Uğursuz fetva [Beklenmedik Yolculuk-7]

YAZI DİZİSİ | VEYSEL AYHAN

“O dedi ki: Çektikleri acının ağırlığı

yere kapaklamış bunları,

kuşkuya düştü ilkin benim de gözlerim.

Ama iyice bak karşıya, taşların dibinde

ilerleyeni iyice seç gözlerinle;

nasıl göğüslerini dövdüklerini göreceksin.”

Âraf X. Kanto

 

Hocaya ölüm beklemediği bir zamanda gelmişti. Büyük hayalleri vardı. Onları görememişti. İslam devleti kuruyorlardı. Halife seçeceklerdi. Bütün okullar İmam Hatip gibi eğitim verecekti. Herkes İslamı yaşayacak, halkın tamamı müslümanca yaşayacaktı. İslamın huzur ve saadeti herkese ulaşacaktı. Hidayeti insanların kalbine Allah koyuyordu ama onlar hilafeti getirince bu “dava” otomatik olarak gerçekleşecekti!

Belki bir gün şeyhulislam bile olurdu. Niye olmasın ki!

Hocanın başlangıç niyeti buydu. Bu, dev bir hedefti ve hedefe giden her yol, her araç meşru ve mubahtı. İdeolojileri böyleydi.

Bu hedefe engel olacak insanlar ister sağcı ister solcu ister ateist hatta ister müslüman bile olsa yok edilmesi gereken unsurlardı. Hoca, hayalindeki halifeye kavuşmuş, peşine takılmıştı. Artık halifeye biat etmeyen herkes “hain”di, “kafir”di, “dış güçlerin maşası” idi. Halife, halife idi. Ne yapsa meşru idi. “ölmeli” dedikleri ölmeli, “su verilmesin” dediklerine su verilmemeliydi. Hoca kırk yıllık hedefine kavuşmuştu ya halife artık “apırsa da köpürse de” önemli değildi.

Milyar dolarlık hırsızlık mı yapılmış! “Tabi ki İslam devleti içindi. Ne güzel!” Halife ve adamları yolsuzluk yapıyor, komisyon mu alıyor? “İşte hep İslam için, hiç kendine alır mı, hiç tenezzül eder mi!”  Ama bak kendine ev, yazlık, konak almış, buna ne diyeceksin? “E normal canım, halifenin veya bir şehre nezaret eden kişinin “humus” hakkı vardır. Beşte bir alabilir helaldir…”

İşte hocanın tarikat yolculuğu siyasetle böyle buluşmuştu. Suç ve suçluluğu belirleyen kriterler yoktu. Suç ve suçluları halife belirliyordu. Halife dedikten sonra “ister as ister kes” serbestti. Hocanın İslam hukuku bilgisi fena değildi. Ama bu sıralar gerek yoktu. Hukuk ve fıkıh ileride lazım olacaktı. Halife zordaydı. Şimdi mesele milyonlara balig bir kitleyi şeytanlaştırma projesine yardımcı olmaktı. Sarık ve cübbesiyle bu işe destek olmak zamanıydı.

Tarihte ilk defa müslümanlık için müslümanların malına çöküyorlardı. Tarihte ilk defa on binlerce dindar kadın zindana atılıyordu. Bebekler hapishanede büyüyordu. Mecelle kaideleri “Suçun şahsiliği”,“Suçu sabit olana kadar suçsuzluk”,“Beraat-ı zimmet asıldır”,“Cezanın yasaya dayanması, kanunilik”,“Masumiyet karinesi”, “Mülkiyetin kutsallığı” askıdaydı. Ama hilafet tam yerleşince tabi ki hukuka dönülürdü.

İşte hoca bu hayallerle geziyor, coşkun konuşmalar yapıyor, mitinglere çıkıyor, sarık ve cübbesiyle “cihat” ediyordu. Tam hilafetin tadını çıkaracaktı ki ölüm geldi. Beklemiyordu.

Elli yaşı yeni aşmıştı. Biraz yorgundu o kadar. Bir günde kendini toprağın altında bulmuştu. Oysa daha ne hizmetler edecekti. Şimdi ise toprağın altında idi ve bedeni müthiş baskılar altındaydı.

Cenazesinde on binlerce insan hüsn-ü şehadette bulunmuştu. Bayağı kalabalık olmuştu. Yüzlerce hatim binlerce Yasin okunmuştu. Beklediğinden fazla teveccüh görmüş memnun olmuştu. Ama toprağın altında o hoş amediyi bulamamıştı. Halbuki ölüm ötesinde de bayağı bir merasimle karşılanacağını umuyordu. Ama şimdi inkisar-ı hayal içindeydi.

Vaazlarda anlattığı anekdot aklına geldi. “Hz. Peygamber (sav) çok sevdiği Osman b. Maz’un’un kabri başında bir sahabinin “Ne mutlu sana, Cennet’e gidiyorsun.” sözünü duyunca kaşlarını çatıp şöyle demişti: “Ne biliyorsun? Ben Allah’ın peygamberi olduğum halde bilmiyorum, sen nereden biliyorsun?” Durumu tam böyleydi. Cennet bahçesi beklerken loş, boğucu bir zindan odası bulmuştu. Vücudu kefenli bir halde aşağıda duruyordu. Cesetten ayrılmış kendi kendini seyrediyordu. Bir yanlışlık olmalıydı.

İşte bu halde iken melekler göründü. Yüzlerine dikkatle baktı bir ümit yakalarım diye… Fakat onların girişiyle birlikte bedeni katılaştı ve bir titreme hali geldi.

İlk soruları sendeleyerek de olsa cevapladı. Kendinde biraz takat bulunca meleklere döndü:

– Ben “iman”la gelmedim mi? Niçin burası böyle? Siz neden böyle soğuk yüzlerlesiniz?

İlk melek:

– Evet imanla geldin, fakat imanına zulüm bulaştırdın. Bildiğin bir ayeti okuyayım: “İman edip imanlarına zulüm bulaştırmayanlar var ya, işte korkudan emin olma onların hakkıdır, doğru yolda olanlar da onlardır.” (En’am 82) Siz hem zulüm bulaştırdınız hem de zulmü desteklediniz.

– Ama biz ne yaptıysak İslam için yaptık.

– Evet ‘müslüman’ zalimler oldunuz. Zulüm ve ganimat fetvaları verdiniz.

– Ama onlar İslam düşmanları idi. Dış güçlerin maşası idi.

– Sen topluca itham ettiğin bu insanlardan bizzat tanıdığın kaç kişi vardı?

Az düşündü:

– Kayınbiraderim, yeğenimin çocukları, dayım. Bir de benim çocuklarımın öğretmenlerini tanıyorum.

– Onlar dediğin gibi “hain” miydi?

– Hayır hepsi mütedeyyin birer mümindi.

– Peki nasıl “vatan haini” oluyorlar?

– Kendileri değil ama kullanılıyorlar.

– Bize okuduğun fıkıh kitaplarında onlara zulmetmeye fetva veren bir kaide okur musun?

– Yani… Aslında ben sonradan o sözlerimden vazgeçmiştim. Çünkü işi abarttılar. Farkındayım.

– Peki fetvandan vazgeçtiğini duyurdun mu?

– Hayır fırsat olmadı.

***

“öyle çok budalalık bitti ki yeryüzünde,

insanlar inanır oldu her söylenene,

kanıt bile istemeden.

İşte böyle semirmekte

Antonio’nun domuzları ile sahte para sürenler

ve domuzdan bile beterler.”

Cennet XXIX. Kanto

 

MİLYONLARCA DAVA DOSYASI

Melek elindeki defteri açtı:

– Bak senin fetvan ile neler yapılmış…

Müslümanlık adına karar verdiğini düşünen 18 hâkim senin sözlerini kendilerine dayanak yaparak 3.528 kadını, 13.250 erkeği hapse atmış. Senin fetvanla 12 bebek şimdi zindanda büyüyor.

Hocanın dünyası başına yıkılmıştı. Ki Melek devam etti:

– Hırsızlar 6.125 iş yerine, senin fetvanı bahane ederek el koymuş. Kimse de engel olmamış. 4 büyük fabrika şimdi senin müritlerince işletiliyor.

– Ama ben onlara bu kadar demedim ki…

– Sen “malları ganimet” demedin mi?

Başını önüne eğdi. Melek bir perde açtı.

– Buyur yaptıklarına bak!

Hoca sanki dünyaya geri dönmüştü. Bir mahkeme salonu belirmişti. Sık sık görüştüğü bir yargıç kürsüdeydi. Orta yaşlı bir insanla konuşuyorlardı. Melek konuştu:

– Bu gördüğün yargıç, yakın arkadaşın. Karşısındaki ise sizin kasabada bir ayakkabıcı. Tek suçu Afrika’da bir okula düzenli bağış yapmak. Bir başka suçu yine orada bir su kuyusu için havale göndermek. Senin arkadaşın yine senin telkinlerinle onu hem hapse atıyor hem de dükkanına el koyduruyor. Ayakkabıcının ailesi yalnız kaldı. Melek bir perde daha açtı.

– Bak görüyor musun? Arkadaşın bununla da yetinmedi. Hanımını da hapse attırdı. Şimdi iki çocuk geliri olmayan babaennelerinin yanında kalıyor. Bak yaşlı kadın ne kadar zorlanıyor. Sürekli ağlıyorlar. Bu zulme müslümanlık adına mı fetva verdin?

Dili tutulmuştu. Önündeki kefenli haline baktı. Kefen kararmıştı. Siyah bir ıslaklık tamamını kaplamıştı. Ter olmalıydı.

– Ama 250 kişiyi şehit ettiler ama darbe… diyebildi.

Diğer melek:

– “Hiçbir kimse bir başkasının günahı ile (suçu ile) suçlanamaz.” (İsra 15) ayetini bilmiyor muydun? “Herkesin kazandığı, yalnız kendisine aittir. Hiçbir günahkâr, başkasının günahını yüklenmez.”(En’am 164) ayetini okumamış mıydın?

Hocanın dili tutulmuş ağzı kurumuştı. Cevabı yoktu. Verdiği fetvanın ucunun nerelere vardığını hiç hesap etmemişti.

– Verdiğin fetva ile zindana girenlerin içinde tek bir mücrim bile yok.

– Ama bütün ilahiyat ulemesı aynı şey söyledi!

– Başkasının ne dediği bizim defterimizde yok. Herkes ayrı ayrı hesabını verecek. Şimdi senin sorgundayız. Ki bu ilk sorgu.

Hoca müritlerini düşündü. Şimdi dünyada kendisi hakkında neler düşünüyorlardır neler… Ne övgüler… Ne makamlar… Cennetten köşkler bahşetmeler… Oysa…

İlk melek:

– Senin fetvan tabi olanların tüm zulümleri senin defterine kayıtlı.

Hoca mezarda soğuk karşılanışının sebebini anlamıştı. Telafi kapsının olmadığını, dünyaya dönemeyeceğini iyi biliyordu.

Bir perde daha açıldı. Bir öğrenci yurdu idi.

– Bak seyret müritlerin bu yurda saldırıyor.

Hoca gördüğü sahnelerden dehşete kapılmıştı. Her amelin kaydedildiğini biliyordu ama bu kadarını beklemiyordu. Melek devam etti.

– Müritlerin saldırıyor. Onların yanında hırsızlar var. Yakıp yıkıyorlar.

– Bak görüyor musun? Yurdun üst katı. Küçük çocuklar korkuyla ağlıyorlar. Ailelerinden yardım istiyorlar. Ama aileleri gelemiyor. Bu çocuklar yazın buraya Kur’an öğrenmeye gelen çocuklar. Melek bir perde daha açtı.

Yeni manzarada yurt artık bir iş hanı idi. Melek konuştu:

– Yargıç bir müridin bu binayı bir başka müride verdi. Bu gasp ve hırsızlık da senin defterinde. O yurdun binasında emeği ve parası olan müminlerin hakkı ayrı ayrı birer dava.

– Hoca dehşet içinde seyrediyordu. Melek devam etti:

– Konuşmalarınla 3 milyon 453 insanın kalbine nefret aşılamışsın. Kalplerine milyonlarca masum mümin hakkında “kafir ve “hain” hükmü kazımışsın. Sokakta herkes onlara mücrim muamelesi yapmış. Kötü gözle bakmış. Bunların her biri ayrı ayrı milyonlarca dava olarak haşirde karşına çıkacak. Sevaplarını dağıtacaksın. Yetmezse günahlarını yükleneceksin. Rabbimize vereceğin hesap da ayrı…

Hoca yıkılıyor, eziliyor ne diyeceğini bilmiyordu.

– Ama beni kimse ikaz etmedi, bilemedim diye kekeledi.

– Hayır seni ikaz edenler oldu ama duymadın. Hayırhah bir arkadaşın sana geldi ve bu yapılanlara hangi dine göre fetva verdiğini sordu. “Tarihte bu yaptıklarınız kafirlere bile yapılmadı.” dedi. Senin keyfin kaçtı, duymazdan geldin.

– Evet doğru. Peki şimdi ne olacak? Namazlarım, vaazlarım… Haccım umrelerim…

– Salih amellerine zulüm karıştırdın. Kazanlarca halis süte necaset saçtın. Onların hayrını nasıl göreceksin. Halis olmayan ameller nasıl sana şefaat etsin?

Diğer melek:

– Kur’an’da müşrikler ve ihanet eden bir kısım insanlar için nazil olan bir ayeti okuyayım: “…Sizi Mescid-i Haram’dan alıkoyduklarından dolayı bir topluluğa olan kininiz, sakın sizi haddi aşmaya sürüklemesin…” (Maide 2) Siz bu müşriklere yapılmasını Kur’an’ın nehyettiğini masum müminlere yaptınız.

Hoca pişmanlıkların cenderesinde dürülüyor, bükülüyordu. Bedeni kefenli halde aşağısında duruyordu ama ruhu çelik bir kasada sıkışmış eziliyordu. Bu, beş dakika bile dayanılacak bir azap değildi. Saatler, günler, yıllar… Acaba kıyamete ne kadar vardı? O zamana kadar nasıl sabredecekti.

Melekler, hocayı amelleriyle başbaşa bırakıp ayrıldılar. Yolda Rabblerine hamd ve şükür ediyorlar şu ayeti okuyorlardı:

“Gerçek şu ki, biz emaneti (irade etme) göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar bunu yüklenmekten kaçındılar ve ondan korkuya kapıldılar; onu insan yüklendi. Çünkü o, çok zalim, çok cahildir. (Ahzap 72)

 

Yarın: Meleğin kapıda göründüğü an, Beklenmedik Yolculuk – 8

 

[Uğursuz fetva – Beklenmedik Yolculuk-7]

[Öğretmenin son dersi – Beklenmedik Yolculuk–6]

[Boğazlanmış kuzular ülkesi -Beklenmedik Yolculuk-5]

[Emir kulu – Beklenmedik Yolculuk–4]

[Çiçekçi ve yanlış örnekler – Beklenmedik Yolculuk-3]

[Çoğaltma tutkusu -Beklenmedik Yolculuk-2]

[Beklenmedik Yolculuk-1]

3 YORUMLAR

  1. Bu insanlar oyle vahsi, oyle vurdumduymaz, ruhsuz, hissiz, ahlaksiz, yobaz veee vicdandan nasipsizler ki , degil boyle bir sorgu daha agir sorgulara da girseler asla hatalarini kabul etmeyecekler. Zira bu zamanda onlar dini kibir kaynagi yapmislar kendilerine.
    “Yaptigim neye mal olucak , buna hakkim var mi?” sorularini kendimize sormazsak -herkes sormali- korkmak lazim.
    Veysel Ayhan Bey, tebrik ederim. Cok guzel bir yazi. Obur dunyada da biyle olur mu kan emmis , katil kansizlar icin ama bunlari hayali de olsa okumak birazcik rahatlatiyor. En azindan okuma suresince
    Allah gelsin tum zalimlerin, simarik zorbalarin hakkindan.

  2. Allah razı olsun hocam, yazı dizisini alâka ile takip ediyoruz. Ayet ve hadislerden tereşşuh etmiş olduğu için hikayeden çok öte bizatihi hakikat.. senaryo değil Âti-i karîb..

  3. Sayın Ayhan ve Tr724.com ailesi. Öncelikle bayramınız mübarek olsun.

    Bugün Cuma ve her müslüman gibi ben de halis niyetlerimle camiye gittim. Hutbede sanki hoca değil de RTE vardı. Bütün konuşması iç ve dış düşmanlara ve illaki 15 Temmuz tiyatrosuna ayrılmış bir fetvaydı. Bir ara öyle bunaldım ki kendimi cemaatin dışına atmakla kalmayıp camiyi de bırakmak geldi aklıma. Fakat nefsim beni yanıltmış olabilir düşüncesiyle hutbenin sonuna kadar bekleyip cemaatin dağılmasını bekleyip hocaya sorduğumda bu durumu;ellerine tutuşturulan şeyleri mecburen beyan etmeleri gerektiğini, aksi takdirde haklarında işlemler yapılıp diğer karşı gelenlerle aynı şekilde anılmaktan korktuklarını anlattı.

    Maalesef ülkemin durumu bu!!!???… Herkes herşeyden korkup sinmiş bir şekilde,sinmeyenler ise ülkeyi terk etmek zorunda bırakılıyor. Bunu belki görmek ve bilmek istemeyenler olabilir diye not düştüm……

    İyi bayramlar….

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin