39 yıl sonra 12 Eylül’ün bilançosuna yeniden bakmak

YORUM | Dr. YÜKSEL NİZAMOĞLU

Perşembe günü 12 Eylül 1980 darbesinin 39. yıldönümü. Bu vesileyle başta AKP olmak üzere siyasi partiler ve sivil toplum kuruluşları 12 Eylül’ün hukuksuzluklarını lanetleyecek, Mamak’ta, Diyarbakır Cezaevi’nde yapılan işkenceler bir kez daha hatırlanacak.

12 Eylül Darbesi’nin Türkiye’ye neler kaybettirdiği gözler önüne serilip idam edilenler bir kez daha gündeme getirilecek. Muhtemelen 17 yaşındaki Erdal Eren’in yaşı büyük gösterilerek nasıl idam edildiği bir kez daha kamuoyuyla paylaşılacak.

Ama bu dramları anlatanların büyük kısmı şu an yaşanmakta olan hukuksuzlukları, yapılan işkenceleri, hapishanelerdeki anne ve bebekleri, kaçırılan insanları, hakkında bir soruşturma bile olmadan KHK ile işini kaybeden yüzbinlerce insanı, yasal bir bankaya para yatırdığı ve yasal bir sendikaya üye olduğu için “terör örgütü üyesi” olarak yargılanan ve ceza alan binlerce masum insanı görmezden gelecekler.

12 Eylül Sabahı

12 Eylül 1980’de sabah kalktığımda köy meydanında toplanan köylülerimizin radyo dinlediklerine şahit olmuş ve hızla kalabalığa yönelmiştim. Kalabalığın nedenini sorduğumda askerin ülke yönetimine el koyduğu söylenmişti.

Henüz 14 yaşındaydım ve darbenin ne anlama geldiğini idrak edememiştim. Köylülerin çok gergin olduklarını görünce “bundan sonra ne olacağı” sorusunu yönelttim. 27 Mayıs’ı yaşayan ve “Menderes’i çok seven”, yıllarca önce DP sonra da AP’ye oy veren köylülerim darbeden hiç memnun değildi ve çok kötü şeyler yaşanacağını düşünüyorlardı.

O zaman köydeki tek televizyon köy kahvesindeydi. Burada “darbeci” Evren Paşa’nın açıklamalarını izledik ve ardından “darbeye rağmen” Cuma namazını kılmak üzere camiye gittik.

Köyümüz ilçe merkezine yakın olsa da darbecilerin gelişi akşamı bulmuştu. Muhtemelen az bir askerle yüze yakın köyü olan Gönen’i kontrol etmeye çalışan ilçe karakolunun askerleri bizim köye ancak akşam gelebilmiş, bir üst araması yaptıktan sonra kahvehanenin kapatılmasını emredip gitmişlerdi.

Bundan sonra darbenin etkileri yavaş yavaş hissedilmeye başladı. Asker aniden köye baskın yapıyor ve kahvehanede bir üst araması yapıp gidiyordu. Kısa bir süre içinde köydeki kahvehane sahipleri de darbeci generallerin fotoğraflarını duvara asarak yeni rejimin yanında olduklarını göstermişlerdi.

Darbe dönemi bu şekilde geçerken bir gece geç saatlerde askerin köye baskın yaptığını ve birkaç köylüyü de yanlış hatırlamıyorsam “silahlarını teslim etmedikleri gerekçesiyle” çok kötü bir şekilde dövdüklerini duyduk. Bu kişiler arasında “yol yordam bilen” kişilerden biri olan eski muhtar da vardı. Komşumuz olan bu kişinin yüzündeki dayak izlerini görmüş ve çök üzülmüştüm.

“Asker dayağını” hazmedemeyen komşumuz Gönen’e giderek komutanı şikâyet etmek istemişse de köye eli boş dönmüş, tanıdıkları kendisine sadece “sabır” tavsiye etmişlerdi.

O yıl ortaokulu yeni bitirmiş ve Ömer Seyfettin Lisesi’ne başlamıştım. Lise hayatım boyunca da darbenin etkisi hissediliyor hatta bu bazen komik bir hal alıyordu. “Atatürkçülük” için darbe yapan askerler ilk hafta sınıflarda “Atatürkçülük’ün” anlatılmasını istemişler, bütün öğretmenlerimiz de kendilerine “tevdi edilen” bu görevi “layıkıyla” yapmaya çalışmışlardı. Hatta anlatacak bir şey bulamayan kimya öğretmenimizin bize “Atatürk’ten Fıkralar” okuduğunu hatırlıyorum.

Ağır Bilanço

Benim o döneme ait intibalarım Türkiye’nin batısında bir kasabada ve köydeki gözlemlerimden ibaretti. “Hava kurşun gibi ağırdı” ve asıl manzara çok daha kötüydü. Zaten tek kanallı devlet televizyonundan ve darbecilerin sansürü nedeniyle gazetelerden öğrenilecek fazla bir şey de yoktu.

12 Eylül’ün ağır bilançosu yıllar sonra ortaya çıktı. Darbecilerin toplumun özellikle okumuş kesimini “Komünist, Ülkücü, Akıncı, Nurcu” gibi isimlendirerek devlet düşmanı gördükleri ve hemen her kesime çok ağır darbe vurdukları anlaşıldı.

12 Eylül darbecileri dengeyi de ayarlamayı ihmal etmemişler, idam kararlarını bile “bir soldan bir sağdan” infaz ederek kimseye karşı önyargılı olmadıklarını göstermişlerdi. Özellikle kendilerini neredeyse rejimin koruması olarak gören Ülkücü kesim başlarına gelenleri anlamakta zorlanmıştı.

Türkiye’de Özal tarafından sivil bir hükümet kurulmasına rağmen 1980 darbesinin etkilerinin 1987’ye kadar devam ettiği söylenebilir. 1980 nüfus sayımına göre 44 milyonluk nüfusu olan Türkiye’de İnsan Hakları Derneği’nin rakamlarına göre 1.683.000 kişi fişlenmiş, 650.000 kişi gözaltına alınmış ve 7.000’i idam talebiyle olmak üzere 230.000 kişi yargılanmıştı.

Yargılamalar sonunda 517 kişi hakkında idam cezası verilirken bu cezalara çarptırılan 50 kişi idam edildi. Darbeciler 15 Temmuz’dan sonraki gibi 388.000 kişiye pasaport vermediler ve 14.000 kişiyi de vatandaşlıktan ihraç ettiler.

Darbe döneminin baskı ortamı, yaşanan hukuksuzluklar ve hapishanelerde yaşanan işkenceler 30.000 civarında Türk vatandaşının “siyasi mülteci” olmasına neden oldu.

Darbeciler binlerce insanı da “ağaç kökü yemeye” mahkûm ettiler. Darbe yönetimi tarafından sıkıyönetim komutanlıklarına istedikleri kişileri “memuriyetten çıkarma ve sürgün” yetkisi verildiğinden 15 Temmuz sonrasındaki gibi önceden MİT’in yaptığı fişlemeler ve “ihbarlarla” binlerce kişi memuriyetten atıldı.

İhraçlar günümüzdeki gibi Resmî Gazete’de yayınlanan KHK’larla yapılmadığından sayıları tespit etmek zor olsa da TBMM’de yapılan bir açıklamaya göre bu sayı 9.400 civarındaydı. Darbeciler işçileri de hedef almışlar ve “sakıncalı” gördükleri 30.000 işçiyi işyerlerinden ihraç etmişlerdi.

İşkence Her Yerde

12 Eylül’ün öne çıkan özelliklerinden birisi de tutuklu kişilerin cezaevlerinde çok ağır işkencelere maruz bırakılmasıydı. Darbeciler bu konuda da dengeyi gözetmişler, solculara, sağcılara, Akıncılara ve Kürtlere benzer muameleleri uygun görmüşlerdi. Bu işkenceler sonunda 300 kişi “kuşkulu” bir şekilde hayatını kaybettiği gibi bu kişilerden 171’inin işkenceyle öldürüldüğü kanıtlandı.

İşkenceciler mahkûmları farklı yöntemlerle isim vermeye ve çeşitli olayların faili olduklarını kabul ettirmeye çalışıyorlardı.

İşkencelerin yoğunlaştığı Diyarbakır Cezaevi başta olmak üzere birçok cezaevinde tutukluların “falaka, germe, ayaktan asma, kule, ranza altı, kantar, kervan, sehpa, cop, çekçek” dedikleri işkence çeşitleri yaşanmıştı.

İşkenceciler tutuklulara “köpeğe selam verme, günlerce banyo yaptırmama, lağım suyuna sokma, marş söyletme, artarda sigara içerme, pislik yedirme, konuşma yasağı, gece nöbeti, avukat-ziyaret dayağı, mahkeme dayağı” gibi işkenceler de yapıyorlardı. 12 Eylül döneminde cezaevlerinde pek çok tecavüz vakası da yaşanmış, hijyen şartları oluşturulmadığından tutuklular arasında verem hızla yayılmıştı.

Bütün bu işkence yöntemlerinin bugün “yandaş” olduğundan ülkede yaşananları görmek istemeyen Sabah gazetesinin 2015 yılına ait bir nüshasında ayrıntılı olarak yayınlanması da Türkiye’ye özgü bir gariplik olmalıdır.

Asmayalım da Besleyelim mi?

Nasıl ki 15 Temmuz döneminin mottosu binlerce insanı sokağa atıp “ağaç kökü yemeğe mahkûm etmek” olduysa 12 Eylül rejimi de “asmayalım da besleyelim mi” sloganını benimsemişti. Askeri mahkemeler hızla ilerlemiş ve “bağımlı yargı” yüzlerce kişi hakkında idam kararı vermişti.

Darbe yönetiminin düşüncesi infazların bir an önce yapılmasıydı. Böylece halka gözdağı verilecek ve vatandaşlar bir daha “Atatürkçü” çizgiden çıkmayacaklardı. Bu düşünceyle hem sağcı hem de solcu gençler hakkındaki idam kararları uygulanmaya başladı.

Hukuku tamamen rafa kaldıran darbeciler için hukuk kurallarının bir değeri yoktu. Bunun en önemli örneği ise 17 yaşındaki Erdal Eren’in idam edilmesiydi. Erdal Eren idamından 16 saat önce gazeteciler Savaş Ay ve Emin Çölaşan’la görüşerek yaşadıklarını paylaşmıştı. Buna göre mahkeme güya yaşının bir yaş küçük yazıldığını aslında 18 yaşında olduğunu iddia etmişti.

Askeri Yargıtay Daireler Kurulu da kemik yaşının tespiti davasını reddetmiş ve idama giden yolun taşları “emir kulu” yargı tarafından döşenmiş ve cinayetin faili olduğu bile şüpheli olan bir lise öğrencisi idam edilmişti.

Türkiye Neden Böyle? 

12 Eylül’ün bu yönleri düşünüldüğünde otuz dokuz yıl sonra bile hiçbir şeyin değişmediği, hukuksuzluğun, işkencenin sıradan bir vaka olarak devam ettiği görülmekte ve bu durum “Türkiye neden böyle?” sorusunu akıllara getirmektedir.

12 Eylül darbecileriyle “göstermelik bir yargılama” dışında hesaplaşılmamış olması, işkencecilerin yargı önüne çıkarılmaması bugün de benzer hadiselerin daha ağır bir şekilde yaşanmasına neden olmakta, bu suçlara iştirak eden kişiler suç olduğunu bile bile bu süreçlerde yer almaktadırlar.

12 Eylül’ün 15 Temmuz’dan tek farkı o dönemde asker tarafından yaşatılan hukuksuzluk ve işkencelerin bugün yıllarca 12 Eylül ve 28 Şubat mağduriyetlerini gündeme getiren sivil bir iktidar tarafından yapılmasıdır.

12 Eylül’le 15 Temmuz’un bir başka benzerliği de halkın her iki dönemde de yaşananlar karşısındaki duyarsızlığıdır. En acı olansa 12 Eylül’de hapishanelerde birçok işkenceye maruz kalan, kendilerini “Ülkücü, İslamcı ve Solcu” olarak tanımlayan kesimlerin bugün açlığa mahkûm edilen yüzbinleri, cezaevlerinde yaşanan işkenceleri görmek yerine yapılanları onaylamalarıdır.

Bu da elbette evrensel hukuku benimsemiş, demokratik hukuk devleti özelliklerine sahip bir Türkiye’nin kolay kolay inşa edilemeyeceğini göstermesi açısından vahim bir durumdur ve gelecek adına bütün ümitleri kırmaktadır.

1 YORUM

  1. BÜTÜN BU DARBELERİN NEDENİ KÜRT SORUNUDUR….

    Nasıl mı?
    Belki yayinlamayacaksınız ama genede yazayim..
    Bakın bir insan yalancıysa, herkese yalancıdır.Hanımınada, arkadaşınada ve tümüne karşıda yalancı olur…
    Bir ınsan kıskanç ıse herkese karşı kıskançtir…Vs
    Şımdı ta Atatürk ten bu yana Kürtlere
    GADDARCA DAVRANİLMIŞ,
    ZÜLÜM edilmiş
    HORLANMIŞ
    ASİMİLE edilmiş
    AŞAĞILANMIŞ
    İTİLMİŞ-KAKILMIŞ
    aklınıza ne geliyorsa yapılmış ve yapılıyor.
    Türkiyede yaşayan insanlar yani ekseriyeti Türk yada kendini Türk görenler tüm bu vahşetleri yaptı ve yapıyor…
    Ve insanlar sanıyor ki, Kürtlere karşı bu tavırlar sergileniyorsa meşrudur ve yapılabılır.
    Halbuki,
    bir Kürde haksız yere zülmeden Türk yarın bır bahane ile (mesela fetö) kendi Türkünede tüm bu vahşılıkleri yapacak ve yapıyor…
    Tıpkı yalan gibi..
    Tıpkı kıskançlık gibi..
    Beraber aynı evde beş vakit namaz kıldığım Türk ev arkadaşım, bir tek Türkün olmadığı şehrimde aılem ile dahi KÜRTÇE konuşamayacağımı zalimce dikte ediyordu. Bu yüzden bir yil beraber kaldığım evden ayrılmak zorunda kaldım. O na göre TC vatandaşıysam her herde Türkçe konuşmalıyım.
    Bu gün bu adam belki fetö terranesi ile kendi Türküne zülüm ediyor.
    Çünkü zalimce duyguların esiriydi.
    Bu duygularınıda herkese uygulayacak.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin