İnsanın en büyük bilmecesi olan ölüm, kalbin durmasından ziyade bilincin kapanmasında saklı bir gizemdir. Genel anestezi tecrübesi, zaman ve mekânın yok olduğu bu karanlık pencereden bakarak bize ölüm hakkında sahip olduğumuz sezgileri derinden sorgulatır. Çünkü ölümün mutlak bir yok oluş olduğunu iddia etmek bile, o yokluğu tecrübe edecek bir özneye ihtiyaç duyar. Nihayetinde ölüm problemi, insan zihninin sınırlarını aşan büyük bir bilinç problemine dönüşmektedir.
AYDOĞAN VATANDAŞ | YORUM
İnsanın en büyük bilmecelerinden biri hiç kuşkusuz ölümdür. Heidegger’e göre insan, “ölüme-doğru-varlık”tır (Sein-zum-Tode). Ölüm, hayatın sonunda karşılaşılan tesadüfi bir olay değil; insan varoluşunun en temel ufkudur. İnsan, ölümlü olduğunu bilen tek varlık olarak yaşar ve bu bilgi, bütün seçimlerine, korkularına, umutlarına ve anlam arayışına yön verir.
Ancak ölüm paradoksal bir şekilde hem herkesin bildiği hem de kimsenin tecrübesini aktaramadığı tek hakikattir. Her insan başkalarının ölümüne tanıklık eder; fakat kendi ölümünü asla bir deneyim olarak yaşayamaz. Bu nedenle ölüm, hem en kesin gerçek hem de en büyük bilinmez olarak insanın karşısında durur. Bu yüzden ölümün kendisi hakkında düşündüğümüzde çoğu zaman yanlış yerden başlarız.
Ölümü kalbin durması, nefesin kesilmesi, beynin faaliyetini sonlandırması gibi biyolojik bir olay olarak ele alırız. Oysa ölümün asıl gizemi biyolojide değil, bilinçtedir. Çünkü insan için dünya, yalnızca var olan şeylerin toplamı değildir. İnsan için hayat, tecrübe edilen şeylerin toplamıdır.
Güneşin doğması onu gören bir göz olmadıkça, bir melodinin varlığı onu duyan bir kulak olmadıkça tek başına yeterli değildir. Evrenin kendisi de, onu tecrübe eden bir bilinç olmadan sessiz ve karanlık bir ihtimalden ibaret kalır.
Bu nedenle ölüm üzerine düşünürken sorulması gereken ilk soru şudur: Gerçekliği gerçek yapan şey nedir? Maddenin kendisi mi? Yoksa onu tecrübe eden bilinç mi?
Bu soru ilk bakışta soyut görünür fakat modern tıbbın sıradan bir uygulaması onu son derece somut hale getirir: Genel anestezi. Anestezi, insanın ölüm hakkında sahip olduğu birçok sezgiyi sarsan tuhaf bir tecrübedir. Çünkü anestezi sırasında insan ölmez. Kalbi atmaya, beyni yaşamaya devam eder. Hücreleri faaliyet göstermeyi sürdürür. Fakat buna rağmen kişinin dünyası ortadan kalkar. Bir an ameliyathanededir, bir sonraki an gözlerini açar. Arada hiçbir şey yoktur. Ne rüya. Ne bekleyiş. Ne zaman. Ne mekân. Ne de “ben” duygusu.
Saatler geçmiş olabilir. Fakat özne açısından tek bir saniye bile yaşanmamıştır. Anestezi sırasında dünya dönmeye devam eder. Fakat öznenin bundan haberi yoktur. Soru şudur: Öznenin habersiz olduğu bir dünyanın özne açısından ne anlamı olabilir? Bu nedenle anestezi, ölümün biyolojik değil, fenomenolojik bir akrabasıdır.
İkisi aynı şey değildir. Ama ikisi arasında rahatsız edici bir benzerlik vardır. Her ikisinde de bilincin penceresi kapanır. Fark şudur: Anestezide pencerenin yeniden açılacağını biliriz. Ölümde pencerenin açılıp açılmayacağı bilmenin konusu değil inancın konusudur.
Anestezi bize ölümün ne olduğunu öğretmez. Fakat ölüm hakkında sahip olduğumuz bazı varsayımların ne kadar kırılgan olduğunu gösterir. Örneğin çoğu insan ölümü sonsuz bir karanlık gibi düşünür. Fakat karanlık bile bir deneyimdir. Karanlığı gören bir özne gerektirir. Anestezide ise karanlık yoktur. Çünkü onu görecek biri yoktur.
Bu nedenle bazı filozoflar ölüm korkusunun büyük ölçüde hayal gücünün ürünü olduğunu düşünmüşlerdir. İnsan çoğu zaman ölümü değil, ölüm fikrini deneyimler. Çünkü ölümün kendisini deneyimlemek mantıksal olarak imkânsızdır. Ölüm varsa deneyim yoktur. Deneyim varsa ölüm yoktur. Bu paradoks, ölüm düşüncesinin iki bin yıldan fazla süredir felsefenin merkezinde kalmasının sebeplerinden biridir.
Fakat anestezinin ortaya çıkardığı en önemli soru ölüm değil, bilinçtir. Bilinç nedir? Nereden gelir? Beynin ürettiği bir şey midir? Yoksa beyin onun yalnızca bir aracısı mıdır?
Bu yüzden bilinç problemi yalnızca nörolojik değil, metafiziktir. Tam da bu noktada anestezi olağanüstü bir düşünce deneyine dönüşür. Çünkü anestezi, bilincin ortadan kaldırılabildiği nadir durumlardan biridir. O halde gerçekliği deneyimleyen özne ortadan kalktığında geriye ne kalır? Materyalist gelenek bu soruya kolay cevap verir. Geriye yalnızca fiziksel süreçler kalır. Evren işlemeye devam eder. Beyin yeniden çalışmaya başladığında bilinç geri döner.
Fakat bu açıklama başka bir soruyu cevapsız bırakır: Bilinç neden vardır? Beynin elektriksel faaliyetleri neden birinci şahıs deneyimine dönüşmektedir? Neden nöronlar yalnızca bilgi işlememekte, aynı zamanda acı, sevgi, korku, renk ve anlam üretmektedir?
Belki de bu yüzden ölüm problemi nihayetinde bilinç problemine dönüşür. Çünkü ölümün ne olduğu sorusu, bilincin ne olduğu sorusundan ayrılamaz. Eğer bilinç beynin ürettiği bir yan üründen ibaretse, ölüm onun sonudur. Fakat bilinç beynin ürettiği değil de aracılık ettiği bir gerçeklikse, ölüm başka bir anlam kazanır.
Bu ihtimal bilim tarafından doğrulanmış değildir. Ama bilim tarafından çürütülmüş de değildir. Çünkü bugün nörobilim hâlâ bilincin ne olduğunu değil, yalnızca bilinçle ilişkili süreçleri açıklayabilmektedir. Anestezi sırasında bilincin kapanması ile ölüm anında yaşanan tecrübenin benzer olduğunu söylemek mümkündür; ancak özdeş olduğunu söylemek aynı derecede mümkün değildir. Çünkü anesteziden çıkan kişi, geriye dönüp baktığında bilincinin kesintiye uğradığını fark edebilir.
Geçen süreyi yaşamamış olsa da, yaşanmamış olan bu zaman diliminin varlığını sonradan idrak edebilir. Başka bir ifadeyle, anestezi tecrübesi özne tarafından dolaylı olarak bilinmektedir. Kişi, hafızasında bulunmayan bir zaman aralığının farkındadır. Ölüm için ise aynı şeyi söyleyebilmek mümkün değildir.
Materyalist yaklaşım ölümün bilincin nihai ve geri dönüşsüz sona erişi olduğunu varsayar. Fakat bu varsayım doğru olsa bile, ölüm anında öznenin ne deneyimlediğini bilmek mümkün görünmemektedir. Çünkü ölümün ardından geri dönerek bu tecrübeyi aktaran bir bilinç yoktur.
Dolayısıyla ölüm hakkında konuşurken ilginç bir paradoks ortaya çıkar: Ölümün bilincin tamamen ortadan kalkması olduğunu iddia edenler de, ölümün başka bir varoluş biçimine geçiş olduğunu savunanlar da, nihayetinde öznenin ölüm anındaki tecrübesine doğrudan erişemezler.
Bu nedenle anestezi bize ölümün ne olduğunu göstermez. Fakat ölüm hakkında sahip olduğumuz bazı sezgileri sorgulamaya zorlar.
Özellikle de şu soruyu: Bilincin geçici olarak askıya alınması ile bilincin nihai olarak sona ermesi arasında, öznenin perspektifinden bakıldığında nasıl bir fark vardır?
Bu sorunun kesin bir cevabı yoktur. Çünkü cevap, bilincin sınırlarının ötesinde bulunmaktadır. Ve insan zihni, kendi sınırlarının ötesindeki bir tecrübeyi ancak tahayyül edebilir; fakat bilemez.

Aydoğan bey, şu olayı duymuşsunuzdur. TUS sınavına, 11 saat hiç kalkmadan çalışan, çokca da bağdaş kurarak ders çalışan tıp öğrencisi hayatını kaybeder. Haberin linki aşağı da. Güvenlik gerekçesi ile tıklamak istemezseniz de, 11 saat ders çalışan tıp öğrencisi öldü .. phrase i ile arama yapabilirsiniz google da.
https://www.iha.com.tr/haber-genc-doktor-11-saat-ders-calisinca-hayatini-kaybetmis-57125
Bu haberi verme nedenim, benzer bir deneyimi yaşamış olmam. Cuma namazı hutbe sırasında dizüstü oturmuştum lise çağlarımda ve hutbe de uzun sürünce yaklaşık 45 dakika kadar öyle oturduğumu sanıyorum.
Yanımda arkadaşım vardı ve hatırlamadığım o anları o söyledi bana:
“Hutbe bitmişti, tüm herkes ayağa kalktı, sen kalkmadın, omzuna iki defa vurdum, döndün baktın, sonra kalkmaya çalıştın… ve o an sendeledin ve yere tam düşüyordun ki seni tuttuk”
Bu olay süresi sanırım 1 dakikayı buluyor. Benim açımdan ise olay şuydu.
Simsiyahtı heryer, hiçbirşey görmüyordum, ancak BİLİNCİM açıktı. Kendimdeydim. Ben nerdeyim böyle diye düşünüyordum. Derken, uzaktan sesler gelmeye başladı. Simsiyah karanlığı görüyorum, ama sesler de var içinde. Derken, bilincim akıl ile birleşti, bu sesler de ne… Gözümü açarken KALABALIK etrafımı sarmıştı, Kalabalık karanlıkta belli belirsizdi. KIYAMET KOPTU VE MAHŞER deyim diye düşündüm. Bunların oluş hızı çok hızlıydı elbet , ama bu aşamaları kesinlikle yaşamıştım.
Nihayetinde, cami de olduğumu, herkesin iyimisin dediğini hatırlıyorum. Yani, ben bayılmıştım ve bunu sadece simsiyah bir karanlıkta olmak olarak deneyimlemiştim.
Bunu hayatımda, ikinci bir defa daha yaşadım.
Sanırım çok defa yaşayanlar da vardır.
HER NEFS ÖLÜMÜ TADACAKTIR.. ayeti gereği o tadma eylemi olmadığı için, ihtimal ÖLÜM bunun daha ileri versiyonu ve farklı versiyonu. Çünkü ben kötü bir duygu hissetmemiştim.
İkinci bayıldığımda da, gıda zehirlenmesi nedeniyle, iş arkadaşlarımın anlatımları ile, nabzını tuttuk uzun uzun ve neredeyse nabzın hiç atmıyordu, ve masa da başın masaya düşmüştü. Ambulans çağrılııyor o esnada vs. ve bunların hiçbirini hatırlamıyorum. Tek bildiğim zamansızlık ve simsiyah bir karanlıkta olmam. Ancak, bilincimin gelişi ile SESLERİ DUYMAM aynı ana denk geliyor. Simsiyah karanlıkta, NABZI ATMIYOR bağırışını duymam, uzaktan bir dış ses olarak geliyordu. Ama yer ve zaman anlamını yitirmiş bir şekilde.
İhtimal, insanlar ölünce ruhunun gelmesi ve etrafındakilere ben ölmedim demesi, ama etrafındakilerin bunu bilmemesi, çünkü fiziken bedene yansıyan birşey olmaması da, bu türden birşey olabilir.
Ve ihtimal, bu durumda, BİLİNÇ o simsiyah karanlıktan da öte, fiziki alemi de görüyor, dışardan bir göz ile ama bu sefer iletişim kuramıyor.
Uzun süre koma da kalanların, dışarıya seslendiğini, bağırdığını ancak etrafındakiler tarafından seslerinin duyulmadığına dair hasta anlatımları vardır.
Yahut sizin dediğiniz gibi, Anestezi anında da.
Joby Herald ın ANESTEZİ filmini muhakkak izlemişsinizdir. Yaşanmış bir hayat hikayesinden alıntılanlmıştır. Ve filmin sonunda hatırladığım kadarıyla şu satır geçer. Her yıl binlerce insan, verilen anestezi yetersizliği nedeniyle etrafındakileri duyar, ancak başkaları sesini duyamaz ve acı ile hareketsizce olanları bilinciyle yaşarken, acıyı da iliklerine kadar hisseder. diye..
Ani kazalar, metal vb cisimlerle yaralanmalarda, trafik kazalarında da, hissetmeme olayından çok bahsedilir. Yani, kişi hiçbirşey hissetmez, acıyı da. Sonradan acı gelir.
sözün özü, ölümü tam deneyimlememiş olsak da, dolaylı olarak deneyimlediğimizi fark etmemiz gerek diye düşünüyorum.
Siyaset ve mağduriyet dışında başka konularda olmalı. Ve siz bu boşluğu çok güzel dolduruyorsunuz.
Bu güzel yazınız için teşekkür ederim.
Ayağı yere basmayan konuları, ayağı yere basacak şekilde anlatmaya yönelmeniz için de ayrıca teşekkür ederim. Güzel bir haftasonu dilerim.