Türkiye, iki ‘üç benzemez’in peşinde bir bilinmeze yol alıyor

Yorum | Bülent Keneş

Türk dış politikası uzun zamandır günlük iniş-çıkışlar, anlık savrulmalarla stratejiden yoksun bir seyir izliyor. Türklerin binlerce yıllık tarihinden ve Türkiye’nin jeopolitiğinden kaynaklanan genel kabul görmüş öncüller ve bedeli ağır ödenmiş parametreler, en kritik dönemlerden birinin içinden geçilirken dış politikada ve güvenlik stratejilerinde tümden hiçe sayılıyor.

Eğreti ve amorf Erdoğan rejiminin ayakta kalma ihtiyaçlarına binaen Türkiye’nin müttefik olduğu ülkelerle ve uluslararası örgütlerle olan müesses ilişkileri temellerinden sarsılıyor. İkili ilişkileri pek çok testten geçmiş dost ülkelerle köprüler bir bir atılıyor. Uluslararası askeri, siyasi ve sosyo-ekonomik örgütlerden tek tek uzaklaşılıyor.

Peki bunlar oluyor da, bunların yerine ne konuluyor. Tarih boyunca Türklere ve Türkiye’ye olan husumetleriyle bilinen ve halen de sahada düşmanlıkta geri durmayan hasım güçlerden dost devşirme çabasında ise bir arpa boyu bile yol kat edilemiyor.

Oysa, tıpkı insan ilişkilerinde olduğu gibi uluslararası ilişkilerde de 5 yaşındaki çocukların bile akledeceği bazı temel düsturlar vardır. Söylendiğinin aksine, elbette ki, dostumun düşmanının otomatikman benim düşmanım, düşmanımın düşmanın da otomatikman benim dostum olma mecburiyeti ve garantisi yoktur. Ama yine de dostumun düşmanının otomatikman bana düşman olma ihtimali dostumun dostunun otomatikman bana dost olma ihtimalinden fazladır. Düşmanımın düşmanının bana dost olma ihtimali ise, en fazla düşmanımın dostunun bana düşman olma ihtimali kadardır.

SAHADA ANORMALLİK VARSA GİZLİ HESAPLAR, KİRLİ PAZARLIKLAR DA VARDIR

Sahada, mantığa ve binlerce yıllık tecrübelere dayalı bu basit çıkarımsamalarla uyuşmayan ve hatta buna taban taban zıt bir durum varsa şayet, orada ciddi bir anormallik olduğuna kolayca hükmedebilirsiniz. Genel kabul görmüş ilkelerin aksine ve işin tabiatının tersine şekillenen dostluk ya da düşmanlık ilişkilerinin ise, kamuoyundan özenle saklanan bazı gizli hesaplara, türlü kirli pazarlıklara ve mide bulandıran aşağılık oyunlara dayandığından emin olabilirsiniz.

İşte Erdoğan rejiminin, iç siyasette üzerine oturduğu ittifak ilişkileri ve başta Suriye olmak üzere dış politikada verdiği görüntü kelimenin tam anlamıyla böyle bir anormallik arzetmektedir.

Erdoğan rejiminin 2011 güzünden beri resmen düşman ilan ettiği ve düşmanlığının tüm gereklerini, en azından görüntüde, fiilen yerine getirdiği Şam rejiminin ne kadar dostu varsa hepsiyle dost olması, ne kadar düşmanı varsa onların hepsiyle de papaz olmasındaki anomaliyi görmek için sanırım ne uluslararası ilişkiler ve diplomasi uzmanı, ne de uluslararası hukuk dahisi olmaya gerek yoktur.

Şam rejimine karşı radikal terör örgütlerine para, silah ve eğitim vermek, bazen de bu tür örgütleri yoktan var etmek dahil yapmadığını bırakmayan Erdoğan rejiminin, düşmanının  (Esed rejimi) dostlarını dost, düşmanının düşmanlarını düşman edinmekteki şevk ve iştihasını uluslararası ilişkilere ve ulusal güvenlik stratejilerine damgasını vuran parametreleri ve görünürdeki değişkenleri gözden geçirerek, analiz ederek anlamamız mümkün değildir.

Ancak ne yazık ki, Erdoğan rejiminin içinde bulunduğu açıklanması zor bu tuhaf denklemin Türkiye’yi götürdüğü yerin neresi olduğunun iyice belirginleşeceği günlerin arafesinde bulunuyoruz. Suriye’de birbirine zıt tüm yolların, hedeflerin, beklentilerin ve sorunların odaklanarak adeta bir ‘Gordion Düğümü’ne dönüştüğü İdlip’te, ülkede at oynatan tüm güçler Suriye’nin kaderini şekillendirecek bir koz paylaşımına girişmek üzere.

İşte böylesine tarihi bir kapışmanın eşiğindeki İdlip, en basit stratejiden bile yoksun olmanın Türkiye’ye dayattığı ağır faturanın da ödenmek zorunda kalınacağı bir masa haline gelecek. Bu fatura, Erdoğan ve çevresindekilerin şahsi menfaatleri peşinde veya siyasi amaçları uğruna giriştikleri gayr-i meşru hamlelerin gün be gün biriken faturası olacak.

DÜŞMANIN DOSTUNU DOST, DÜŞMANIN DÜŞMANINI DÜŞMAN EDİNMEK…

Krizin ilk gününden itibaren Esed’le ölüm-kalım mücadelesi verdiğini savunan Erdoğan rejiminin, Şam’ın en büyük siyasi, ekonomik ve askeri destekçisi Rusya ve İran’la aşırı yakınlaşma içerisinde bulunması, kamuoyuna pazarlamayı tercih ettiği iddialı fotoğrafla hep büyük bir çelişki arzetti. Bir taraftan, milyarlar harcayarak Esed güçlerine karşı desteklediği radikal cihadist grupları Suriye’ye sokarken, diğer taraftan Esed’in başlıca finansörü olan İran’a, uluslararası hukuk kurallarını ve köklü müttefiklik ilişkilerinin kendisine yüklediği yükümlülüklere ihanet etme pahasına, Türkiye’nin kamu bankalarını kullanarak on milyarlarca dolar akmasını sağladı.

Örgütleyerek, finanse ederek, donatarak ve eğiterek sahaya sürdüğü el-Kaide, IŞİD kalıntısı örgütlerle güya Esed’e karşı gayr-i nizami bir vekalet savaşı yürüten Erdoğan rejimi, aynı anda Esed karşıtı bütün uluslararası güçlerle arasını açarak Esed’in yine en büyük hamilerinden olan Rusya ile hesapsız bir yakınlaşmaya yöneldi. Böylece Erdoğan rejimi, düşmanının dostlarını, üstelik sahada hala Türkiye’ye düşmanlık ederken, dost edinme gibi bir tuhaflığa imza attı. Bununla da kalmadı, düşman diye sunduğu Esed’in en yakın dostlarının kendisine çizdiği koordinatlar içinde nihai olarak yine Esed’in işine yarayacak, ulusal menfaatler açısında ise nafile niteliğinde olan hamleler için Mehmetçiğin canını pazarlık masasına sürdü.

Erdoğan rejimi, Türkiye, İran ve Rusya gibi tarihi, ideolojik ve jeopolitik açıdan ancak “üç benzemez” diye tanımlayabileceğimiz tuhaf bir denklem oluşturdu. Bir uluslararası büyük güç ile iki bölgesel güç arasında hiçbir mantıki hesaba oturmayan, hem bir taraftan birbirleriyle çekişen hem de öte taraftan birlikte hareket ediyormuş gibi yapmak durumunda olan bu denklemdeki aktörler arasındaki ilişkinin stratejik ihtiyaçlara binaen kurulan kalıcı bir ilişki sistematiği olamayacağı ise aşikar. Çünkü, ne Türkiye’nin tabii politik, jeopolitik, sosyo-kültürel ve askeri konumu, ne kendi ulusal iradesini de aşan uluslararası konumlandırması, ne de jeopolitiğinden dolayı kaçınılmaz olarak Rusya ve İran’ın Türkiye’nin milli güvenliğinin ve uluslararası menfaatlerinin aleyhine çalışan bölgesel ve uluslararası ihtirasları müsaittir böyle bir şeye…

“ÜÇ BENZEMEZLER” ARASINDAKİ ÇARPIK İLİŞKİ ERDOĞAN’IN İHTİYACI

Erdoğan rejiminin, dış politikadaki savrulmalarının ittiği bu “üç benzemezler” arasındaki çarpık ilişki, Türkiye’yi adım adım uluslararası cari sistemin dışına doğru iterken, 1900’lerin başında acı tecrübeler sonucu terketmekle kalmayıp arasına bilinçli bir mesafe koyduğu Ortadoğu bataklığına da gırtlağına kadar sokmuş oldu. Yine bu çarpık ilişki yüzünden sadece Türkiye kaotik Ortadoğu’ya girmekle kalamdı, tüm istikrarsızlaştırıcı öğeleri ve davranış kalıplarıyla Ortadoğu da fiilen Türkiye’ye girmiş oldu. Bugün ülke düne nazaran çok daha fazla despotlaşmış, çok daha fazla bir polis devleti ve çok daha fazla bir muhaberat rejimi görüntüsüne bürünmüşse şayet, bunda şüphesiz ülkenin hızla Ortadoğululaşmasının da büyük rolü vardır.

İşin ilginç tarafı İslamofaşist Erdoğan rejiminin dayandığı iç siyasi dinamikler de tıpkı dış siyasetinin dayandığı dinamikler gibi yine “üç benzemez” dinamik üzerine oturuyor. Geçmişleri ve tabiatları gereği, normal şartlarda birbirleriyle uzlaşma imkanını geçin, aynı ortamda nefes almaya bile tahammülleri olmayacak aktörlerin birlikteliğinden söz ediyorum. Erdoğan’ın IŞID-vari siyasal İslamcı radikalliğinin, Devlet Bahçeli’nin ırkçı faşizminin ve Doğu Perinçek’in kılıktan kılığa giren o marjinal komitacılığının ve bunları parmağında oynatan Ergenekon yapılanmasının Türkiye, İran ve Rusya arasında olandan bile tuhaf bir müttefiklik ilişkisi içerisinde hareket etmeleri normal bir aklın ve hafsalanın alabileceği bir durum olmasa gerektir.

İçeride ve dışarıda yürürlüğünü sürdüren bu anormalliğin oluşturduğu kaldıraçla Türkiye’nin uluslararası menfaatlerinin, jeopolitik konumunun, tarihi ilişkilerinin şekillendirerek müessesleştirdiği uluslararası bağ ve bağlantıları fiilen bir bir ortadan kaldırılıyor. Şimdilik fiili bir durum arzeden bu kasti ve bilinçli yıkım sürecinin ortadan kaldırdığı uluslararası ilişkiler sistematiğinin ve bu sistematiğin gerektirdiği kurumsal altyapısının yerine benzerini veya muadilini koymanın ise, herhangi bir imkanı bulunmuyor.

STRATEJİK SAVRULMA, DEMOKRATİK EROZYONLA PARALELLİK ARZEDİYOR

Çünkü, Türkiye’nin üyesi olduğu NATO ve diğer uluslararası örgütlerin, yöneldiği Avrupa Birliği gibi birlikteliklerin ve batılı ülkelerle olan ikili ilişkilerinin en önemli parametrelerini demokrasi, insan hakları, temel özgürlükler, hukukun üstünlüğü, şeffaflık, hesap verebilirlik vb. gibi tüm vatandaşlarını medeni insanlar olarak özgür ve müreffeh yaşatmayı amaçlayan ilkeler oluşturuyor. Bu yüzden, Batı yöneliminden vazgeçmek, son yıllarda iyice altı oyulan bu ilke ve kurumlardan tümden vazgeçmek anlamına da geliyor. Ne Şangay İşbirliği Örgütü’nün ne de benzeri bir yapının bu ihtiyaçları ikame etme imkanı bulunmuyor. Tam tersine, bu tür örgütler demokrasi ve hukuktan sapmış rejimlere hukuksuzluluğu ve despotizmi konsolide etme imkanı sunuyor.

Meselenin bir diğer ilginç boyutunu ise, kendisini oldum olası Rus yayılmacılığının önündeki en büyük engel olarak pazarlayan Ülkücülerin ve MHP’nin, Saray’a kapak atan Devlet Bahçeli yönetimi altında, Türkiye’yi bir Rus uydusu haline getirme girişimine verdiği açık ve bilinçli destek oluşturuyor. Geleneksel Türk milliyetçilerinin en büyük kabusu olan, her duyduklarında hop oturtup hop kalkmalarına yol açan ‘Rusların sıcak denizlere inme hayali,’ bu hayallerinin önündeki en büyük engel olan Türkiye’yi paspasa çevirerek adım adım gerçekleşiyor. Üstelik bu, özelde Rus yayılmacılığına karşı oluşarak şekillenmiş Türk milliyetçiliğine dayalı ‘Turancılık’ denilince mangalda kül bırakmayan Bahçeli’nin MHP’sinin koşulsuz desteğiyle oluyor. Sizce de işin tabiatına aykırılık bakımından oldukça tuhaf bir durum değil mi?

Aynı tuhaflık, despotik hevesleriyle Erdoğan’ın en fazla aralarında kendisini rahat hissettiği Ortadoğu batağına Türkiye’yi, Ortadoğu batağını ise tüm hastalıklarıyla birlikte Türkiye’ye sokma çabasına Bahçeli’nin verdiği destek için de söz konusu. Milliyetçilerin “ne Şam’ın şekeri, ne Arab’ın yüzü” aşırıcılığından Ortadoğululaşma aşırıcılığına savrulmasının makul ve mantıklı bir açıklamasını bulmak hiç de kolay olmasa gerek.

ÜLKÜCÜLERİ RUSÇU, PERİNÇEKÇİLERİ İRANCI VE ARAPÇI YAPAN NE ACABA?

Yine benzer bir tuhaflık Ergenekon ve Perinçek örgütleri için de söz konusu. Maoculuktan, Apoculuğa, Kemalistlikten İrancılığa, Esedcilikten Erdoğancılığa kadar girmediği kılık kalmayan Perinçek’in Kemalizm ve bağımsızlık kisvesi altında Arapçılığı savunur hale gelmesinin de, güç ve iktidar uğruna kimya bozulması ve karakter erozyonu dışında makul bir açıklaması bulunmuyor. “Türkiye’ye şeriat gelecek,” “irtica gelecek” diye diye peşine taktıkları grupları iflah olmaz paranoyaklar haline getiren Perinçek’in Türkiye’yi dünyanın tek siyasal/radikal İslamcı rejimi olan İran’ın peşine kuyruk yapma çabasını mantıkla açıklayabilir misiniz?

Bugün Erdoğan’ın siyasi ihtiyaçlarını halka din diye yediren Diyanet’in hegemonyasındaki camilerde cumaları minbere çıkan devlet dininin müftülerinin, vaizlerinin söylemleriyle, Perinçek’in söylemleri arasında neredeyse fark kalmamasının akılla, mantıkla açıklanır bir tarafı var mıdır? Sahi bu dönüşüm nasıl oldu? Perinçek mi Erdoğanlaştı, yoksa Erdoğan mı Perinçekleşti? Acaba kim kimin içine dühul etti?

“Son iki yüzyılımıza bakalım, Türkiye’de dinciliği, şeyhliği, tarikatçılığı, cemaatçiliği besleyen ve örgütleyen Arap ülkeleri mi, yoksa Batılı emperyalistler mi?.. En önemlisi bugün Türkiye’de Araplaşma diye bir olay yok. Suriye’den gelen milyonlarca insan kuşkusuz ciddî sorunlar getirmiştir. Ancak bu göçün nedeni Suriye değil, ABD emperyalizmidir. İkincisi, bu göçün Türkiye’yi ‘Araplaştırdığı’ söylenemez… Ama şurası bir hakikat: “Araplaşma” tehlikesine yapılan vurgular, ABD emperyalizminden gelen tehdidin üzerini örtmeye yarıyor ve Türkiye’yi yeniden ABD’nin yanına itme çabalarıyla birleşiyor.”

Bundan sadece bir-kaç yıl önce şu cümleleri yazanın Doğu Perinçek olduğunu söyleseydiniz şayet, emin olun başta kendiniz olmak üzere, kimseyi bu söylediğinize inandıramazdınız. Bugün yaşananların tuhaflığı işte bu. Bahçeli’nin desteğiyle Türkiye’nin kucağına itildiği Ruslar, tereyağından kıl çeker gibi bin yıllık sıcak denizlere inme hayallerini gerçekleştiriyor. Erdoğan ise, Perinçek’in halkla ilişkilerini yüklendiği Ergenekon’un desteğinde İslamofaşist rejimini gün be gün daha da konsolide ediyor.

80 milyonluk koskoca Türkiye ise, Erdoğan’ın müthiş göz bağcılığı sayesinde hem içeride hem de dışarıda kuyruğuna takıldığı iki “üç benzemez”in peşinde bir bilinmeze doğru yol alıyor. Ne diyelim, Allah sonumuzu hayrettsin!..

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin