. Ama, bu köklü eleştirilerinin bir gün gelip Rusya’da devrime yol açacağı Marx’ın aklının ucundan bile geçmemişti. Çünkü Marx, Das Kapital’i burjuvazisi, sermaye grubu ve doğal olarak işçi sınıfı zayıf Rusya’da yaşananlara bakarak değil, İngiltere’deki o günün emek sömürüsü üzerine kurulu vahşi kapitalist düzenine bakarak kaleme almıştı.

Marx’ın bir proleter devrim beklediği yer de Rusya değil İngiltere’ydi. Marx’ın eleştirilerine en fazla kulan veren belki de İngiltere entelijansiyası oldu. Eleştirileri yok sayma, görmezden gelme, reddetme, eleştirene küfretme yerine ciddiyetle ele aldılar, denilenleri ve tespitleri değerlendirdiler ve gereğini yapıp kendilerine çeki düzen verdiler. O yüzden, Marx’ın özlediği proletarya devrimi fikir ve düşüncelere açık İngiltere’de değil, her şeyin en doğrusunu bildiğini sanıp bu tür eleştirilere kulak asmayan aristokratik nobranlığın hükümferma olduğu Rusya’da gerçekleşti. Hem de büyük patlama halinde.

Tarih ne çok derslerle dolu değil mi? Tabii ki anlamak isteyene…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin