10. Yazı: Evrimin açıklayamadığı gerçekler (3)

YORUM | Dr. YÜKSEL ÇAYIROĞLU

Son iki haftadır evrim teorisiyle izah edilmesi hiç de kolay olmayan meseleleri ele alıyoruz. Üzerinde durduğumuz alt başlıkların her biri, canlıların evrimleşerek meydana geldiklerini ileri süren tezin önünde duran önemli birer engel. Bu hafta kalan maddeleri izah ederek önümüzdeki hafta evrimin bilimselliği meselesini masaya yatırmak istiyoruz.

6: ENTROPİ (DÜZENSİZLİK) YASASI

Meselenin teknik izahını bir kenara bırakacak olursak kısaca entropi, tabiattaki düzensizliğin arttığını, bütün varlıkların zamanla yıprandığını ifade eder. Mesela canlılar yaşlanır ve ölür, arabalar paslanır, binalar yıpranır, taşlar aşınıp ufalanır. Tabiattaki bütün varlıklar zamanla dağılır, bozulur ve değişirler. Çürüyüp parçalanma er ya da geç her varlığı bekleyen mukadder sondur. Yani kâinattaki entropi (düzensizlik) tek yönlü olarak ve tersine döndürülmez bir tarzda sürekli artar. Buna Termodinamiğin İkinci Yasası da denir.

Entropi yasasının ifade ettiği mana, enerjinin sürekli olarak daha çok kullanılabilir bir formdan daha az kullanılabilir bir yapıya doğru değişmesidir. Bunun yol açacağı sonuç ise kâinattaki düzensizliğin her geçen gün artmaya devam etmesidir. Eğer bir yerde oluşan bir düzen söz konusu olsa bile mutlaka başka bir yerde daha büyük çapta bir düzensizlik ortaya çıkacaktır. Albert Einstein’a göre bu yasa, “bütün bilimlerin birinci kanunudur.”

Şu ifadeler entropi yasasının bilim adamları arasındaki genel kabulüne işaret eder: “En ünlü fizikçilere göre fiziğin en temel yasası olan entropi; başarılı bilimsel bir teori olmak için farklı bilim felsefecilerince ortaya konmuş olan gözlem ve deneye dayanma, yanlışlanabilme, öngörü yeteneği, başarılı matematiksel açıklama gibi kriterlerin hepsini karşılar.” (Taslaman, “Din Felsefesi Açısından Entropi Yasası”, M.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, 30 (2006/1), s. 90)

Entropinin, evrimin önünde nasıl bir engel olduğu şöyle ifade edilir: “Kâinatta her şey, kendini minimum enerjiye ve maksimum düzensizliğe çekmek ister. Bu Termodinamiğin İkinci Kanunu olarak ifade edilir. Evrimcilerin iddiaları ise, bu ikinci kanuna terstir. Çünkü onlar, basitten mükemmele doğru bir gidişin olduğunu, basit yapılı canlılardan zamanla daha mükemmel ve yüksek yapılıların teşekkül ettiğini ileri sürerler. Hâlbuki bu entropi kanununa göre her şey komplekslikten basitliğe, karmaşıklıktan tekliğe doğru parçalanma ve gitme eğilimindedir.” (Âdem Atatlı, Sorularla Evrim ve Yaratılış, s. 59)

Modern yaratılışçı bilimin babası olarak kabul edilen Henry M. Morris’e göre evrimciler, bütün evreni kapsayan bu temel fizik kanununu yeterince önemsemez, mümkün olduğunca ondan söz etmez ve evrimi teşvik eden kitaplarında ona değinmezler. Bu ise yaratılışçılar açısından şaşkınlık verici bir durumdur. Bu konuda kendilerine soru yöneltildiğinde ve bir şeyler demek zorunda kaldıklarında da genellikle şu cevaplardan birini verirler:

(1) Termodinamiğin ikinci yasası canlı sistemlere uygulanamaz, (2) Termodinamik yalnızca istatistiksel bir ifadedir ve istisnaları mümkündür, (3) Belki İkinci Yasa eskiden işlemiyordu, (4) Belki evrenin başka bölgelerinde İkinci Yasa işlememektedir, (5) İkinci Yasa açık sistemlere uygulanmaz.

Morris, bu iddialara tek tek cevap verir, bunların akla ve bilime uygun olmadığını gösterir ve entropinin evrim modeli karşısında önemli bir sorun olarak durduğunu ifade eder. O, şöyle der: “Şimdi çok emin olarak, evrim olayının Termodinamiğin İkinci Yasası tarafından tümüyle olanaksız kılındığını söyleyebiliriz. Evrim modelinin bu İkinci Yasaya uydurulması olanaksızdır.” Morrise’e göre en temel tabiat yasaları karşısında evrimcileri yukarıdaki gerekçeleri öne sürmeye sevk eden sebep, evrimin sorgusuz sualsiz doğru olduğunu kabul etmeleridir. (Morris, Bilimsel Yaratılışçılık, s. 37-45)

7: CİNSİYET-ÇİFT VAROLUŞ

Evrimin önündeki en büyük bariyerlerden biri de canlılar dünyasındaki cinsiyettir. Farz edelim ki kendiliğinden bir canlı vücuda geldi, üremeye başladı ve uzun asırlar boyunca mutasyon ve doğal seçilim yoluyla farklı türleri meydana geldi. Her bir türün kusursuz, hatasız ve mükemmel yapıdaki dişi ve eril üyelerden oluşmasını ve bunların çiftleşebilmek için gerekli üreme organlarına sahip olmalarını tesadüflerle izaha çalışmak aklen kabul edilebilir bir ihtimal değildir.

Evrimi savunan bilim adamları arasında cinsiyetlerin neden ve nasıl evrimleştiği konusunda henüz kabul gören bir hipotez ve açıklama yoktur. Bazı evrimciler hiç bu konuya girmeyi istemez ve en fazla, “Bilim ileride bu sorunsalı çözecektir.” demekle yetinirler. Bir kısım tahmin ve öngörülerden yola çıkarak bu konuyu izah etmeye çalışan evrimciler olsa da, onların açıklamaları da tatmin edicilikten ve makuliyetten çok uzaktır.

Bölünerek çoğalma çok daha kolay olduğu hâlde tek hücreli canlıların niçin eşeyli üreyen canlılara evrildiği, bu evrimleşme sırasında niçin iki cinsiyetin ortaya çıktığı, çift varoluşun bütün türlerde kusursuz bir şekilde nasıl devam edip gittiği, bu iki cinsiyetin nasıl sürekli birlikte evrim geçirdiği, farklı cinsler arasındaki cazibe ve çekiciliğin nasıl ortaya çıktığı gibi yüzlerce soruya evrim içerisinde cevap aramanın hiçbir anlamı yoktur.

Nature dergisinin fahri editörü John Maddox konuyla ilgili şöyle der: “En önemli soru cinsel üremenin ne zaman ve nasıl geliştiğidir. On yıllardır yapılan bütün tahminlere rağmen bunu bilmiyoruz.” (Antony Flew, Yanılmışım Tanrı Varmış, s. 111)

Bu sebepledir ki bazı araştırmacılar cinsiyetin ve çiftleşmenin modern evrim teorisi önündeki en büyük engellerden biri olduğunu ifade etmiş; cinsiyetin evrim için neden gerekli olduğunu anlamak için Darwinci olmayan açıklamalara ihtiyaç duyulduğunu ifade etmişlerdir. (Robber Wesson, Beyond Natural Selection, s. 139)

8: GÜNÜMÜZDE GÖZLENEN GERÇEKLİK

Richard Dawkins, evrim hakkında kanıt elde etmeyi şöyle bir analojiyle anlatır: “Bizler işlenen bir cinayetin ardından olay mahalline gelen dedektifler gibiyiz. Katilin davranışları çoktan tarihe karışmıştır. Dedektifin cinayete kendi gözleriyle tanık olma şansı yoktur. Dedektifin elinde olan, geride kalan izlerdir ve orada güvenilecek çokça şey vardır. Ayak izleri, parmak izleri (ve günümüzde DNA parmak izleri), kan lekeleri, mektuplar ve günlükler vardır.” (Dawkins, Yeryüzünün En Büyük Gösterisi, s. 22)

Theodosius Dobzhansky de evrime ait vakıaların bir kereye mahsus olduğunu, tekrar edilemeyeceğini ve geri dönüştürülemeyeceğini belirtirken aynı noktaya dikkat çeker. Ona göre evrimsel süreçlerin geriye dönüşümünü sağlamak, karada yaşayan bir omurgalıyı bir balığa dönüştürmek kadar imkânsızdır. (Dobzhansky, “On Methods of Evolutionary Biology and Anthropology”, American Scientist, volume: 46, s. 388)

Bu anlatıya göre evrim, geçmişin karanlık asırlarında olup bitmiş bir vakıadır. Evrimin gerçekliğini öğrenmek isteyen bilim adamlarının yapması gereken tek iş, onun arkada bıraktığı izleri takip etmektir.

Evrimcilerin bu yaklaşım ve bakış açısındaki boşlukları ve çelişkileri nasıl olup da fark etmediklerini anlamak mümkün değil! Şayet evrim, hem günümüzde yaşayan hem de nesli tükenen milyonlarca farklı türdeki canlıyı ortaya çıkaran tek gerçeklik ise, onun mekanizmalarının günümüzde de faaliyetini sürdürüyor; yani hâlihazırda yaşamını devam ettiren bütün canlı türlerinin evrimleşme süreçlerinin devam ediyor olması gerekir. Daha da önemlisi tıpkı fosil kayıtlarında olduğu gibi günümüzde yaşamlarını devam ettiren canlıların önemli bir kısmının da yeni türleri oluşturmak üzere yola çıkmış ara formlar olması gerekir.

Oysaki canlılar âleminde gezinen bir insan evrimleşmeye dair hiçbir kanıt ve hiçbir belirti göremez. Tam tersine, türler arasında aşılması imkânsız muazzam farklar bulunduğunu, her bir türün sahip olduğu doku, organ ve yapıların yerli yerinde olduğunu, organizmanın yaşamsal faaliyetlerini sürdürebilmesi adına hayatî işler gördüğünü, hiçbir türün kendi sınırlarını aşarak yeni bir oluşuma girmediğini müşahede eder.

Ramazan el-Buti, var olan gerçekliğin evrimi yalanladığını şu sözleriyle izah eder: “Gözlemlediğimiz gerçeklik, Darwin’in doğal seçilim ve güçlü olanın hayatta kalacağı yasası ile keskin bir karşıtlık içindedir. Geçirdiği çok çok uzun yıllara rağmen yerküresi, denizanasından maymuna, ondan insana kadar en güçlü, güçlü ve zayıf olan canlılarla hâlâ dolup taşmaktadır. Eğer bu yasa doğru olsaydı, onun en basit ve en açık muhtemel sonucu şu olurdu: Evrim süreci ve seçilimin ne kadar yavaş olduğuna bakmaksızın, canlıların tekâmülü en azından başlangıç noktasından biraz ileride olurdu. Oysaki bu başlangıç noktası çeşitli zayıf canlılarla kaynamakta ve hâlâ kendilerine has yaşam biçimini, tıpkı atalarının yaptığı gibi sürdürmektedirler.” (Bûtî, Kübra’l-yakiniyyat, s. 260)

Darwin’in takipçileri evrimin nasıl iş başında olduğunu ispatlamak için atla eşeğin çiftleşmesinden doğan katırı, bakterilerin antibiyotiklere karşı kazandığı direnci veya melezleme ve kültürleme ile yeni ırkların elde edilmesi gibi vakaları gösterirler. Ne var ki zaten bu gibi konular “evrim teorisi” başlığı altında yapılan tartışmaların mevzusu değildir. Evrimi reddedenler de türün kendi sınırları içerisinde farklı varyasyonların ortaya çıkabileceğini kabul eder. Katırın varlığı ise türleşmenin bir örneği olamaz. Çünkü katır zaten kısır olup, üreme kabiliyetine sahip bir hayvan değildir.

Öte yandan evrimciler, türleşmenin birkaç nesilde değil, süresi milyonlarca yılı bulacak çok uzun zaman dilimlerinde gerçekleşeceğini söyler. Fakat bu da oldukça tuzak bir ifade şeklidir. Çünkü farz-ı muhal bunu doğru kabul etsek bile, günümüzde evrimleşmenin gözlenemiyor olmasını açıklamış olmayız. Zira tarihin farklı dönemlerinde evrimleşmeye başlamış milyonlarca canlının evrimleşme süreçlerinin günümüzü de kapsaması gerekirdi. Zaten evrime karşı çıkan insanlar da, sıfır noktadan başlayıp bitişine kadar bir türün dönüşümünün gözlemlenemeyeceğini bilir. Sadece “Milyonlarca yıl önce başlamış ve hâlâ devam eden örnekler niye yok?” diye sorar.

Söz gelimi evrim bakış açısıyla insanı ele alacak olursak, zihnimize onlarca soru hücum eder. Geçmiş asırlarda yaşadığı iddia edilen homo’ların bir kısmı niye günümüzde varlığını sürdürmüyor? Evrimleşme homo sapiens’le durdu mu, yoksa devam mı ediyor? Durduysa niye durdu; devam ediyorsa bu evrimleşme mükemmele doğru mu ilerliyor, yoksa gerilemesi de mümkün mü? Maymun veya daha başka hayvan türleri içerisinde insan olmaya doğru yol alan canlılar var mı? Bilimin sınırları içerisinde bütün bu sorulara cevap vermenin imkânı yoktur.

Aslında bütün bunlar kitap satırlarında okunduğunda kulağa hoş gelebilen evrim senaryolarının gerçek hayatta hiçbir karşılığının olmadığını gösterir. Yani evrimin gerçekleştiğini gösteren ne gözlenmiş bir numune vardır ne de bizi bunu kabul etmeye zorlayan mantıkî bir zaruret söz konusudur. Tabi ki natüralist izahlar yegâne izah modeli kabul edilmediği ve materyalist gözlük takılmadığı sürece.

9: EVRİME KARŞI ÇIKAN BİLİM ADAMLARI

Darwin, teorisini ortaya attığı günden itibaren bilim camiasının önemli bir kısmını etkisi altına almış olsa da, o günden bugüne itiraz ve eleştirilerin ardı arkasının kesilmediği de bir gerçektir. Mesela www.dissentfromdarwin.org isimli internet sitesinde “Hayatın karmaşıklığının açıklanması için kullanılan tabii seleksiyon ve tesadüfî mutasyon mekanizmalarının yeterlilikleri konusundaki iddialara şüpheyle yaklaşıyoruz. Darwin’in teorisi için delillerin dikkatli bir şekilde incelenmesi desteklenmelidir.” şeklindeki bir bildiriyle birlikte evrime karşı imza kampanyası başlatılmış ve dünyanın farklı yerlerinden 1200 civarında bilim adamı bu kampanyaya destek vermiştir. (İlgili siteden bilim adamlarının isimlerinin, branşlarının ve çalıştıkları kurum bilgilerinin yer aldığı liste indirilebilir)

Evrimciler de yer yer evrimin bilimsel olduğunu ifade etme adına benzer kampanyalar düzenliyor ve ortak bildiriler yayınlıyorlar. Mesela 2006 yılında 66 farklı ülkeden 68 bilim akademisinin iştirakiyle böyle bir bildiri yayınlanmıştır.

Aslında bilimsel olduğu ifade edilen bir meselenin bu tür yollarla insanlara benimsetilmeye, hatta dikte edilmeye çalışılması, onu bilimsel olmaktan çıkararak bir ideoloji hâline getirir. Dolayısıyla evrim aleyhinde düzenlenen imza kampanyaları onu reddetmek için makul bir sebep olmayacağı gibi, lehinde yapılanlar da onu ispatlamaz. Bilimsel bir konu ilmî yollarla ispat edilir, siyasetçi seçer gibi oy devşirerek  olmaz. Muhtemelen bilimsel bir meselenin doğruluğu veya yanlışlığı yönünde “oy kullanılmasının” veya “imza atılmasının” bilim tarihinde başka bir misali yoktur.

Bilimi ilgilendiren bir mesele hakkında yapılması gereken, fikir ve teorilerin bilimsel veri ve kanıtlarıyla ortaya konulması, değerlendirmenin de kamuoyuna bırakılmasıdır. Kanıtları güçlü bulan kişiler bunu kabul eder, zayıf bulanlar ise reddeder. İleri sürülen aykırı fikirler, yorum ve değerlendirmeler de bir şans olarak görülür ve teorinin daha da geliştirilmesinde veya değiştirilmesinde ya da terk edilmesinde dikkate alınır. Bilimde oylama olmaz, olmamalıdır. Böyle bir zihniyetin Galile’yi mahkûm eden Engizisyon’dan bir farkı yoktur. Ne var ki evrim konusu bilimin çok ötesine geçtiği, bazılarınca bir ideoloji, din ve hayat görüşü hâline getirildiği için, bu tür tuhaflıkların yaşanması da kaçınılmaz oluyor.

Bizim böyle bir başlık atmamızın ve evrim fikrine karşı çıkan çok sayıda saygın bilim adamının da bulunduğunu söylememizin tek amacı, evrim savunusunun bir propagandaya dönüştürülerek kamuoyunda yanlış bir algı oluşturulmasıdır. Evrim, bir taraftan tıpkı dünyanın yuvarlak olması gibi doğruluğu ispatlanmış bir yasa gibi sunuluyor, diğer yandan da evrimi ancak “dar kafalı dindarların” reddedeceği ileri sürülüyor. Tartışma programlarında evrimi reddeden tek bir bilim adamının dahi olmadığı söylenebiliyor.

Hâlbuki yukarıdaki imza kampanyası bile tek başına bu tür iddiaların ne kadar asılsız olduğunu ortaya koymaya yetecektir. Şayet evrim, yerçekimi kanunu veya suyun kaldırma kuvveti gibi kesin kanıtlarla ispatlanmış bilimsel bir gerçek olsaydı, bu kadar bilim adamının, kariyerini riske atma pahasına onun karşısında durması söz konusu olamazdı. Demek ki evrimin pozitif bilimin deney ve gözlem sınırlarını aşan, “yorum” ve “iman” gerektiren ayrı bir yönü var.

Kaldı ki evrimi kabul etmediği halde mahalle baskısından ötürü tarafsız görünmeyi tercih eden bilim adamlarının sayısı da az değildir. Everett C. Olson’un şu ifadeleri buna dikkat çeker: “Biyoloji ile meşgul olan yeni nesil arasında evrimle ilgili bugünkü düşüncelerimizin çoğuna katılmayan, bu konuyu çok önemsemeyen, çekişme ortamı doğurmanın fazla bir şey getirmeyeceğini düşünen, dolayısıyla da bu konularda fazla yazıp çizmeyen sessiz bir grup var. Bu sessiz kesimin nicelik ve niteliğini kestirmek elbette zordur. Ancak sayıların önemsiz olmadığında da şüphe yoktur.” (Olson, “Morphology, Paleontology, and Evolution”, Evolution Afer Darwin, 1/523)

Kısacası, ilk ortaya konulduğu günden itibaren her devirde evrimi kökten reddeden bilim adamları hep var olagelmiştir. Zannedildiği gibi evrim sadece dinî nedenlerle reddedilmediği gibi, ona karşı çıkanlar da sadece din adamları değildir. Bilakis bunlar arasında pek çok branşta uzmanlaşan önemli bilim adamları vardır. Özellikle son yarım asırdır Olson’un bahsettiği sessizlik bozulmuş, karşıt görüştekilerin sesi bir koroya dönüşmüş ve evrim teorisi aleyhine yazılan eserler büyük bir literatür oluşturmuştur.

Evrim teorisine yöneltilen kökten sorgulamalar her geçen gün daha da artmaktadır. Canlı organizmalar üzerinde yapılan araştırma ve keşifler ilerledikçe, evrim teorisinin önüne de çözümü mümkün olmayan büyük çaplı engeller çıkmaktadır. Hususiyle moleküler biyoloji, biyokimya ve genetik alanlarında sürdürülen araştırmalar, biyolojik yapıların kompleksliğini ve mükemmelliğini daha detaylı olarak önümüze sermekte, bu yapıların tesadüfler sonucu ortaya çıkmasının imkânsızlığını daha net göstermektedir.

Prof. Dr. İrfan Yılmaz, değişmeye başlayan tabloyu şu sözleriyle resmeder: “Darwinizm’e karşı geçmişte pek çok insan sadece dinî kaynaklara dayanan itirazlar öne sürerdi. Teorinin savunucuları ise, bugüne kadar bilimin kendi taraflarında olduğunu iddia ederlerdi. Oysa 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren elde edilen şaşırtıcı ilmî tespitler, tabloyu tersine çeviriyor. Bugün Darwin’e karşı itirazımız, bilmediklerimizden değil, bildiklerimizden kaynaklanıyor. Dogmatik düşünce yolunu seçenler ise artık Darwinistler. Biz onlara, canlılığın plânlı ve programlı yaratıldığını gösteren ilmî deliller sunuyoruz, onlar ise bunları, sadece felsefî ve ideolojik dünya görüşleri sebebiyle reddediyorlar.” (110 Soruda Yaratılış ve Evrim Gerçeği, s. 388)

Fransız Bilimler Akademisi’nin (French Academy of Sciences) eski başkanlığını ve 28 ciltlik meşhur Traité Zoologie eserinin editörlüğünü yapan biyolog Pierre P. Grassé, yaptığı şu değerlendirmede evrime “sahte bilim” demekten kaçınmamıştır: “Biyologlar, sosyologlar ve filozoflar arasında tutunmasına rağmen biyolojik evrimin doktrinleri objektif ve kapsamlı bir eleştiriye karşı koyamaz. Bu doktrinler ya gerçekle çatışmakta ya da ilgilendiği temel problemleri çözememektedir. Gizli-saklı varsayımların, ham, hatta yanlış dayanaklı sonuçların bazen iyi, bazen kötü kullanımıyla sahte bir bilim meydana getirildi. Bu sahte bilim, biyolojinin tam kalbine kök salmakta ve temel kavramların kesinliğinin kanıtlandığına -ki kanıtlanmamıştır- samimiyetle inanan birçok biyokimyacı ve biyoloğu yanlış yöne sürüklemektedir.” (Grasse, Evolution of Living Organisms, s. 202)

3 YORUMLAR

  1. Hocam, merhabalar. Öncelikle evrimle ilgili yazdığınız yazılar için çok teşekkür ederim. Eğitim geçmişim Ekonomi/hukuk, Avrupa da yaşıyorum. -Üstadın Kastamonu da lise öğrencilerine (ki okuduğumda ortaokul öğrenciydim) lisanı haliyle okuduğunuz her bir fen Cenabı Hakkı anlatır-dan aldığım ilhamla–yıllardır Kuantum fiziği /mekaniği olmak üzere, bilimsel gelişmeleri keşifleri vs çok şeyi takip ediyorum. Konu konu ayırıp, onları biraz daha derinlemesine öğrenmeye de çalışıyorum yıllardır ve bu bakış açısıyla Risale okuması da yapıp notlar da aldığım oluyor, ama elbette geldiğim nokta da hala bir okuyucuyum, öğreniciyim, bilimsel, akademik bir amaç gütmüyorum.

    Bugün evrimi ele alabilmek ve ötesinde tartışabilmek bir cesaret ister, ki aslında tartışılması yasak gibidirde. Tr de iken, taa 90 larda hacettepe biyoloji den arkadaşların, evrim üzerine önkabul olmadan bırak akademik ilerlemeyi, akademik olarak yüksek lisansa/doktoraya bile alınmazsın, o aşamada elenirsin demelerini unutmam. Bugün, çok kaliteli, öğretici ve ilham verici olsa da, dev uluslararası belgesel kanallarının anlatımları bunun üzerine inşa edilmiş durumda. Belgesellerde dünyanın en büyük üniversitelerinden akademisyenler bu teze göre inşa edilmiş açıklamalarda bulunuyorlar. Yani, bu yalnız TR ile ilgili değil, dünya çapında bir kabul. Teori olarak söylenen birşeyin kanunmuş gibi muamele görmesinin sanırım en ilginç örneği evrim. Bilimsel metodolijiyi elbette biliyorsunuz, ve savunulan her tezin bir bakış açısıyla sunulması günümüz biliminin övündüğü nokta. Nasıl ki, sosyal bilimlerde,ingiliz okulu, yapısalcı bakış, egemen bakış, marksist vb gibi pek çok türde bakış var, pozitif bilimlerde de teoriler bu bakış açısına ve bu bakış açısıyla bulguların değerlendirilmesi ve bunların yorumlanması var. Ve bu yorumlar birbirlerini üst üste, yan yana bina ederek aslında bilimin kendisini oluşturuyor. Bu faydalı olmakla birlikte, bulgular deney süzgecinden geçip bir kesinliğe ulaşmadan, bakış açısına göre ulaşılan sonuçlardan inşa edilen bir bilim çıkıyor karşımıza.

    Akademisyen bir arkeolog arkadaşımla Urfa-Göbekli tepede, MÖ 10 bin yıl öncesine ait bulguları ve bunların yorumlanmasını bilgi edinmek için konuştuğumda, benzer yakınmayı ondan da dinlemiştim. Öncelikle, bilimin kurumsallaştığı, elbette bu kurumun da yöneticilerinin ve dolayısıyla düzeninin olduğu, hayatını buna adamış anlı şanlı Profesörlerin, kürsülerin, hatta ana bilim dallarının oluştuğu bir dünya da, bir olaya bu düzeni yıkmadan bakmak mı daha mantıklı, yoksa tüm bunları alt üst edecek bir bakışla mı bakmak daha mantıklı, elbette, yıkmadan, ve hatta kendi görüşünü destekleyecek mahiyette bakmak.. demişti. Düşünsenize, tarihi değiştirecek, bildiğimiz doğruları yanlışlayacak bir tez ve kabulu, o ana kadar o doğruları ortaya koyanların çoğu anlattıklarını çöpe atacaktır ve bu da onların tepkisiyle karşılaşmanıza sebep olacaktır. Bugün evrim teorisi ile ilgili benim tespitim de bu şekilde, artık formüller, tezler vb hep bunun üzerine inşa edilmiş durumda. Bu bir bilim endüstrisi, kitap endüstrisi olmuş durumda, bilimsel verilerin bir bakış açısıyla sentezlenip fiyatlanan bir ürün olarak toplumların karşısına çıktığında, artık karşımızda olan sadece bir bilim değil onun ardındaki ekonomi ve kurumlarda olacaktır, nitekim günümüzde durum bu şekilde.

    Aslında, bunun tek güçlü istisnası ve belki reddi, Kuantum fiziği üzerinden ki, zaten yıllar önce merakım da bunun üzerine başlamıştı. Ki evrimi değil, aslında tüm pozitif bilimi sarsacak sonuçları içeriyordu. Determinizm atom altı dünya da işlemiyor, sebep sonuç ilişkisi yok, ve hatta sonuçlar sebep olabiliyordu. Bunları fenomen olarak izah etmek isteyen genel görüş, son yıllarda bundan vazgeçmişe de benziyor, ama bu sefer de bu durumu evrimle izah etme yoluna gittiğini görüyorum. (Lee Simolin’in; Zamanın Yeniden Doğuşu
    Fizikteki Krizden Evrenin Geleceğine… kitabını buna örnek verebilirim, çok keyifli ve aslında genel okuyucudan ziyade bir çeşit kendi çağdaş akademik dünyayla bir çeşit dertleşme gibi yazılmış bir kitap).

    Bununla birlikte, sanırım sizde izlemişsinizdir, Prof. Sinan Canan ın, Tr de bilinen dindar bir akademisyen biyolog, evrimin Allahın yarattığı bir değişim sistemi olabilir sözünü de bir kenara koyuyorum. Yani, tekvin kanunları içinde değişimin olabileceği ama bunun da yaratımın bir çeşidi olduğu, bunun yaratıcıyı yok saymak demek olmadığı, ancak onun ortaya koyduğu bir kanunun yansıması olduğu şeklinde bir savunması vardı.

    Diyeceğim şu ki, aslında sadece ilgilenenlerin fark ettiği bir bilimsel dünya var ve o dünya alıp başını giderken, genel eğitimli kesim bunun farkında bile değil. Bu nedenle bu öğrenme, anlamaya çalışma ve yazıya dökme gayretiniz için yeniden teşekkür ederim. Dinimizde ruhban sınıfı elbette yok, o yüzden ilahiyatçılardan da beklenmemeli bu, ama görünen nokta da, özellikle evrim konusunda muhatap “din” alındığı ve içlerinde en akla yatkın olanı dinimiz olduğu için bir çeşit, beklenti de biraz bu yönde. Etrafımda sohbet ortamlarında tekvin kanunlarından tefekkür kapısı açmak için, bir sohbet dinleyicisi olarak, bu tarz konuları sohbet ortamlarında, belki çay aralarında, konuşmaya çalıştığımda insanların sıkıldığını gözlemlediğim için suskunluğa büründüğüm de çok olmuştur. Yani insanlar, can simidi gibi bilen arkadaşlarının, dostlarının olmasını ister iken, ve hatta bunların varlığıyla gurur duyup, bu insanlar diğerleri gibi değil bunlar okuyan bilen insanlar derken, kendileri bunların konuşulmasından rahatsız olabiliyorlar, belki ortamın ruhunu bozan davranış olarak görebiliyorlar. Mevcut haliyle malesef kendi çevreminde, çağdaş muhafazakar benzerlerinin sadece üstünde olduğunu, ama asgari şartları ancak karşılayabileceğini gözlemliyorum. Bunun bir sebebi de sanırım, gelenekleşmiş sohbet ortamlarının varlığı.

    Bilgi sahibi olmadan, aslında fikir sahibi de olunamaz, bir asgari temel olmadan, zihin o sinirlerle yeni yollar, sinapslar oluşmadan, okunan şeylerden anlaşılanın da aslında eksik, ve bazen bu eksikliğin yanlışlığa sebep olabileceğini de görüyorum. Bilgiye dayalı bakış açısının eksikliğini ve bunun da daha iyi olma durumunu engellediğini gözlemliyorum malesef. Kendi gözlemlediğim çevre böyle olmakla birlikte, gerçek dünya da bambaşka… Mesela, uzaktan bir dostun, ya neden bu kadar övüyorsunuz, üniversite okumuş kişisin sözünün ardından aklıma gelen soruların peşinden düştüğüm yolculukta uğradığım bir duraktan bahsedeyim.. Örneğin Üstada:Bediüzzaman lakabının verilmesi, 20 li yaşlardeyken oluyor ve Vanda iken kütüphanedeki tüm pozitif bilime ait kitapları okuyup derc etmesi ve o yüksek dimağıyla olaylara bilimsel perspektifle ve dini bakışla kapsayıcı bakması neticesinde öyle anılmaya başlanıyor (Bunu ezberden söylemiyrum birazdan açıcam). Ben sadece adını bildiğimiz ama vukufiyetini bilmediğimiz vehbi ilim, ledünni ilim olarak düşünürdüm hep (ki bu konumuz dışı), araştırdığımda, halkın pozitif bilimlerdeki bilgisini görerek 20 li yaşların başındayken bu lakabı takmasıydı. Ve düşünmeye başladım, 20 li yaşlardaki bir genç, ve yıl 1900 lar, şehir Van, neyi okumuş olabilir, o devirde hangi kaynaklar var olmuş olabilir diye düşünmeye başladım, o zamanın kütüphanesindeki kaynakları okuduğunu biliyorum zira, elbette bu eleştiri değil anlamaya çalışma gayretiydi. Mesela, Üstadın bir Mantık kitabı yazdığını, matematik kitabının da olduğunu öğrendim. Mantık kitabındaki bazı kaideleri okudum ve oldukça yoğun bir analiz, filtre ve mantık gördüm.. Kendi açımdan, şunu söyleyebilirim, evet 20 yaşındaki bir gencin böyle bir mantık silsilesi sunması gerçekten şaşırtıcı. Ama gel gör ki, diğer bir nokta, o devirde İslam dünyasının bilimde geri olduğu, pozitif bilimlerdeki gelişmelerin günümüz gibi, hemen her yerde anında duyurulmadığı bir dönemdi (buna belki diyorum belki tersi de vardır, ama ulaştığım sonucu aktarıyorum). Einstein in fizikte çığır açan rölativite teorisi 1 2 ,1905 lerde ve devamı yıllarda çıkıyor. Aceba, üstad bundan haberdar mıydı, bu konuyu duymuş olabilirmiydi, çünkü bu çığır açıcı perspektifler o güne kadar kitaplarda yer edinmemişti, edinmeye başlasaydı da, Cihan harbi, esaret, milli mücadelenin ortasında yer alan bir toplumun ve dolayısıyla üstadın bunlardan haberdar olması mümkün müydü? Bohrlar, Schröndingerin kedisi 1935 lerde çıkıyor ki, onlardan da haberdar olmuş muydu aceba, kısaca mantıklı sorularıma cevap aradım. Elbette okumalarımda amaç manevi gelişme olsa da, bilgilerim pek çok süzgeçle satırları analiz etmemi de gerektiriyordu. Böyle sorular sordum dedim, çünkü Risale okumalarımda, ki temel eserleri dikkatlice okuyan birisiyim bu gözle, bir tenakuz görmediğim gibi, şaşırtıcı şekilde modern bilimsel verilerle örtüşen parelel anlatımlar var. Esir maddesine ara ara değinmesi ve muhteviyatına ilişkin açıklamaları oldukça mantıklı örneğin üstadın.. Zaten şaşırtıcı olan da burası. Hangi bilgiyi öğrenmiş olabilir ki kitaplardan bu güne kadar tenakuz içermeyecek anlatımları var kainata bakarken diye de satırlarda cevap aradım. O satırları etkileyen bilimsel bilgileri bulmaya çalıştım. Van da okumuş olduğu kitaplar hatta Üstadı yanıltmış bile olabilirdi, çünkü pek çok keşif o dönem yeni yapılmaya başlanmıştı ve belki henüz ortaya çıkmamıştı. Elbette bir bilim kitabı değil eserleri, ve yeni said le kendini vakfettiği konu milletin imanı,ve bende bu amaçla okumuyorum, ama siz evrim ile ilgili yazmaya başlayınca, denk geldiği için bende bunları paylaşmak istedim. Kastım, çok güzel bir kaynağa sahip olmamıza rağmen, kendimizi dar alana tutsak edişimiz ve bunun bir model olarak sunulması, bu anlamda evrim teorisi ile ilgili yazılarınız oldukça değerli. Bunları yazmanız fark etmesenizde, böyle bir ilahiyatçı olunması gerekiyor, böyle bir müslüman olunması gerekiyor, böyle konularla ilgilenmemiz de gerekiyor gibi bir bilinçaltı mesajı da ortaya çıkarıyor.
    Bazen okuduklarımızdan eksik ve bu eksiklikte hatta yanlış sonuçlara ulaştırır bizi deriz. Hatırlarım, malayaniyatla ilgili olarak, gençliğimde bazı arkadaşlarım bazı büyüklerimizin; Üstadın, falanca gezegenin kaç uydusu olduğundan, falanca tavuk cinsinin kaç parmaklı olduğunu bilmekten bize ne, biz imana bakmalıyız.. şeklindeki anlatımlarından etkilenirdi(oysa orda bağlam farklıydı, birazdan izah edicem), sırf bunun için zehir gibi kafası olanların ilahiyata gittiğini bilirim (Bu bir eleştiri değil, bir durum tespitidir, belki onlar açısından iyidirde, meramım yorumlanma biçiminin ne kadar önemli olduğu, hatırlayınız kimse kumaş pantalon giyin demese de, kumaş pantolan giyerdik daha ciddi diye, bir benzeri olarak düşününüz, rol modeli alma olarak düşünün).

    Oysa, bu satırları söylediği iddia edilen Üstad daha 20 yaşındayken kütüphanedeki tüm pozitif bilime dair eserleri okumuştur, dosdoğru bir insanın kendisine layık gördüğü birşeyi, bir başkasına yanlış olarak anlatması elbette mantıklı değil ki, işte cevabı yine aynı Üstadda buldum yıllar sonra, şöyle ki; “Mantık öğrenmenin hükmü kişilere göre farklılık arzeder: Mantık ilmini öğrenmek menduptur, çünkü mantık ilimleri tamamlayıcıdır. Yine mantık ilmini öğrenmek mekruhtur, çünkü akılları karıştırır. Yine mantık ilmini öğrenmek mübahtır, çünkü bir ilmi bilmek bilmemekten hayırlıdır. Yine mantık ilmini bilmek farz-ı kifayedir, çünkü mantık akaidi techiz eder. Yine mantık ilmini öğrenmek, gerekli ilmi altyapıya sahip olmayanlar için haramdır.” ..Elbette burada konu mantık ama bunu yaygınlaştırabilirsiniz, bu bakış açısıyla Üstadın tüm anlatımlarını da daha iyi analiz edebilir ve daha doğru sonuçlara ulaşabiliriz.

    Yine, papağan gibi olsa da, tekrar etmem gerekir ki, işte bu yüzden, sizin bilim adamlığına soyunmadan ama evrimle ilgili karşı tezleri derlemeniz gerçekten güzel bir rol model sunuyor. Genç dimağlar, iman hakikatlarını anlatmak isteyen insanlar, dünyaya gözlerini kapatmamalı ve hatta çağıyla yüzleşmeyi bilmeli ve çelişki gördükleri hususlarda açıklama yapabilecek bir nosyona sahip olabilmeli mesajını alır. Zira, artık insanlar çok rahat bilgi ile manipüle edilecek hale gelmiş durumdalar. Bilginin sunumu subjektiftir, temel bir bulgu dahi birkaç sayfa anlatımla bize sunulurken pek çok subjektif unsur da barındırırır aslında ve bunu fark etmeyebiliriz de. O yüzden, bilgi gibi bilginin mülkiyetide önemlidir, kim o mülkiyede sahip olursa, bilgiyi de kendine göre açıklama özgürlüğünü elde eder, ki günümüzde malesef durum bundan ibaret.

    En basitinden, geçmişyıllarda karşılaştığım bir şey. Arkeologlar, taş devri mağara duvarlarındaki resimlerden yola çıkarak, o resimlerden insanların ilkel olduğu ve çizimlerin basitliği ve genellikle av hayvanları yönüyle, sözlü kültürle (dille) ve yazıyla iletişimin ilk örneklerinin olduğu, hiç konuşamayan insanların, av için mecbur kaldıkları için sesler çıkararak ilk sözlü iletişimin başladığı, duvarlara da hayatlarının merkezinde olduğu için ve tüm vakitlerini avlanmak aldığı için ilk çizdiklerinin hayvan resimleri olduğu gibi bir bakış açısı genel kabul görmüş durumda. Böyle olan insanların beyinlerinin küçük olabileceği, henüz beynin falanca bölgesinin gelişmediği, filanca kısmının tam oturmadı, sembolik anlatımın yeni geliştiği vs vs pek çok anlatımla da destekleniyor bu görüş tabi. Evrim sadece hücresel değil, sosyal evrim, toplumsal evrim vs pek çok alanda işliyor yansıtılmaya çalışıyor çünkü.

    Ama, asıl gelmek istediğim nokta şurası ki, işte bir arkeolog, bazı tıbbi verilere dayanarak, o resimlerin ilkel olmadığı, hatta sanatsal bir çizim olduğu, o hayvanların ayaklarının ince, bedenlerini şişman o şekilde çizilmesinin basitliğini değil tersi sanalsal çizimler olduğu, onları çizen kişinin ilkel bir beyine sahip değil, tam tersi gelişmiş bir sanatsal düşünme gücüne sahip kişiler olduğunu iddia etti. (Richard Sennett:Batı Uygarlığında Beden ve Şehir..kitabı). Buradan da görüleceği üzere bulguların yorumlanıp bilgi olarak sunulmasında ideolojik bir süreç muhakkak oluyor ve birisi itiraz edince, işler değişebiliyor.

    Sanırım meramımı anlatabilmişimdir, özetle tekrar teşekkürler. Kendimizi çokça överek vakit geçirdiğimiz, biz şöyle insanlarız böyle insanlarız diyerek övdüğümüz şu zamanda, aslında fark etmeden yeni bör köhnelik örneğine doğru gidişi bir çığlık gibi yazınızın yırttığını gördüm memnun oldum. Hürmetler…

    • Abi yazdıklarını ara ara okumak üzere saklayacağım. Gerçekten çok ama çok teşekkürler, daha başka konularda yazıların varsa link atarsan onları da okumak isterim. Eğer sadece buralarda yazıyorsan bu evrim makalelerinin altına da yorumlarını yaz lütfen. Ben de biyoloji okuyorum ve bu konu bir çok müslümanın kafasını kurcalamaya yetiyor, özellikle de evrimci müslümanların genellikle bu tür konuları bilimsel tabanlı araştırmalarından kaynaklansa gerek -en büyük etkinin Sinan Canan olduğunu düşünüyorum bu da ayrı bir konu- yaratılışçı müslümanlardan daha bilgililer. Yukarıda yazdığın “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak” meselesi de bilimsel konuşan evrimciyle bu konuyla kulaktan dolma bilgileri söyleyen yaratılışçı karşı karşıya gelince evrimci tartışmanın kısır döngüye gireceğini görüyor ve yaratılışçı bakış açısına sahip olan bireylere daha sonra cahil bağnaz ve belli fikirlerde takılı kalmış insanlar olarak bakıp yaratılışçı bakıştan soğumalarına sebep oluyor olabilir.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin