Rus Avrasyacılığı ile Türk Avrasyacılığı arasındaki ufak farklara dair

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Her ne kadar Türkiye için Avrasyacılığı rasyonel bulmasam da, Ruslar için Avrasyacılığın rasyonalitesi tartışma götürmez. Her şeyden önce Moskova bakımından Avrasyacılık bir ideoloji olmaktan çok bir jeopolitik strateji olması bakımından Türkiye’deki kurusıkı retorik ve hayalci Avrasyacılıktan çok farklıdır. Televizyon karşısında döner bıçağı sallayarak aşağılık kompleksini tatmin eden cahillerin ilkel algıları üzerine inşa edilen anayasasız serseri devlet konseptinin belirgin hal aldığı Erdoğan’ın ustalık dönemi ürünü Avrasyacı koalisyonla yan yana getirdiğinizde, Rus Avrasyacılığı içinde sofistike bir mantık ve akıl barındıran, Rusya çıkarlarına hizmet eden bir devlet aklının temelidir.

Çarlık Rusya’sından dünyanın iki süper gücünden biri olan ve 1991’e dek dünya düzeninin temel iki sütunundan birini oluşturan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’ne (SSCB) kadar, Avrasyacılık Rus jeopolitiğinin kendi içinde tutarlı dış ve güvenlik politikalarının temeliydi. Rusya Federasyonu 1991’de SSCB’nin çöküşünden sonra bağımsız olan 15 ardıl cumhuriyetten biri olarak, SSCB mirasını üstlendi. Nükleer ve konvansiyonel Sovyet askeri gücü başta olmak üzere, SSCB topraklarının büyük çoğunluğunu miras alan Rusya, dünyanın yüzölçümü olarak en büyük, fosil enerji kaynakları açısından ise en zengin iki-üç ülkesidir.

Rus Çarlığı ve SSCB gibi Rusya da bölgesinde en istikrarlı ve güçlü devlet oldu. Öncelikle eski Sovyet cumhuriyetlerinin büyük çoğunluğuyla havuç-sopa yöntemini kullanarak tek yönlü bağımlılık ilişkileri kurdu. Kendi ekseninin dışına çıkarak AB ve NATO’ya katılan Baltık cumhuriyetleri ve eski Doğu Bloku’na dâhil ülkelerden ders alarak, Putin döneminde NATO-AB genişlemesi konusunda rest çekti. Ve hedefe Ukrayna ve Gürcistan’ı aldı. Onların üzerinden Azerbaycan ve Ermenistan’a da aba altından sopa göstererek, tüm eski Sovyet cumhuriyetlerini hizaya soktu. Böylece Gürcistan’da Batı yanlıları Rus etkisiyle tasfiye edildi. Gürcistan Güney Osetya üzerinden kaşınarak, Osetya bağımsızlığına güneyde destek olup Gürcistan’a müdahil olma imkânını yarattı. Hâlbuki kendi sınırları içindeki Kuzey Osetya Cumhuriyeti’ne bu olanağı vermedi. Böylece yıldırım harekâtıyla 2008’de Rus birlikleri Gürcistan’a girdi. Sadece bir hafta gibi bir sürede geniş bir hava, deniz ve kara operasyonu ile Gürcistan’ı ezdi. Gürcistan’ın NATO ve AB yönelimini sonlandırarak, “yakın dış ülkeler” olarak adlandırdığı ve arka bahçe muamelesi yaptığı Sovyet ardılı güney kuşağı ülkelerine yönelik ilk askeri adımı atmış oldu. 2014’te yine aynı bağlamda Ukrayna toprağı olan Kırım’ı işgal etti ve sonrasında Kırım’ı uluslararası hukuka aykırı olarak topraklarına kattı. Akabinde Rus askeri ve lojistik desteği ile doğu Ukrayna topraklarını Kiev kontrolünden ayırarak Rus etki alanı haline getirdi. Ukrayna’yı fiilen böldü ve bu ülkenin NATO ve AB’ye katılım imkânını sıfırladı. Batı’nın kendisini çevreleme stratejisine, Avrasyacı jeopolitik ve jeostrateji ile göğüsledi. NATO da AB de gerek Gürcistan’da gerekse de Ukrayna’da geri adım atmak mecburiyetinde kaldılar. Bu durum Rusya’nın küresel rekabette yeniden dikkate alınması gereken bir süper askeri güç konumunu tasdik etti. Elindeki taktik nükleer silah envanteriyle dünyayı tümüyle birkaç kez yok etme potansiyeli olan ve dünyadaki en etkin kara güçlerine sahip bir konvansiyonel güce sahip Rusya, artık yeni Soğuk Savaş’ın başladığını dosta-düşmana ilan ediyordu.

Oysa NATO ve AB başta, tüm Batı dünyası 1991’de Rusya tehdidinin sona erdiğini, çünkü ideolojik antagonizmin bittiğini düşünmekteydi. Oysa anlamadıkları, Soğuk Savaş’ın görünürde bir ideolojik çatışma olmasına karşın, özünde bir jeopolitik mücadele olduğu gerçeğiydi. Batı çatışmanın bittiği kanısına komünizmin yıkılmasıyla varmıştı. Oysa komünizm yıkıldıktan sonra da Rusya’nın genel tutumu, savunma ve askeri konularda değişmemişti. Bu durum özellikle Yeltsin sonrasında Kremlin’e gelen Vladimir Putin döneminde artık Pentagon tarafından iyice kavranmıştı. Yeni Soğuk Savaş, fazlaca üzerine konuşulmasa da, özellikle doğu Avrupa’yı korumak bakımından NATO’nun tüm eki komünist doğu ve güneydoğu Avrupa’ya doğru genişleyerek, bu coğrafyadaki küçük ülkeleri güvenlik şemsiyesi altına almasıyla sonuçlandı. Böylelikle 1999’da Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Polonya, 2004’te Bulgaristan, Estonya, Litvanya, Letonya, Romanya, Slovakya ve Slovenya, 2009’da Arnavutluk ve Hırvatistan, 2017’de ise Karadağ NATO’ya alındı. Bu ülkeler NATO’nun önemini biliyordu, çünkü Rusya’yı ve onun jeopolitik yaklaşımını bizzat yaşamışlardı.

Rusya, Batı’nın ve – Atlantik gücü olarak adlandırdıkları – ABD’nin (ve NATO’nun) daha fazla etkinlik kazanmasını ve kendi etki bölgesine nüfuz etmesini tolere etmeyeceğini net iki mesajla gösterdi. Gürcistan ve Ukrayna’da Batı’nın olası reaksiyonunu iki kez test etti. İkisinde de NATO’nun elindeki tek seçeneğin, hiç seçemeyeceği seçenek (karşı atak) olduğunu memnuniyetle gördü. Yakın bölgesini kendisine bağladı, gerekirse askeri seçenek “sopasını” kullanmaktan çekinmesi. Bolca da “havuç” dağıtarak, Çarlık ve SSCB dönemlerinden kalan kadim taktiğini uyguladı.

İçeride de öncelikle Rusya Federasyonu içindeki irili ufaklı ve birbirinden farklı statülerdeki otonom (muhtar) birimleri merkezi kontrolü altına aldı. Eski KGB’ci tecrübeli ve zeki lider Putin, oligarkları, basını, yargıyı, askeriyeyi, yerel yöneticileri – kısacası her tür iç dinamiği ve faktörü – kendisine bağladı ve modern bir çar gibi ülkeyi yönetmeye devam etti. Yeltsin döneminin yolsuz ve çürük Rusya’sını değiştirdi. Maaşı ödenmediği için tankını satan Rus askeri imajını düzelterek, yeniden kendisine güvenen, katı otoriter ama SSCB gibi her alana hâkim, güçlü bir Rusya devleti ve bürokrasisi oluşturdu.  Ve zaten demokrasiyi ve liberal hakları hiç tanıma fırsatı bulamamış olan Rusya halkına kendisini bir Slav Mesih gibi sunarak, harika bir PR çalışması yaptı! Yeltsin döneminin yıkılan devlet imajını küllerinden çıkartarak, tabiri caizse pejmürde Rusya’yı zapt-ı rapt altına aldı. Kırsaldaki anneanneler ve dedeler yeniden emekli maaşlarıyla az buçuk yaşayabilir oldular. Ve başlarındaki kısa boylu ama kurnaz Kremlin’li adamda, geçmişin ihtişamlı ve kendilerine gurur (ve de korku) salan liderini buldular. Avrasyacılık, içeride Rusya’yı bu başarı öyküsüyle birleştirirken, Rusya’dan ümidi kesen Batılı insan hakları savunucuları, Rusya’da rejim muhaliflerine neler olduğu konusuyla giderek daha az ilgilenir oldu. Sonuçta dünyada herkes SSCB’yi nasıl kabul ettiyse, Putin Rusya’sını da aynı şekilde kabullenerek, Rusya gerçeklerini sindirdi.

Ardından Avrasyacılığın bir ileri aşamasına geçildi. Suriye’ye çıkartma yapan ve ülkenin en stratejik batı yarısının hava sahası kontrolünü kendi hava kuvvetleriyle denetimine alan Rusya, doğu Akdeniz’e donanmasını demirleterek, Tartus’u bir Rus ileri karakolu haline getirdi. Rus askeri, IŞİD ve radikal İslamcı manyakların altın tepside sunduğu kaotik ve çöküşe geçmiş Suriye’yi savunma misyonu altında, Ukrayna-Gürcistan-Suriye hattından Slav steplerini Ortadoğu’ya bağladı. Soğuk Savaş’tan beri içinde olduğu gerileme psikolojisinden çıkarak, tarihinin en cüretkâr hamlesini yapmaya girişti: artık hedef Türkiye’ydi!

Türkiye bir kilit NATO üyesiydi

Kurumsallaşmış bir anayasal düzeni vardı. Tüm Batılı uluslararası kuruluşlara asli veya ortak üyeydi. Ama bir zaafı vardı: kendi içinde bölünme süreci 1990’larda inanılmaz ivme kazanarak toplumu kutuplaşmaya ve yabancılaşmaya götürmüştü. Ülkedeki dış politika ve savunma aidiyeti de bu kutuplaşma ve yabancılaşmadan payını alacaktı. İslamcıların demokrasi rüyası, içine düştükleri yolsuzluk ve hırsızlık çığı altında önce donacak, sonra anayasal devlet mimarisiyle beraber perişan olacaktı. AB demokratikleşmesinde tasfiye edilen habis vesayetçi güçler, bu zafiyetten yararlanarak kifayetsiz muhterisleri kendilerine bağlayacak, maddi zafiyetleri ve işledikleri suçların bedelini adalet önünde ödemekten duydukları dehşet korku nedeniyle, 10 yıllık iktidarlarında savundukları ne kadar demokratik ilke varsa, her birini yeni ortaklarının ayakları altına sereceklerdi! Böylece Ergenekon rehabilite oldu, aklandı, kılcal damarlara sirayet ederek devlette ölen tüm hücrelerini bir zincirleme reaksiyon gibi birbiri ardına yeniden aktive etti.

Suriye’de Sünnici politikalar güden “derinlik sarhoşu” politikalar, Ortadoğu bataklığının kesif konusunda bir tür Avrasyacı silkinmeyle, İslamcı-Nasyonalist bir Batı karşıtı reflekse bürünecek, Şam’da Emevi Camii’nde namaz temalı İslami hayaller, hırslı emelleri meşrulaştırıcı Kürt karşıtlı üzerinden, “kendimizi savunuyoruz!” ve “savunma hattı kuruyoruz” gerekçeli bir Rus teslimiyetine kapı aralayacaktı. Artık ok yaydan çıkmıştı. Erdoğan ve çevresi, “memleketi PKK’ya peşkeş çeken hainler” olmaktan, bu Avrasyacı usta vesayet cambazları sayesinde “yerli ve milli” bir riyasetin yöneticileri şeklinde lanse edilerek aklanacaklardı. Diğer toplumsal güçler, “bizi bölmek ve parçalamak isteyen Batılı güçlerin” karşısında görünen bu rejime sahip çıkacak, böylece herkesin birbirine düşman olduğu bu memlekette, tüm düşman kardeşler ortak düşmanları olarak belledikleri Batı üzerinden, kendi aralarındaki mücadeleyi buza yatıracaktı.

Rusya bu ortamda aradığından fazlasını bulmuştu! Böylece 15 Temmuz ve sonrasında giderek artan Rusya etkisi, ülkeyi pratikte NATO’dan kopartmış, geriye kala-kala salt kuru bir kâğıt üzeri üyelik kalmıştı! Tüm doğu ve güneydoğu Avrupa’yı yitirmiş olan Rusya, tüm tarihinin en büyük jeopolitik piyangosunu kazanmak üzereydi. Üstelik bunu Gürcistan, Ukrayna ve Suriye’deki gibi askeri gücünü kullanarak değil, tek kurşun sıkmadan yapıyordu. Dahası, sattığı silah sistemleri, yaptığı nükleer santral projeleri, sattığı doğal gaz vs. üzerinden üzerine para veren, istekli bir liderlik sayesinde ciddi ekonomik fayda elde ederek yapıyordu!

Bu elim duruma karşı çıkabilecek eğitimsel donanıma sahip, yetişmiş insan gücü, TSK’nın tasfiyesi ile ortadan kalkmış olduğundan ve yazar-çizer kitle durumun vahametini anlayabilecek donanıma sahip olmadığından – bir kısmı da bu dönem aldığı rantı rizikoya atmamak için – yaşanan ihaneti izliyor, hatta bu durumu güzelleyecek yazılar yazıyordu. Bunlar olurken, Türkiye tarihinin en ciddi ekonomik yıkımına yaklaşıyor, yeni bir duyun-u umumiye saati geldiğinde Rusya-Çin ortaklığında zararın bedeli karşılanır şeklinde B planına yaklaşılıyordu. Kulislerde ülkenin kaba değeri konuşuluyor, net borcu karşıladığı görülünce – kim bilir – belki de gevrek-gevrek gülerek derin bir oh çekiliyordu.

150 yıllık Avrasyacı Rus stratejisi seri adımlarla bunları gerçekleştirirken, o akşam Ertuğrul dizisi esnasında kafalarına pilav tencerelerini geçiren, ellerinde tencere kapağından çakma kalkanlar ve uzunca eski mutfak bıçakları olan insanlar, dizideki savaş sahnelerini bizzat ağır çekimde yaşayarak muhteşem tarihleriyle gurur duyuyor, bunu haykırarak ve garip sesler çıkartarak en “öz” biçimde ifade ediyordu! Ah bir de o iç ve dış düşmanlar onlara engel olmasalardı!

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin