Yeni bir Amerikan iç savaşı ya da medeniyetler çatışması

Demokrasi gibi temel hak ve özgürlükler de uğurlarına yaşam boyu sürecek kesintisiz bir mücadeleyi gerektirir. Bu yüzden demokratların hak ve özgürlük mücadelelerinin sona erme ya da bir mola verme lüksü olamaz. Doğası gereği ciddi naiflikler içeren ve öyle de kalmak zorunda olan özgürlükçü demokratik sistemlerin, kendisini yok edebilecek türlü tehlikelere karşı korunması ancak ayrımsız insan haklarını önceleyen özgürlükçü demokratların her daim uyanık olması ve teyakkuzda kalmasıyla mümkün olabilir.

Aksi halde, tabiatı gereği naif ve kırılgan demokrasilerin tankların paletleri altında ezilmeleri ya da toplumsal histerileri, nefretleri ve korkuları alabildiğine pompalamak suretiyle yarattıkları kutuplaşmayı istismar ederek sandıktan çıkacak despotların pençeleri arasında can vermeleri engellenemez.

HİTLER’İN YOL AÇTIĞI AĞIR FATURADAN DERS ÇIKARILABİLSEYDİ

Gerçek şu ki, en kurumsallaşmış demokratik sistemler bile kamil bir demokrasi olabilme ihtimali ile hoyrat bir diktatörlüğe dönüşme riski arasında biteviye salınıp durur. Çünkü, demokrasi en fazla da demokrasinin imkanlarını kullanarak diktaya yönelen yoz karakterlerin tehditi altındadır. 1930-1940’ların Almanyası, sandık yoluyla teslim olunan ahlaki değerlerden yoksun zalim bir diktatörün nelere yol açabileceğini tüm dünyaya göstermişti. 60 milyon insanın hayatına mal olan bu trajediden gerekli derslerin çıkarıldığını ise maalesef söyleyemiyoruz.

Bugün Avrupa Birliği olarak yaşamsallığını korumaya çalışan yapının Adolf Hitler’in yol açtığı yıkımdan alınan dramatik dersler sonrası, bu acıların tekrar yaşanmasını engellemek amacıyla, vücut bulduğu doğru. Ama, 2. Dünya Savaşı’nı takip eden dönemde pek çok ülkenin Hitler özentisi kanlı diktatörlerin ayakları altında yıllarca kıvrandığı da bir gerçek. Bununla birlikte, şayet bugün Türkiye’de, Macaristan’da, Polonya’da ve son olarak ABD’de bile sandık yoluyla hukuksuz dikta rejimlerine savrulma riski ortaya çıkmışsa, alınan derslerin yeterli olmadığı yeterince aşikar demektir.

TIPKI ERDOĞAN ÖRNEĞİNDE OLDUĞU GİBİ

Türkiye’de topluma yaydığı nefret, karşıtlık ve düşmanlıklarla yarattığı kutuplaşmadan ürettiği yıkıcı siyasi enerjiyi, sandık vasıtasıyla despotik bir iktidara dönüştüren Erdoğan örneği ortadayken, şimdilerde hak ve özgürlüklerin rüya ülkesi, demokrasinin beşiği bilinen ABD’de de benzer bir savrulma yaşanıyor. Dünya kamuoyu, çevresine sürekli nefret saçan Donald Trump’ın, “partisinde bile aday olamaz” denilirken ABD’ye Başkan olmasının şokunu henüz atlatabilmiş değil.

Büyük mücadelelerden süzülüp gelmiş evrensel insani değerler üzerine kurulan sistemiyle ABD, bugün adına “iç savaş” ya da “medeniyetler çatışması” diyebileceğimiz yeni bir savaşı yaşıyor. İyilerle kötüler arasında insanlık tarihi kadar eskilere dayanan değerler çatışmasının çağdaş bir örneğine şahitlik ediyoruz ABD’de. Bireysel hak ve özgürlüklerin müdafaası görevini anayasa maddesiyle vatandaşlarına emanet eden ABD, bu tür mücadelelere oldukça aşina aslında.

JAMES MEREDİTH, ROSA PARK, MALCOLM X VE MUHAMMED ALİ’LERİN ÜLKESİ

1860’lı yıllarda köleliğin kalkması uğruna kendi aralarındaki ırkçılarla kanlı bir savaşa tutuşmayı göze alan bir kültürden bahsediyoruz. Savaşı kaybetmelerine rağmen pes etmeyen, başkalarının emeğini ve özgürlüklerini sömürme eğilimli ırkçı zihniyetin kalıntılarıyla daha düşük yoğunluklu bir mücadelenin bir yüz yıl kadar daha sürdüğü bir ülke burası. James Meredith’lerin, Martin Luther King’lerin, Rosa Park’ların, Malcolm X’lerin, Muhammed Ali Klay’ların ülkesi… İşte bu ülke bugün hak ve özgürlükleri için yeniden adeta bir iç savaş, bir medeniyetler savaşı veriyor. İyilerle kötülerin, özgürlükçü demokratlarla baskıcı despotların, çoğulcu medenilerle faşist ilkellerin savaşı bu.

1860’larda ırkçılığın ve köleliğin kalkmaması için 11 güneyli eyaletle birlikte bağımsızlığını ilan eden Jefferson Davis’e karşı ortaya atılan Abraham Lincoln isimli bir Amerikalıydı. Kaderin şu garip cilvesine bakın ki, bugün demokrat ve özgürlükçü Amerikalılar, mağlup ettiği kölelik yanlısı ırkçıların suikastiyle hayatını kaybeden Lincoln’un koltuğunda oturan faşist ve ırkçı bir Başkan’a karşı mücadele vermek zorunda kalıyor. Göreve başladığı 20 Ocak’tan bu yana sadece Amerikalıların değil, tüm dünyanın kimyasını bozan, uykularını kaçıran ABD Başkanı Donald Trump’ın yaptıkları ve yapmak istedikleri ne kadar dehşet verici ise, yüzbinlerce demokrat Amerikalının hak ve özgürlüklerin müdafaası için anında seferber olarak yollara dökülmesi de o kadar umut verici. İşte bu, ABD’de olup da bizde, yani Türkiye’de, eksik olan şeyin ta kendisi.

TRUMP’IN KARARNAMESİNE ÖFKE SELİ

no ban abd topluTrump’ın, ülkelerindeki savaştan kaçan Suriyelilerin ABD’ye girişini, “ikinci bir emre kadar” durdurması, 7 Müslüman ülkenin vatandaşlarına da 3 aylık vize kısıtlaması getirmesi, tüm dünya gibi, bir avuç yerli dışında tamamının kökenleri bir ya da birkaç nesil öncesinin göçmenlerine dayalı olan, Amerikalıları ayağa kaldırmaya yetti. Irak, Suriye, İran, Libya, Sudan, Somali ve Yemen vatandaşlarının ABD vizesi almasını yasaklayan Trump’ın kararnamesine tepki hızla büyürken, kararnamenin uygulamaya girmesiyle başlayan havaalanlarındaki gözaltılarla birlikte tepkiler adeta çığa dönüştü.

Kötü bir şeyi kulağa ve göze hoş gelen albenili bir pakete sarmakta mahir tüm alışıldık diktatörlerin yaptığı gibi, Trump da tüm göçmen kabul işlemlerini 4 aylığına askıya alan ırkçı, insanlık ve İslam karşıtı kararnamesine “Yabancı teröristlerin ABD’ye girişinden ülkeyi korumak” başlığını uygun gördü.  Ancak, Trump’ın “Radikal İslamcı teröristleri ABD dışında tutmak için bir dizi güvenlik tedbiri alıyorum” açıklaması tepkileri daha da artırdı.

Demokrat Senatör Kamala Harris, kararnamenin Yahudi Soykırımı’nı Anma gününde imzalandığına dikkat çekerek “Şüphesiz ki bu Müslümanları yasaklamaktır” diyerek tepki gösterdi. New York Belediye Başkanı Bill de Blasio da, Trump’ın kararnameyle ‘ABD’nin kuruluş değerlerinden utanılacak derecede farklı bir mesaj’ gönderdiğini söyledi. Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg ise, kararnamenin “endişe verici” olduğunu belirterek, kendisi de dahil olmak üzere, birçok Amerikalı’nın göçmen kökenli olduğunu hatırlattı.

SAMUEL HUNTINGTON BİLE BU KADARINI KESTİREMEMİŞTİ

Binlerce Amerikalı ülkeye girmelerine izin verilmeyenlere destek olmak ve dayanışma göstermek için havaalanlarına akın etti. Hukukçular ise, keyfi bir despotun hukuksuzluğuna karşı derhal harekete geçti. New York Federal Mahkemesi’nden Yargıç Ann Donnelly, gerçek bir hukuk devletinde onurlu bir yargıcın nasıl olması gerektiğini, adeta Türkiye’de Erdoğan despotizminin adi birer maşasına dönüşen hakimlerin suratlarına çarparcasına, Trump’ın kararnamesini geçici olarak durduran bir karar aldı. ABD’nin çeşitli havaalanlarında gözaltına alınanların serbest bırakılmasını ve geçerli göçmenlik belgesi ya da vizesi olan bireylerin sınır dışı edilmesini engelleyen bu karar Trump’ın kararnamesini adeta bir paçavraya çevirdi.

“Medeniyetler Çatışması” tezini ilk olarak 1993’te yayınladığı bir makalede dile getiren Samuel Huntington, kehanetlerinin önemli kısmının gerçekleştiğini Afganistan, Irak işgalleriyle ölmeden önce görebilmişti. Ancak, dehşet veren öngörülerinin kendi ülkesinde başka türlü bir “medeniyetler savaşı” yoluyla gerçekleşeceğini kestirmekte nasıl yetersiz kaldığını görmek Huntington’a nasip olmadı. Medeni değerleri önceleyen medeniler ile düşmanlıktan, korkudan, nefretten ve ayrımcılıktan beslenen ilkel faşizme sığınanlar arasındaki değerler ve medeniyetler savaşının akıbeti hepimizin ve dünyanın akıbetini de yakından ilgilendiriyor.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin