15 Temmuz’a götüren fay hattı

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Suriye’ye saldırma planlarının konuşulduğu toplantının tapelerinde, komşu ülkenin topraklarına orduyu sokmak için nasıl gerekçe aradıklarını hatırlıyor musunuz? 

Toplantıda dışişleri bakanı Davutoğlu, dışişleri müsteşarı Feridun Sinirlioğlu,  MİT müsteşarı Hakan Fidan, orgeneral Yaşar Güler ve bazı diğer ileri gelen devlet görevlileri vardı. Herkes Suriye’ye saldırmaya kararlı; bu konuda bir mutabakat olduğu anlaşılıyordu. Fakat en şahin, istihbaratçı Hakan Fidan’dı. Konuşmasında kullandığı sözcük dağarcığı ve devrik cümleleriyle Suriye’de neden risk alınması gerektiğini anlatan eski astsubay Fidan, bir ara dışişlerinin Suriye’ye saldırılması halinde zorlanacağına dair yorumlar yapılınca dayanamayıp: “Yahu, bakın, ben size birşey söyleyeyim! Bakın komutanım. Şimdi, [Suriye’ye saldırılması konusunda problem] gerekçeyse, gerekçeyi ben öbür tarafa [Suriye topraklarına] dört tane adam gönderirim, sekiz tane boş alana füze de attırırım! Problem değil! Gerekçe üretilir! Olay, böyle bir iradenin ortaya konması! [İtirazlar üzerine:] Biz savaş iradesi ortaya koyuyoruz, her zaman yaptığımız akıl yürütme hatasına düşüyoruz!” diyordu. 

Orgeneral Yaşar Güler de Fidan’ı destekleyerek: “Oradaki [Suriye’deki ve Suriye sınırındaki] kuvvetlerimiz bir senedir hazır bekliyor, Sayın Bakanım!” diyordu. Davutoğlu bu savaş için sağlam bir gerekçe olması gerektiğini söylüyor, Fidan yine “Ben gerekçe üretirim ya! Bu sorun değil!” ısrar ediyordu. Ve Süleyman Şah Türbesi’ni kast ederek: “Gerekirse oraya da saldırtırız yani!” diyordu. Dışişleri müsteşarı Büyükelçi Feridun Sinirlioğlu (gruptaki tek meslekten diplomat!) Fidan’ı destekleyerek “Bunlar [Fidan’ın savaşa gerekçe üretme teşebbüsü olan Türk toprak ve hedeflerine saldırı planı] yapılır tabi. Gerekirse her şeyi yaptırırız yani!” diyordu. Davutoğlu Suriye’ye girmeyi kast ederek: “Evet, o kararı [savaşa girmeyi] çok daha küçük ölçekte verseydik [yani Süleyman Şah’tan daha önce, daha küçük bir gerekçe için almış olsaydık demek istiyor!] bugün bu tercihle karşı karşıya kalmazdık” diyor. Araya General Yaşar Güler giriyor ve: “Hayır! Bir dakika! Biz bu kararı verdik!” diyor. Hakan Fidan hemen atılıyor: “Uygulanmadı!”. Yani savaş kararı bir başka evrede alınmış, ama uygulanmamış! General Yaşar Güler de Fidan’ı destekliyor: “Kararı [savaş kararını!] verdik. Ama kararı uygulayamıyoruz! Yani çeşitli nedenlerle felç olmuş vaziyetteyiz. Yani sıkıntımız o anlamda, Sayın Bakanım! Devletin enstrümanları çalışmıyor şu anda maalesef!” diyor. 

17 Aralık 2013 sonrası patlayan devlet kanalizasyonundan fışkıran tapelerden birinde, bu toplantıya şahit oluyoruz. Kaydı kim yapmış? Meçhul! Fakat bu konuşmalar yapılmış. Bir arzu var! Suriye’ye girmek! Süleyman Şah Türbesi üzerinden bir bahane üretilmeye çalışılıyor. Devletin içinde birileri, TSK’nın Suriye’ye müdahale etmesini istiyor. Süleyman Şah Türbesi üzerindeki IŞİD tehdidi güzel bir bahane olabilir! Fakat bu bahaneden falan çok daha önemli bir bilgi var bu tapede. O da, birilerinin bu Suriye “seferinin” tekerine çomak sokması! Hakan Fidan da General Güler de, bundan yakınıyorlar. “Biz karar alıyoruz, ama uygulanmıyor!” diyorlar. Evet, bu devlette bir keşmekeş olduğunu gösteriyor. Gidişat konusunda birbirinden çok farklı düşünen odaklar var. Onu anlıyoruz. Bir de bu işin dış politika boyutu var. ABD ve Rusya, Suriye’de zaten! Muhtemelen içeride Suriye ile savaş istemeyen bir grup ile maceracı bir grup arasında bir gerilim söz konusu. AKP’ye yakın olan tüm isimler ve büyük bürokratlar – mesela Müsteşar Sinirlioğlu gibi – savaş yanlısı. Fakat önemli ve etkin bir grup var ki, bunlar savaş istemiyor. Bu grup kimdi?

Suriye, bu küçük diyalogdan anlaşıldığı üzere, kırılma noktalarından bir tanesiydi. ABD olduğu sürece, Türkiye Suriye’de istediği gibi hareket edemeyecekti. Ama bir grup, celallenmiş bir biçimde, ısrarla Suriye’ye girmek istiyordu. Türkiye NATO üyesi olduğu için, haber alma, istihbarat, askeri planlamalar ve sorumluluklar, “haydin, savaşa giriyoruz!” türü bir oldu-bittiye ciddi bir engel oluşturmaktaydı. Türkiye’de binlerce ABD askeri vardı. Dahası, ABD’nin İncirlik üssü ve Malatya radarı, bölgedeki diğer Amerikan varlığı ile beraber, Türk tarafına kuş uçurtmuyordu. Zaten Rus uçağının düşürülmesi ile birlikte, sınıra Patriot füze bataryaları yerleştirilmiş, NATO ve ABD etkisi daha da artmıştı. Ankara’daki savaş yanlısı şahinlerin bu ABD ve NATO direncini içeride ve dışarıda kırmaları gerekmekteydi. Bu olmadan, Türkiye onların istediği maceralara atılamayacaktı. 

Bu tapeleri kim kaydettiyse, kaydetti. Konu bu da değil, bunun doğru olup olmaması da! Elde sınırlı materyal var ve bu, 15 Temmuz 2016’ya giden süreçte, TSK, devlet bürokrasisi ve genel politika algıları bakımından hangi fay hatları kırılmaya hazır durumda, onu kısmen gözler önüne seriyor. “Gireceğiz ama giremiyoruz!” yakınması, bunu açıkça ortaya koyuyor. Belli ki dışarıda ve içeride, gaza değil frene basmaya meyilli önemli bir irade var. Özellikle TSK kanadından Orgeneral Yaşar Güler’in MİT müsteşarı Hakan Fidan ile beraber bu frenden yakınması çok önemli. 

Devletlerin içeride ve dışarıda yaptıkları, genelde devletlerin “âli çıkarları” olarak nitelenir! Sanki bu çıkarlar çok nesnelmiş gibi yorumlar yapılır. Bazı çıkarların on yıllar boyu hiç değişime uğramadan devam etmesi, onların çağlar ötesi doğru patikalar, doğru davranış ve stratejiler oldukları yönündeki inancın kuvvetlenmesine neden olur! Türkiye’nin NATO üyeliği ve Ortadoğu başta olmak üzere, bölgesindeki pasif ve statükonun korunmasına yönelik tutumu, böyle bir çıkardır. Fakat işin aslı şudur ki, çıkarları devletlerin siyasal elitleri (baştaki seçilmiş politikacılar ve atanmış memurları) tarafından belirlenir. Bu elitler, çıkarları kendi algılarına göre belirler, bazen de algılarına göre değiştirir. Fakat ya mevcut çıkarların değişmesini talep edenlerle bu çıkarların aynen devam etmesini savunanlar arasında bir uzlaşma olmazsa? Türkiye’de 2010’lı yıllardan itibaren, özellikle Arap Baharı ve daha da özelde Suriye iç savaşı sonrasında oluşan durum budur. 

Suriye, Türkiye için çok önemliydi. En başta, bölgede güçlenen ve konsolide olan Kürtler, Ankara’daki şahinlerin filtresine takıldı. Bu şahinler zaten iç politikadaki Kürt sorununun siyasi çözümüne yönelik olan pozisyona karşıydılar. Bunu Türkiye’nin “bölünmez bütünlüğü” için ciddi bir tehdit olarak algıladıkları bir sır değildi. Devlet bürokrasisi (özellikle de TSK) içinde, bu yönde çekinceleri olan bir kanat olduğu, 28 Şubat post modern darbesinden beri biliniyordu. Bu kanat, AB sürecinin Türkiye için bir güvenlik tehdidi olduğuna inanıyordu. Ergenekon, Balyoz, Sarıkız, Ayışığı, Askeri Casusluk gibi darbe girişimlerinde yer alan subayların ve sivillerin önemli bir bölümü, liberal demokratik değerlerin Türkiye’ye fazla geldiğini, bunların a) Kürtlerin kopmasına, b) dışarıda bir Kürt devletinin ortaya çıkmasına neden olacağını düşünüyorlardı. Erdoğan’ın ve yakın çevresinin 17 Aralık 2013 tarihinde ciddi bir yolsuzluk operasyonuna konu olmaları, bu çevrelere mevcut satranç oyununda çok önemli bir koz verdi. Erdoğan ve çevresini kırılgan yaptı. Daha da önemlisi, Erdoğan ve çevresinin öncelikler sıralamasını ciddi biçimde değişime uğrattı. 

Daha önce liberaller, Kürtler, solcular ve Cemaat, AB yönelimi ve demokratikleşmeye destek verirken, AKP bu çevrelerle ve AB rüzgârıyla askeri vesayet sistemini güçsüzleştirdi. Giderek konsolide oldu, kadrolaştı, devlette etkinliğini arttırdı. Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olması veya AKP’ye kapatma davası açılması gibi tehlikeli sularda liberal politikalar ve AB (ile Batı) desteği, Erdoğan’ın işine geliyordu. Ama 17 Aralık 2013 ve Gezi Parkı süreçleri (özellikle Batı’nın Mısır’da Mursi’ye değil General El Sisi’ye destek olması) Erdoğan’ın uykularını kaçırmaya başlamıştı. İmdadına Batı, ABD ve NATO karşıtı Avrasyacı hizip yetişti. Bu dönemde “Milli orduya kumpas!” virajına hızla giren Erdoğan, böylece günah çıkartıp, “hata yaptım!” noktasına geriledi. Ergenekon ve diğer darbe davalarının politik sorumluluğundan sıyrılmak için, derin devlete çok iyi iki günah keçisi sundu: 1) Kürtler, 2) Gülen Cemaati!

Yazının başında, devletteki fay hattı kırılmasını anlatırken, buna dikkat çekmek istedim. Bir tarafta Türkiye’nin on yıllardır kurumsallaştırdığı, öngörülebilir ülke olma özelliğini hararetle savunanlar (statükocu kanat), diğer tarafta Türkiye’nin bölgesel ve küresel bir büyük güç olmasını savunanlar (anti-statükocu kanat) vardı. Statüko yanlıları geleceği AB, hukuk devleti, Batı ile entegrasyonda, NATO ittifakında Türkiye’nin oynadığı önemli rolün devamında görüyorlardı. Statüko karşıtları, geleceği Avrasya ittifakında, Rusya, Çin ve İran ile anti-Batı kampına girmekte, böylece Türkiye’nin daha bağımsız ve daha pro-aktif bir güç olmasında görüyorlardı. Birinci grup, doğal olarak Türkiye’nin liberal demokratik, anayasal bir hukuk devleti olmasını istiyor, Türkiye’nin açık topluma dönüşmek dışında bir olasılığının olmadığına inanıyordu. İkinci grup, Türkiye’nin Batı tipi bir demokrasi yerine, Rusya tipi bir hibrit rejim olması gerektiğini düşünüyor, bu sayede ayrılıkçı Kürtçü akımın etkisiz hale getirileceğini ve İslamcılık ideolojisinin daha milli bir vasfa bürünerek, Türk nasyonalizminin bir baharatı haline getirileceğini hayal ediyordu. 

Yukarıdaki tapede, basitleştirerek anlattığım (karmaşık gerçekliği basite indirgemeye çalışarak, stereo-tip haline getirdiğim) bu iki grubun arasındaki fay hattının Suriye politikası özelinde nasıl dışa vurduğunu açıklıkla görmüyor muyuz? 

Böylece 15 Temmuz neden yapıldı? Neyi sağlamak için bir manivela olarak kullanıldı? Daha iyi anlamıyor muyuz? Yukarıdaki tape açılımında, güç dengesini değiştirmek için nasıl sınırın öbür tarafına birkaç kopil gönderip, öteden beriye, kendi ülkelerinin toprağına birkaç füze attırarak savaşa gerekçe bulma planlarına giriştiklerini ayan beyan ortada. Bunu yapanlar, sizce başka hangi “gerekçe üretme projelerine” girmişlerdir? Bunu 15 Temmuz bağlamında sormak, hakkımız değil midir? Kesin olan şudur ki, 15 Temmuz, Avrasyacı ve anti-NATO’cu bir hizbin, gırtlağına kadar suça ve yolsuzluğa batmış bir İslamcı iktidarla birlikte, Türkiye’yi liberal-demokratik hukuk devleti rotasından, dışarıda maceracı ve yayılmacılığa, içeride ise nasyonalist bire otoriterleşmeye açan hamledir. 

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin