21. yüzyılda eğitim paradoksu

YORUM | YAVUZ ALTUN 

Hz. Ali’ye atfedilen fakat muhtemelen onun olmayan, bazı kaynaklarda Sokrat’a ait denilen, bir söz var: “Çocuklarınızı anne babalarınızın sizi yetiştirdiği gibi yetiştirmeyin, onlar farklı bir zamana doğdular.”

Bu sözü kritik edenler, belli başlı meselelerin, mesela bazı faziletlerin, “sabit” olduğu görüşünde.

Evet, merhamet duygusu insanda olması beklenen bir haslet fakat “bağlam” (context) diye bir şey var ki, bir hayli önemli. Bir insan gözüyle gördüğü dünyada merhameti öğrenebilir fakat medya çağında, gözüyle görmediği fakat ona “gösterilen” görüntüler arasından merhametli tavrın ne olduğunu seçemeyebilir.

Nitekim şu yaşadığımız sosyal medya çağında, Twitter’da yeniden “ahlak kuralları” yazmaya çalışmamızın sebeplerinden biri de bu. Birçok yorumcu, insanların sosyal medyada farklı kişilik özellikleri sergileyebildiğini, günlük hayatında hayli kibar birinin mesela Facebook’ta hayli kaba saba birine dönüşebildiğini söylüyor.

Değişimlerin bir hayli hızlı ve baş döndürücü olduğu 21. yüzyılda, haliyle, yukarıdaki sözü güncellemek gerekir.

Bugün hâlen hemen her ülkede görülen örgün eğitim, yani anaokulundan veya ilkokuldan başlayıp üniversite ile sonlanan döngü, geçen yüzyıldan kalma bir model. Ortalama bir bireyin 20’li yaşlarının başında üniversite ya da meslek eğitimini tamamlayıp “hayata atılması” planlanmış. 

Endüstriyel toplumlar için bu model gayet uygundu. Sistemi inşa edenler, sonraki 30-40 yılda bu bireyin kabiliyetlerinden faydalanıp onu kalan ömründe emekliye ayırmayı düşünmüşler. 

Ancak geldiğimiz noktada iki büyük problemle karşı karşıya kaldık: (1) Ortalama ömür özellikle gelişmiş ülkelerde bir hayli yükseldi ve bu durum emeklilik sistemini finansal açıdan zora sokar hâle geldi. (2) Daha da önemlisi, bu hızlı dönüşüm çağında bir ömürde, tek bir yoğunlaştırılmış eğitim dönemi zamana ayak uydurmak için yeterli miydi?

Bu ikinci problem elbette yeni yeni ortaya çıkmıyor. Birçok eğitimci yıllardır bu konuya kafa patlatıyor. Çünkü mevcut eğitim sistemi de çağa ayak uydurmakta yetersiz ve bahsettiğimiz o ilk yoğunlaştırılmış eğitim dönemi de, aslında insanları “hayat” dediğimiz karmaşık problemler yumağına karşı yeterince donatamıyor.

Bu sebeple de, eğitimciler bilhassa dijital dönemde, yani bilgiye erişimin nispeten kolay olduğu bu çağda, öğrencilere bilgi vermekten ziyade, bilgiye kendilerinin ulaşmasını sağlamanın öncelik kazanması gerektiği görüşünde.

Yani ortalama bir dünya vatandaşı bugün, merak ettiği bir konuyla ilgili doğru kaynakları tarayıp bulabilecek ve bu kaynaklardaki bilgiyi analiz edip kendi fikrini geliştirebilecek kabiliyette olmalı.

Ancak bu metot temel eğitimi tamamen dışlayamıyor. Çünkü insan neyi arayacağını bilebilmek için de bir temel ezbere muhtaç.

Malumunuz gazetelerin ortaya çıkış maksadı, tüccarların dünyadaki gelişmelerden haberdar olmasını, böylece yatırımlarını koruyabilmelerini sağlamaktı. Zamanla gazeteler demokrasinin ayrılmaz bir parçasına dönüştüler çünkü potansiyel seçmenlere “neler olup bittiğini” aktarmakla vazifeliydiler.

Demokrasi rejimi, vatandaşların yönetime aktif katılımını öngördüğü için aynı zamanda onları “haberdar” etmekle mükellefti. Gazeteciliğin propagandadan ayrıştığı nokta burası: Okuyucularınıza kendi ideolojinizi ya da inançlarınızı değil bilebildiğiniz kadarıyla dünyadaki gelişmeleri, mümkün olan en detaylı hâliyle aktarmalısınız.

Dünya küreselleştikçe, sadece yaşadığı şehir ya da ülkedeki gelişmeleri takip etmek insanlara yeterli gelmemeye başladı. 20. yüzyılda ortalama bir gazete ya da TV’deki haber bülteni, ülkenizdeki en önemli politik ve ekonomik olayları, ardından sosyal meseleleri, kültürel gelişmeleri, ardından dünyada olup bitenleri ve ilginizi çekebilecek ‘flaş’ haberleri derleyip önünüze koyardı.

Bu günlük seçki, sizin günlere yayılmış çağa ayak uydurma eğitiminizin de bir parçasıydı. (Buna popüler kitaplar yayınlayan yayınevlerini, periyodik ya da tek seferlik diğer medya çeşitlerini de katabilirsiniz. Hasılı yazılı kültür insanları “uyanık” tutma işlevine sahipti)

Bununla birlikte, medya organları para kazanmak istiyorsa “tercih edilen” yayın olmak zorundaydı. Bu bir “dikkat çekme” ameliyesiydi. Haliyle “işin” sadece haberdar etmek olmadığını keşfettiler. İzleyicinin ilgisini, bir hikâyeyi en cazibedar biçimde anlatan çekebiliyordu. Reha Muhtar’lı Ana Haber, Türkiye televizyonlarının “haber verme” pratiğini yerle bir edecekti mesela.

21. yüzyılda, yabancı dil kısıtlarını saymazsak, her dilde medyaya erişim imkânımız var fakat bu sefer de birden fazla kanalı takip edip hepsinin ortalamasını aldığınızda ancak karşınıza anlamlı bir şeyler çıkabiliyor.

Çünkü iyice içiçe geçen ve karmaşıklaşan dünyada, basit görünen bir olay bile o kadar farklı yönden ele alınabilir ve o kadar farklı sonuçlara varılabilir ki, her bir gelişmeyi bir muhabir heyeti yazsa, belki ancak “etrafını cami ağyarını mani” bir özet elde etmek mümkün olur.

Bununla birlikte “haber kaynağı” tekeli kırıldığı, ana akım medyaya güven de bir hayli azaldığı için sosyal medyada teyitsiz şekilde dolaşan “bilgi” de muteber sayılıyor ve insanların davranışlarını etkileyecek noktaya geliyor.

Eğitim kurumlarına dönersek, orada da başka problemler karşımıza çıkıyor. Dünyanın hemen her yerindeki merkezî eğitim sistemleri, en iyi ihtimalle birkaç yıl geriden geliyor. Çünkü bir dersle ilgili müfredat hazırlamak ancak bu sürede mümkün ve eğitim yılı boyunca da bu bilgileri değiştirmediğinizi düşünürseniz, “anı” yakalayamıyorsunuz.

“Birkaç yıldan ne olur ki canım?” diyebilirsiniz ancak bürokrasinin hantallığı sebebiyle, bu yıllar birikip birikip göl oluyor. Dahası, ders verdiğiniz alanla ilgili her yıl binlerce yeni araştırma yayınlanıyor; yaygın görüşler kritik ediliyor ve neredeyse her 10 yılda bir yeni bakış açıları ortaya çıkıyor.

Mesela 1970’lerde Osmanlı tarihçiliği yapan kimselerin Osmanlı tarihi hakkındaki yaklaşımlarının önemli bir kısmı 2000’lerin başında çoktan dönüşmüştü.

Bu arada “akademik” eğitim belli bir seviyenin işi gibi görülüyor. Halbuki günümüz dünyasını anlamlandırabilmek için gerekli geniş çaplı araştırma, bilgiyi test etme, görüşleri kritiğe tabi tutma ve analize varma becerileri artık herkese lazım.

Son tahlilde, eğitim sistemini hem merkezî bürokrasi yönünden güncel tutmak zorundasınız, hem de öğretmenlerin alanlarıyla ilgili olarak kendini geliştirmesi için her türlü imkânı sağlamalısınız. Burada tabi eğitim çevresinin ideal olduğu ve öğrencilerin eğitime eşit ve aktif şekilde katılabildiği bir ortamı hayal ediyoruz.

Bütün bunları bir araya getirirsek, 21. yüzyılda karşımıza kabaca şöyle bir tablo çıkıyor:

5-22 yaş aralığındakilere, eğitim kurumlarında genelde eski moda bilgiler veriyoruz. Aradan sıyrılanlar, kendini geliştirebilenler illa ki çıkıyor ama sayıca azlar. Sonra “öğrenme” faaliyeti medyaya, ağırlıklı olarak da dijital medyaya yöneliyor fakat burada da birçok kısıt var.

Zaten insanlar belirli bir yaşa kadar neredeyse kemikleşmiş fikirler ediniyor ve öğrenmeye karşı kapalı hâle geliyor. Sosyal medyada kendi önyargılarını ya da yanlış görüşlerini teyit eden “bilgi kırıntıları” bulduklarında buna yapışıyorlar.

Dünya olanca hızla değiştiği ve günlük hayatımız alabildiğince karmaşıklaştığı hâlde, aslında çoğu zaman çoktan yanlışlanmış fikirlerle veya daha geniş bir perspektife erişemediği için geçerliliğini yitirmiş argümanlarla yaşıyoruz.

Buna karşılık, tarihte belki de hiç olmadığı kadar alanında uzman kişilere ihtiyacımız varken, politik kutuplaşmalar çağında, onları dinlememeyi, sadece kendi yankı odamız ya da kabilemizden kimselere inanmayı seçiyoruz.

Bu yüzden de denenmiş, duvara toslamış, zarar vereceği neredeyse kesin olan fikirler, bugün iktidar sofralarında dillendiriliyor ve çok büyük oranda kitleler de bunları kabullenebiliyor.

Modern eğitim sistemi, modern dünyanın gereklerini karşılıyordu. O dünyada doğru-yanlış, iyi-kötü ayrımı daha açıktı. İnsanların kamusal alandaki görünümleri daha hesaplı olduğundan, varsa çelişkileri ve kusurları, mahrem alanda kalıyordu. Bilgi, bugünkü kadar hızla değişip çeşitlenmiyor, en azından bir nesil ortak bir bilgi havuzundan beslenerek büyüyebiliyordu.

Bugün postmodern, ya da geç kapitalist, bir çağda yaşıyoruz. Direnenler olsa bile toplumlar hibritleşiyor; çok etnisiteli, çok kültürlü, multi-ahlaklı şehirlerin sakinleri hâline geliyoruz. Dahası, artık içinde yaşadığımız dijital dünyada, her hâlimizi ortaya saçtıkça, kişisel çelişkilerimiz de fark edilir hâle geliyor. Küresel bir güven bunalımının içindeyiz.

Hâl böyleyken, post-truth (gerçek sonrası) dediğimiz fenomen de aslında sadece yalan haberin revaç bulduğu bir dönem değil, kimsenin zamanın akışına yetişemediği, gezegendeki 8 milyar insanın her birinin sanki farklı zaman dilimlerinde yaşadığı bir çağ. Çoğu zaman aynı dili kullansak da, aynı kavramlar havuzunun içinde olmadığımızdan anlaşamıyoruz.

Bunun panzehiri bana kalırsa şunlar: hüküm vermede yavaşlamak, iletişimde şeffaflaşmak, cehaletini kabul etmek, olabildiğince öğrenmeye açık olmak ve duygusallığı bir kenara bırakıp rasyonel bir biçimde tane tane anlayana kadar dinlemek.

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin