AnaSayfa»Yazarlar»Fatma Betül Meriç»Kardeşlik güzellemesi

Kardeşlik güzellemesi

Pinterest Google+

YORUM | FATMA BETÜL MERİÇ

Dört duvar arasındaki asil küheylanlara ve dışarda koşturan isimsiz kahramanlara…

Carl Jung, huzuru aradığı yolculuklarından birinde, bir Kızılderili reisi ile oturur. Kabile reisi Dağ Gölü, ona beyaz adamların deli olduğuna artık iyiden iyiye kanaat getirdiğini söyler. “Niye?” diye sorar psikoloğumuz. “Kafalarıyla düşündüklerini söylüyorlar” diye cevap verir.  “Herhalde” der Jung. “Ya siz neyle düşünüyorsunuz?” Reis dağ Gölü cevap verir kalbini işaret ederek. “Biz burayla düşünüyoruz.”*

Aklıyla değil, kalbiyle düşünenlerin hikayesi bu. Cismi ölümlü,  ismi ölümsüz “Garip”lerin.

“Gariplere müjdeler olsun” sözünün muhataplarının hikayesi yani ki.

Şair bu günleri görseydi; Sakarya’ya değil elbette. Bu gariplere yazardı en içten mısralarını:

“Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya.”

Kardeş sözcüğünü, aynı anne babadan doğmuş çocuklar olarak tanımlıyor sözlükler. Kardeşliği dar bir fanusa hapsediyor sanki bu haliyle. Oysa kardeşlik sihirli bir kelime. Görünmez ve sezilmez yollar açıyor iki insanın önünde. Öyle efsunlu ve güzel.

Hatırlayın. “Kardeşi açken, tok yatan bizden değildir” demişti Hz. Peygamber kendisi kardeşlerinden iki kat fazla açlık çekerken. “Sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz, ve birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız” buyurmuşlardı bir seferinde.

Şimdilerde, onun yolunun izini, izinin tozunu gözlerine sürme diye çekmeye gönüllü binlerce seveni bir destan yazıyor yeryüzünde. Göktekileri bile kıskandıracak seviyede. Bir kardeşinin acısından uykusuz kalıyor bir başka kardeşi kilometrelerce ötede. Bir diğeri evinde var olan kuru ekmeğini bölüşüyor kendisi de ekmeğe muhtaç olduğu halde.

“Onlar yesin, ben doyarım” diyor bir anne misali, kardeşleri aklına gelince. Muavenet diyor, gün bugündür, dem bu demdir deyip koşturuyor.  Aldırmıyor kışın zemheri ayazına. Yazın sıcağı, onun tenini yakmıyor.

***

İnsanların derdiyle dertlenmek üzere bir araya gelen üç arkadaştan biri önce çıkıyor. Arabasına binip bekliyor diğer arkadaşlarını. Hava karanlık, gönülleri insan yetiştirme meşalesi ile aydınlık bu üç arkadaştan biri etrafına saran kimselere takılmadan geçebiliyor. Fakat diğeri. Diğer arkadaşları o gece evine dönemiyor. Bir süre nezaret, ardından medrese-i Yusufiye misafirliği bir yılı aşkındır sürüyor.

Peki ne mi yapıyor geride kalanlar?

O soğuk Aralık gecesinde, gözleri önünde, arkadaşının derdest edilişine tanık olanlar? Kalpleri hüzünle doluyor önce. “Erkekler ağlamaz”, klişesine inat, gözyaşlarını tutamıyorlar. Eve gidene kadar ve evde de durumu anlattığı eşleri ile beraber ağlıyor, dua ediyorlar kardeşleri için. Bununla da yetinmeyip, tüm civanmertlikleri, diğergamlıkları ile fedakarlığın tanımını yeniden yaparcasına. Can bağının kan bağının çok fevkinde olduğunu hatırlatırcasına, kol kanat geriyorlar geride kalanlara.  Babaları yanlarında olamayan yavrulara, amca oluyorlar. Çocuk parklarında babaları ile oynayan diğer çocukların yanında, boyunlarını bükük bırakmıyorlar. Bayram günleri ilk önce Yusuf yolu gözleyenlerin bayramını kutluyorlar. Doğum günlerinde balonlar, pastalar çeşit çeşit oyuncaklarla tüm sıkıntılarını unutturuyorlar minik hasret bekçilerinin.

Dertlerine ortak, yüklerine omuzdaşlık ediyorlar hasılı.

“Biz varız” diyorlar zulümden korkmayarak. “Buradayız. Yanıbaşınızdayız her zaman.”

Kendi de bir tutuklu eşi olduğuna bakmayıp. 30 aydır yolunu gözlediği eşinin hasreti yüreğini yakarken. Gündüzleri ders anlatıp,  geceleri uyumayıp dikiş dikerek helal kazancının peşindeyken. Minicik bedeni hem annelik hem babalık yükünü üstlenmişken dahası. Kendisinden sonra gelen Yusuf eşlerine yol yordam öğreteni, fikir vereni. Evinde olanı, kendine hediye geleni bile gözünü kırpmadan arkadaşına pay edeni de hatırlayın, unutmayın.

Hatırlayın. Bir yanınız tutsak ve ruhunuz esaret altındayken. Basit ve gündelik ihtiyaçlar bitmek bilmezken. Aklınızdan ‘yarın mutlaka bebek bezi almalıyım’  cümlesi henüz dua olup dile gelmemişken dahi. Kardeşinizin kahveye diye gelip, sizin minik oğlunuzun kullandığı bebek bezini unutmamış olmasını hatırlayın. Hatırınızı saymasının  kardeşlik hukukunun da üstünde bir insanlık mertebesi oluşunu.

Hangi birini unuttunuz ki! Ama yine de siz hatırlayın. Pazar günlerinin bir tarafı içerde olanlar için ne kadar zor geçtiğini. Yalnız başınayken çayların bir türlü o eski demine kavuşamadığını, kahvelerin onsuz içilmediğini. En çok da anne baba ve çocuklarla yapılan klasik kahvaltıların tadı damağınızda, pek de yeni güne uyanmak istemediğiniz Pazar sabahlarını. Hani bir seferinde her şeye rağmen bir kahvaltı hazırlığı telaşındayken, gelen mesajın. “Evdeyseniz, kapıya çocuklar için aldığım simitleri bırakıyorum”un  mutluluğunu. Sonra pazar mahmurluğu üzerinizde bırakılan poşetteki simitleri almak üzere, kapıyı açtığınız andaki o kocaman şaşkınlığınızı. Boğazınızdaki kördüğümün ucu çözülmüşçesine içinizden gelen o ağlama hissini. Kapınızın önündeki bir sürü alışveriş poşetini. İçindeki envai çeşit yiyeceği içeceği. Renk renk paketleri. Kahvaltılıkları, şekerlemeleri…

İşte tam o esnada boğazınızda yutkunamadığınız ve her dem genzinizi yakan düğümler çözülür bir bir. Başınıza gelen acı ve elem veren hadiselerin ağlatamadığı kadar ağlamak istersiniz bu güzellik karşısında. Bu “önce siz, sonra biz” diyen hissiyata.

Bu güzel insanların varlığına teşekkür eder, Yaradan’a şükürler edersiniz.

“Ya Rabbi” dersiniz.” Ben layık değildim ama sen her defasında tuttun elimi bırakmadın. Ne ihtiyacımız varsa şu kara günlerde, yeryüzü mirasçısı bu karıncaezmez hanımefendi beyefendiler vasıtasıyla karşıladın.

Yalnız bırakmadın bizi. Kimsesiz koymadın.

Değil mi ki, masumken suçluya, mazlumken zalime çıktı adımız ve değil mi ki, zindanlara atılmak peygamberi bir kader; sabredip beklemek Haceri bir sabrın nişanesiydi.

Temizle adımızı Ey Rabbim! Bekleyişlerimizi vuslat ile nihayete erdir ne olur!

Dünyanın dört bir tarafındaki diriliş süvarilerinin sayılarını arttır, eksiltme!

Ellerinin üzerinden şefkat elini hiç eksik etme.

Her ne ki varsa sıkıntıları ve kederleri inşirah düşür ve fer ver kalplerine.

Onları iki cihanda aziz eyle, ayırma beni de bu kardeşlerimden, bizi birlikte haşreyle..

Unutmayalım hatırlayalım

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Allâh’ın kullarından birtakım insanlar vardır ki, nebî değildirler, şehîd de değildirler, fakat kıyâmet gününde Allah katındaki makamlarından dolayı onlara nebîler ve şehîdler imrenerek bakacaklardır.”

Ashâb-ı kirâm:

“–Bunlar kimlerdir ve ne gibi hayırlı ameller yapmışlardır? Bize bildir de, biz de onlara sevgi ve yakınlık gösterelim yâ Rasûlallâh!” dediler.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Bunlar öyle bir kavimdir ki, aralarında ne akrabâlık ne de ticâret ve iş münâsebeti olmaksızın, sırf Allah rızâsı için birbirlerini severler. Vallâhi yüzleri bir nûrdur ve kendileri de nûrdan birer minber üzerindedirler. İnsanlar (kıyâmet günü) korktukları zaman bunlar korkmazlar, insanlar mahzûn oldukları zaman bunlar hüzünlenmezler.” buyurdu .

(Ebû Dâvud, Büyû, 76/3527; Hâkim, IV, 170)

*Kemal Sayar- Merhamet

Önceki Son 10 Yazı:
Zümrüd-ü Anka - 06 Oca 2019
Zeytin çekirdeği - 27 Ara 2018
Bari bir vefa - 19 Ara 2018
“O daha bir çocuk” - 10 Ara 2018
Bir duruşmanın anatomisi: Giderken elleri kelepçeli, koştum yamacına - 04 Haz 2018
önceki yazı

Rotasız United gemisinin ‘bebek yüzlü’ kaptanı: Ole Gunnar

Sonraki yazı

Ahmet Akgündüz’e destan

Yorum yapın

Değerli Okurumuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir