Abdülhamit, Hamidiye Alayları ve Ermeniler 

Hamideye Alayları, Hasankale Hükümet Konağı önünde. Masa başındaki kişi Albay Sefer Bey...

YORUM | Dr. YÜKSEL NİZAMOĞLU

Geçen haftaki yazımızda 24 Nisan 1915’de çıkarılan genelge ile Ermeni derneklerinin kapatılarak Ermeni aydın, gazeteci ve yazarlarının Ayaş ve Çankırı’ya sürülmeleri ve sonrasındaki akıbetlerini açıklamaya çalışmıştık. 

Bu haftaki yazımızda ise Ermeni meselesinin aşamalarından birisini oluşturan Hamidiye alaylarını, alayların kurulma gerekçelerini ve Doğu Anadolu coğrafyasına etkileriyle Ermeni sorununa yansımalarını ortaya koymaya çalışacak ve konuya sonraki yazılarımızda da devam edeceğiz.  

Abdülhamit’in Sistemi

1876’da tahta çıkan II. Abdülhamit, kısa bir süre sonra 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı ile karşı karşıya geldi. Savaş sonunda imzalanan Berlin Antlaşması ile Romenler, Sırplar ve Karadağlılar Osmanlı’dan ayrılarak kendi milli devletlerini kurdular, Bulgarlar da özerkliğe kavuştular. Ayrıca antlaşmanın 61. Maddesinde, Osmanlı Devleti’nin Doğu Anadolu’da Ermenilerle ilgili ıslahat yapması ve bu ıslahatların Avrupalı devletler tarafından takibi yer almış, Ermenilerle ilgili ıslahat yapılması istenen yerler olarak da “Vilayet-i Sitte” olarak isimlendirilen “Erzurum, Van, Ma’muret’ül-Aziz, Diyarbakır, Sivas ve Bitlis” vilayetleri kast edilmişti. 

Savaş sonundaki tablonun iç ve dış politikaya çok önemli yansımaları oldu. Öncelikle yaşanan gelişmeler, İngiltere’nin Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü koruma politikasından vazgeçtiğini gösteriyordu. Rusya’nın da Kars, Ardahan ve Batum’u ele geçirmesi, önemli bir tehdit oluşturuyordu. İngiltere de Rusya’nın yayılmasına engel olmak için Abdülhamit’ten üs olarak Kıbrıs’ı aldığı gibi Ermenilerin hamiliği rolünü de üstlendi. 

Abdülhamit Meclis-i Mebusan’ı feshederek Kanun-i Esasi’yi askıya aldı ve “Yıldız Sarayı” merkezli bir yapı oluşturdu. Bu merkezi yapı vasıtasıyla örnek aldığını söylediği dedesi II. Mahmut gibi her şeyi kontrol etmeye çalışarak devleti tamamen “Saray” odaklı yapılandırdı. 

Abdülhamit, Tanzimatçıların benimsediği Osmanlıcılık yerine en azından Müslüman toplulukları bir arada tutabilmek için İslamcılık politikasına yöneldi. Artık hedef Arnavutlar, Kürtler ve Arapların azınlıklar gibi ayrılmasının önüne geçecek tedbirler almaktı. Bundan sonra her yerde dini semboller öne çıkarıldığı gibi “Halifelik” propagandası önemli bir faktör olarak benimsendi. 

 Abdülhamit’in Alayları   

Padişah Doğu Anadolu için öngörülen ıslahatları geciktirerek Avrupalı devletlerin müdahalesini engellemeye çalıştı. Diğer taraftan da Doğu Anadolu’da merkezi otoriteyi sağlamak, Ermenilere karşı Kürtlerin desteğini almak, aşiretlerden askeri güç olarak yararlanmak, devleti bölgede daha etkin hale getirmek ve İslamcılık politikasını burada da uygulamak amacıyla bölgenin Kürt, Arap, Çerkez ve Karapapak (Terekeme) aşiretlerine dayanan Hamidiye alaylarını oluşturdu. Alay kuracak aşiretlere de vergi muafiyeti tanındı. 

Nizamnameye göre, nüfus sayımı yapılarak 17-40 yaşındaki erkekler tespit edildikten sonra oluşturulacak alaylarda 17-20 yaş “iptidaiye”, 20-32 yaş “nizamiye”, 32-40 yaş “redif” sınıflarına dahil edileceklerdi. Alaylar elbise, hayvan ve eğer takımlarını kendileri tedarik edecekler, silah ve sancak ise devlet tarafından verilecekti. 

Osmanlı Devleti’nde Tanzimat Fermanı ile askerlik zorunlu olsa da Kürtlerin ve Arapların yaşadığı yerlerde bu yükümlülük tatbik edilememişti. Osmanlı Devleti, böylece ilk defa bölgede otoritesini tesis edecek, Ruslara ve İran’a karşı hazır bir kuvvet de bulunduracaktı. 

Bu amaçlar çerçevesinde 1891’de, Rusların “Kazak Alayları” örnek alınarak IV. Ordu Kumandanı Zeki Paşa öncülüğünde “Hamidiye Süvari Alayları” oluşturulmaya başladı. Kısa zamanda alayların sayısı otuz altıya yükseldi ve 1901’de de altmış beş oldu.  İttihat ve Terakki de Hamidiye Alaylarını “Aşiret Alayları” adıyla devam ettirmeyi tercih etti. 

Alaylar, “devlete sadık, Sünni” aşiretlerden oluşturuluyor, Ermeni, Süryani hatta “Alevi ve Sünni-muhalif” aşiretlere alay kurma izni verilmiyordu. Padişahın adını taşıyan “Hamidiye Alayları”, Zeki Paşa vasıtasıyla doğrudan padişaha bağlı olarak görülüyor, aşiret reisleri İstanbul’a götürülerek padişah tarafından taltif ediliyordu. Bu yolla Kürt aşiretleriyle Saray arasında yeni bir bağ kuruluyor ve Abdülhamit “Bave Kurdan (Kürtler’in Babası)” oluyordu.  

Mustafa Paşa Örneği

Aşiret alayları kurulması düşüncesi büyük bir rağbet gördü. Alay kuran aşiretlerin büyük bir güce kavuşması, pek çok aşiret reisinin İstanbul’a başvuru yapmasına neden oldu. Bu durum zamanla aşiretler arasında rekabete ve çatışmalara yol açtı. Bu hakkı elde edemeyen aşiretlerse İstanbul’a mesafeli durmayı tercih ettiler. 

Nizamnamelerde alayların uyacakları esaslar belirlenmiş olsa da birçok problem yaşandı. Alayların işleyişi kontrol edilemediği gibi Zeki Paşa konumunu güçlendirerek aşiret reisleriyle samimi ilişkiler kurdu. Aşiret reisleri, Paşa’dan aldıkları güçle mülki amirleri tanımadıklarından bölgedeki memur, kaymakam ve valiler otorite zaafı yaşadılar. 

Mülki otoriteyi tanımadığı gibi çevre halkına birçok eziyet yapan aşiret reislerinden birisi de Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayat’ta sözünü ettiği Miran Aşireti reisi Mustafa Paşa’dır. Bediüzzaman rüyasında Abdülkadir Geylani’yi gördüğünü ve kendisinden Mustafa Paşa’yı ikaz etmesini istediğini anlatır ve daha sonra da Paşa ile yaşadıklarını ayrıntılı olarak açıklar. Mustafa Paşa, “zulüm yapmayacağına dair söz vermiş” ancak daha sonra aynı davranışlarına devam etmiştir. 

Cizre ve çevresinde göçebe olarak yaşayan Miran aşireti, Mustafa Paşa döneminde önemli bir güç haline gelmişti. Aşiret reisi Mustafa Ağa, alaylar teşkil edilmeden İstanbul’a giderek Abdülhamit’le görüşmüş, alayların kurulmasıyla da “Hamidiye Paşası” olmuştur. Paşa, Zeki Paşa ile çok iyi bir dostluk kurmuş ve ondan da aldığı güçle “kanun ve nizam tanımaz” hale gelmiştir. Hatta yabancı gözlemciler onu “küçük bir kral” olarak değerlendirmişlerdir. 

Paşa hakkında 1892’den itibaren İstanbul’a pek çok telgraf çekilerek şikayetler yapılmıştır. Bu telgraflarda Paşa; diğer aşiretlere saldırarak katliamlar yapmak, mallarını gasp etmek, ekili alanlarına zarar vermek ve nüfuz bölgesini genişletmekle suçlanıyordu. 

Zeki Paşa buna rağmen Miran aşireti ve Paşa’nın önemli görevler üstlendiğini söyleyerek onu müdafaa etmiştir. Bu desteğin Mustafa Paşa’nın iyice kontrolden çıkmasına zemin hazırladığı anlaşılmaktadır. 

Mustafa Paşa, hakkındaki kanunsuz vergi alma, gasp ve yaralama suçlamalarıyla Divan-ı Harb’e sevk edilmişse de yargılanması mümkün olmamıştır. Bu nedenle halk İstanbul’a şikâyet telgraflarına devam etmiş ve hatta bir telgrafta “El Aman” ifadesi bile kullanılmıştır. Paşa’nın zulmü ancak 1902’de bir çatışmada öldürülmesiyle sona ermiştir. Mustafa Paşa’yı himaye eden Zeki Paşa’nın görevi de 1908’de meşrutiyetin ilanıyla sona erecektir. 

Ermeniler ve Hamidiye Alayları 

Alayların kurulmasında önemli bir amaç da Ermenilere karşı Müslüman halkı örgütlemek, silahlandırmak ve gerektiğinde Ermenilere karşı kullanmaktı. Nitekim alay oluşturan aşiretler, askeri birliklerini hem Kürt halka hem de Ermenilere karşı üstünlük kurmada ve baskınlar vasıtasıyla Ermenileri öldürerek mallarını yağmalamada kullandılar. Hatta yağma ve katliamlara karışan bazı kişiler “Ermeni mallarının helal olduğuna dair ferman çıktığını” bile iddia ettiler.  

Avrupalı devletler Osmanlı Devleti’ne gayrimüslim halkın yerel yönetimlerde yer alması, jandarma ve koruculuk gibi görevler yapabilmesi için baskı yaparken Abdülhamit, “düzenli ordu birlikleri yerine” Kürtleri silahlandırmayı tercih ederek gayrimüslim halka gözdağı vermeyi amaçlamıştı. Alayların oluşturulma şekli ve kural tanımaz tutumları da Ermenilerin “ötekileştirilme” sürecini hızlandırmış, zaten problemli olan birlikte yaşama kültürüne ciddi bir darbe vurmuştur.  

Berlin Antlaşması’nda Ermenilerin Kürt aşiretleri ve Çerkezlerin saldırılarından korunması istenmişken Abdülhamit’in bir “Çerkez” olan Zeki Paşa’ya bağlı olarak “Kürt aşiretlerinden” Hamidiye alaylarını oluşturması ustaca bir dengeleme siyaseti gibi gözükse de hem Avrupalı devletlerin ve özellikle İngilizlerin baskılarını artırmalarına yol açmış hem de aynı coğrafyayı paylaşan Ermeni ve Kürtlerin aralarındaki husumeti daha da artırmıştır. Araştırmacılar yine de alayların faaliyetlerinin Ermenileri tamamen bölgeden kovmaya veya imha etmeye yönelik olmadığı kanaatini taşımaktadırlar. Nitekim alayların yağmaladığı malların bir kısmının hükümet tarafından Ermenilere iade edildiği belirtilmektedir. 

İşte bu gelişmelerle Ermenilerin daha sonra çok daha ağır bir şekilde yaşayacakları dramların temelleri “İslamcı Padişah” Abdülhamit tarafından atılmış ve “Türkçü” İttihat ve Terakki tarafından “adına ister “etnisite mühendisliği” isterse “soykırım” denilsin” sonuçta büyük felaketler pahasına “Ermenisiz bir Anadolu” projesi uygulamaya konulmuştur.

Kaynaklar

M. V. Bruinessen, Ağa, Şeyh, Devlet, İstanbul, İletişim, 2013; B. Kodaman, “Hamidiye Hafif Süvari Alayları”, İÜ Tarih Dergisi, 1979, S. 32; “Hamidiye Alayları”, TDV İA, C. 15; A. Yiner, “Miranlı Mustafa Paşa Örneğinde Hamidiye Alayları Askeri Gücünün Kötüye Kullanımı”, History Studies, 2012, C. 4; M. R. Ekinci, “1897 Tarihli Hamidiye Hafif Süvari Alaylarının Taksimatı”, e-Şarkiyat, 2017, C. 9, S. 2;  “Osmanlı ve Konsolosluk Raporlarına Göre Vilayat-ı Sittede  “Hamidiye Süvari Alayları ve Ermeni İlişkileri”, Gece Akademi, 2018.

4 YORUMLAR

  1. Bakin daha Objektiv olmus. Osmanli o dönem Nazi Almanya sinin durumunda degilki. 50 degisik durum var ortada. Ama Prof. Dr. Mehmet Efe Caman Hazretleri kendi basina Ermeni Soykirimi diyebiliyor. Biraz Denge ve Dirayet yahuu!!! Türkler diye bir Millette demeye baslamis.

  2. Cihan harbinde ;Ermenileri silahlandırarak Doğu Anadolu yu işgal eden Ruslara karşı destansı bir şekilde mücadele eden Hamidiye Alaylarının varlığı bu birliklerin zamanında ne derece isabetli bir kararla kurulduğu bize gösterdi.Sadece Bediuzzaman Said Nursi nin Alay Komutanı olarak talebeleri ile verdiği mücadele unutulmamalıdır.Bölge halkının milis güçlerle yaptığı savunma savaşı Ermeni ve Rus güçlerinin ilerleyişini durdurmuştur.O Kahraman insanlara Şükran ve minnetlerimizi sunmalıyız.O Mücadele o gün yapılmasaydı Türkiye’nin Doğusu hatta Adana ve çevresi tıpkı Azerbaycan gibi işgal altında olacaktı.Bugun Ermeni soykırımını savunanlar annelerini göremeyecekti..

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin