Karadeniz ‘ısıtılıyor’ (12. Yılında Dink Cinayeti-2)

YAZI DİZİSİ | ADEM YAVUZ ARSLAN

Dink Cinayeti ele alınırken birbiriyle irtibatlı, iç içe geçmiş daireleri beraber değerlendirmek gerekiyor. Çünkü ilk bakışta birbirinden bağımsızmış, aralarında irtibat yokmuş gibi gözüken hadiseler aslında aynı zincirin halkaları.

Dünkü bölümde 2003 ile 2007 arasında Türkiye’de üretilen ‘misyonerlik’ ve ‘azınlık tehdidi’ne dair geniş bir değerlendirme yapmıştım. Özetle Türkiye’de ‘büyük projeler’ bizzat devlet eliyle yapılıyor. Eğer dikkatli bir gözle incelerseniz yaşadığımız tüm büyük olaylarda şu silsileyi görürsünüz:

MGK birilerini ya da bir konuyu tehdit olarak belirler ve Genel Sekreterlik o konu üzerine planlar yapar. Devletin güvenlik birimleri bu tehdide karşı istihbarat üretmeye başlar. Sonra da tehdit olarak görülen kişi ya da grupların karşısına ‘elemanlık’ ilişkisi bulunan kişiler çıkartılır.

Takip eden süreçte bu kişiler protestolar organize eder, eylemler yapar, medyayı manipüle eder. Hanefi Avcı’nın deyimiyle ‘odayı ısıtırlar.’ Hedefe ulaşıldıktan sonra da ustaca izlerini kaybettirip, delilleri karartırlar. Fail olarak da ilgisiz yerleri gösterirler.

HEDEF BÖLGE: KARADENİZ

Yazı dizimizin bugünkü bölümünde Ankara’da pişirilen projenin Karadeniz’de nasıl uygulamaya konduğuna yakından bakacağız.

Tüm Türkiye’de ısıtılan ‘Ulusalcı tepkime’ye karşı Karadeniz bölgesi öncelikli ‘uygulama alanı’ olarak seçildi. Karadeniz hem tarihsel background (Pontus-Rum tartışmaları nedeniyle) hem de heyecanlı-milliyetçi-muhafazakar yapısıyla ‘işlemeye’ müsait bir bölgeydi.

Karadeniz’in kolay provoke edilir bir tarafı olduğu, 2005 ve 2006’da ardarda meydana gelen olaylarda da kendisini gösterdi. Nitekim 7 Nisan 2005’te Trabzon’da, 29 Mart 2006’da Sakarya’da, 7 Nisan 2006’da Ordu’da, 7 Eylül 2006’da Sakarya-Akyazı’da meydana gelen provakatif olaylar “Karadeniz’de köpürtülen dalgalar” olarak Türkiye’nin kıyısına çarptı.

BALYOZCULARIN ‘KARADENİZ ANALİZİ’

Türkiye 2010 yılına Balyoz Darbe Planı tartışmaları ile girmişti. 20 Ocak’ta Taraf Gazetesi; camilerin bombalanacağı, uçakların düşürüleceği, sokaklarda çatışmaların çıkartılacağı ‘dört dörtlük bir darbe planı’ haberiyle çıktı.

Binlerce sayfalık evraklarda çok şey var. Gerçi AKP iktidarı içine düştüğü yolsuzluk ve hukuksuzluk sarmalından kurtulabilmek için adına Ergenekon denen karanlık yapı ile kol kola girdiği için Balyoz darbe planı da yargıdan kurtarıldı. Oysa ki haberin çıktığı dönemin TSK komuta kademesi dahi planın gerçekliğini kabul ediyordu. Her ne kadar bugün tersi şeyler söyleseler de başta Erdoğan olmak üzere tüm AKP kurmayları Balyoz Planı’nın doğruluğunu birinci elde biliyordu.

Konumuz Karadeniz ve ‘örtülü operasyonlar’ olduğu için Balyoz Darbe Planı’nda yer alan slaytlara yakından bakmakta fayda var.

Balyoz Darbe Planı’nın içindeki ‘Orak’ eylem planının içerisinde yer alan sunum ve dökümanlarda Karadeniz bölgesine dair değerlendirmeler çıktı. Karadeniz’deki azınlıkların tek tek listelendiği belgelerde, Pontus faaliyetlerinin halen devam ettiği iddia ediliyor.

Karadeniz halkı ise özelliklerine göre şöyle tanımlanıyor:

“…Karadeniz insanı silaha düşkün, çabuk sinirlenen, aceleci, inatçı ve provokasyona açık yapısıyla tanınmaktadır. Karadeniz’de evlerde silah imal etme kabiliyeti mevcuttur. Bölge halkının bir kısmı kendini Türk olarak görmemekte ‘Laz, Hemşin, Gürcü ve Rum’ olarak görmekte…”


Balyoz Darbe Planı’nın Karadeniz eylem planından bir bölümünde azınlıklara ait tüm kurum ve kuruluşların listelenmesi de dikkat çekiyor.  Orak eylem planında yer alan bu kısım, 1.Bölüm’de kapak yazısını yayınladığım MGK belgesine tekrar bakmayı gerektiriyor. Zira askeri istihbarat raporlarına göre Türkiye’de ‘Pontusculuk potansiyeli’ var ve Org. Şükrü Sarıışık imzalı MGK raporunun ek belgelerinde bu konu ayrıntılı olarak yer alıyor.

Gerçekte bir Pontus tehlikesi yada yaygın bir misyonerlik riski yoktu ama yoğun bir çalışma olduğu net olarak gözüküyor. Çünkü “korku yönetimi”nin devlet tecrübesinde bir karşılığının olduğunu, maliyetinin düşük, etkisinin ise büyük olduğunu biliyoruz.

TUHAF EYLEMLER, İLGİNÇ BAĞLANTILAR

7 Nisan 2005 günü Trabzon’da yaşanan bir hadise şehrin patlamaya hazır olduğunu gözler önüne serdi. DHKP/C’ye yakınlığı ile bilinen Tutuklu Aileleri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (TAYAD) üyesi 5 genç basın açıklaması yapmak istedi. Ancak sıradan bir basın açıklaması bir anda 2 bin kişinin katıldığı bir lince dönüştü.

Çetin Güven, Emre Bakır, Zeynep Erduğrul, İhsan Özdil ve Nurgül Acar Trabzon’da basın açıklaması yaptı ancak bir anda “Trabzon’un göbeğinde PKK bayrak yakıyor!” söylentisi insanları sokağa döktü. Basın açıklaması lince dönüştü. Kalabalıklar İl Emniyet Müdürü Ramazan Akyürek’in olaylara doğrudan müdahalesi ve itidal çağrısıyla yatıştı. O gün Trabzon felaketin eşiğinden dönmüştü. Linç girişiminde bulunduğu tespit edilen kişilerin, 14 Nisan 2005 günü savcılıkta verdikleri ifadeler olayın nasıl büyütüldüğünün de fotoğrafını ortaya koydu. Sanıklar ifadelerinde yerel medyada gördükleri haberler üzerine sokağa çıktıklarını anlattılar. Gerçekten de (bir sonraki bölümde ayrı bir başlıkta inceleyeceğiz) Haydar Baş’ın medyası yoğun bir misyonerlik kampanyası yürütüyordu. Bu olayda da Haydar Baş grubuna ait Kadırga Tv “ Uzun Çarşı’da PKK’lılar Türk bayrağı yaktı” yayını yapmıştı.


Tahrik edici ve kitleleri yönlendirici yayınları nedeniyle RTÜK, BTP ve Haydar Baş çizgisinde yayın yapan yerel Kadırga TV’ye ceza verdi. Kanal olayı “Türk Bayrağı’na Hain Saldırı” olarak yansıtmıştı. Olayla ilgili linç görüntüleri, “Trabzon Uzun Sokak’ta PKK bayrağı açan bir gruba Trabzonlunun tepkisi” altyazısı ile verildi. Sıradan bir basın açıklamasına verilen tepki Trabzon’un ‘ısıtıldığı’nı teyit etmişti.

19 Ocak 2006’da Trabzon’da meydana gelen bir başka olay ise hayli düşündürücüydü.

Trabzon’da bulunan Ağrılılar Kahvehanesi’ne 19 Ocak günü el bombası atıldı. Olayı soruşturan güvenlik birimleri olay yerinden elde ettikleri verilerin kriminal raporunu alınca büyük bir sürprizle karşılaştılar: Bombalar Hasdal kışlasından çıkmış gözüküyordu. Dahası Ergenekon Operasyonları başladıktan sonra bir şok daha yaşandı. Çünkü bu el bombası ile Ergenekon bombaları aynı seridendi. İstanbul Hasdal Kışlası’ndan çıkan ve Ergenekon cephanelikleri ile aynı seriden olan el bombasının Trabzon’da hem de Ağrılılar Kahvehanesi’ne atılması tesadüf olmayacak kadar sıradışı bir durumdu.

BOMBACILARLA PROVAKATÖRLERİN KARDEŞLİĞİ

7 Nisan 2006 ’da polis şehitleri için Ordu’nun merkezi bir camisinde okunacak mevlit öncesinde saat 17:10’da cami tuvaletinde bir patlama meydana geldi. Patlama yerinde TKPML/ KONFERANS terör örgütü ile ilişkili iki kişiden birisi ölü diğeri yaralı olarak bulundu.

Tam da bu olayın üstüne, şehrin sokaklarında dolaşan bazı kişiler bomba olayı ile ticaret için şehre gelen Güneydoğulu vatandaşları ilişkilendirerek “Bunlar PKK’lı, bunlar polise, askere kurşun sıkan kişiler, buradan alış veriş yapmayın!” diye halkı tahrik etmeye başladı. Sokaklar hareketlenmeye başlarken polis provokatörleri yakaladı.

Asıl şok da o zaman yaşandı. Çünkü halkı Kürtlere karşı galeyana getirmeye çalışanlarla bomba koyanlar aynı örgüttendi. Yakalanan üç kişinin de bombalamayı planlayan örgüt ile ilişkili olması, bombalama girişiminin; hem Ordu’daki olayın Karadeniz’de Kürt vatandaşlara karşı linç girişimi başlatılmasının bir halkası olarak tasarlandığını, hem de milliyetçi refleksin aslında nasıl da dönemin provokasyonları açısından vazgeçilmez bir malzeme olarak plana dâhil edildiğini ortaya koyması bakımından çok önemli.

Veli Küçük’ün Karadeniz’de Jandarma Bölge Komutanı olarak görev yaptığı dönemin dikkat çekici bir yönü var. Naylon terör örgütleri kurulması ve mafyanın reorganize edilerek istifade edilmesi planını içeren Ergenekon dokümanlarının orijinal suretlerinin Veli Küçük’ten çıktığı hatırlanacaktır. Dolayısıyla Küçük, örgütleri paravan amaçlarla kullanmaya alışkın bir isim olarak karşımıza çıkıyor.

4 Mart 2007 günü sabahı saat beş sularında Sakarya’da KESK’e bağlı Eğitim-Sen Şubesi kundaklandı. Olay yerinde “Türk İntikam Komandoları” imzalı bir üstlenme mektubu bulundu. Olaya yoğunlaşan güvenlik birimleri, olayın arkasında N.Özarslan isimli kişiyi tespit etti. N.Özarslan kayıtlarda daha önce de tanınan birisiydi. Çünkü Tokat Erbaa’da bulunan Kuş Sevenler Derneği Lokalinde çalışan Y.Selimdaroğlu isimli kişiye MİT görevlisi olduğunu, Erbaa’nın kendi sorumluluk bölgesinde bulunduğunu, ‘Devlet’ tarafından legal olarak yürütülen bazı faaliyetlerin kendilerince illegal olarak gerçekleştirildiğini ileri sürerek Y.Selimdaroğlu’nun da kendilerine katılmasını talep etmişti.

N.Özarslan ile ilgili çalışma bittiğinde ortaya şöyle bir tablo çıkmıştı:

“Askerlik hizmeti sırasında Askeri istihbaratın yönlendirmesi ile THKP/C Acilciler örgütüne yönelik Haber Kaynağı/Ajan olarak kullanıldı, temin ettiği bilgileri Jandarma’yla paylaştı. KESK kundaklamasını ajanlık ilişkisi devam ederken yaptı. Kundaklama sonrasında Kanal 54 TV’yi arayarak Türk İntikam Komandoları adına eylemi bir kez daha üstlendi. Üstlenmeden 15 dakika sonra Sakarya Jandarma İstihbarat görevlisi Astsubay Ö.Özlen ve beraberindeki bir uzman çavuş ile görüştü. Olaydan 2 gün sonra C.Kezer isimli kişiyle birlikte İl Jandarma Komutanlığı’na gitti”

Karadeniz’e dair başka örnekler de sıralamak mümkün. Rahip Santaro, Hrant Dink ve Malatya Zirve Cinayetleri’ne doğru uzanan süreçte Karadeniz bölgesini kapsayan çok sayıda tuhaf provokasyonun varlığı tartışma götürmüyor.  Yerelde yaşanan bu provokasyonların, ulusal medya da yoğun olarak işlenen misyonerlik ve ‘vatan topraklarının satılması’ söylemi ile bir araya geldiğinde tansiyonun yükselmesi kaçınılmazdı.

Bütün bu örneklerden hareketle şunu söylemek mümkün: Karadeniz bir laboratuvar olarak seçilmiş ve hedefe giden yolda taşlar tek tek döşenmiş.

Bu noktada ‘makro planı’ daha iyi anlayabilmek için şu kuralı hatırlatalım; Eğer bir bahçeyi düzenli olarak sularsanız, oraya tohum atmasanız bile ayrık otları bitecektir. Türkiye o dönemde o kadar yoğun bir misyonerlik, vatan topraklarının satılması, Kuvva-i Milliye propagandasına maruz kaldı ki, herhangi bir istihbaratçı internet cafeden bulduğu bir çocuğa silah verip hedefi göstermese bile cinayeti kendiliğinden işleyebilecek çok sayıda ‘vatansever’ çıkabilirdi.

Üçüncü bölümde Trabzon özelinde yaşanan gelişmelere ve Dink Cinayeti’nin hazırlık safhasına bakacağız.


PAPAZ İSTİHBARAT ELEMANI ÇIKIYOR

Türkiye 2003’ün ortalarında başlayan bir furya ile misyonerliği tartışmaya başlamıştı. Hatta 2004 yılı hararetli misyonerlik tartışmalarıyla geçti. Öyle ki o güne kadar dine, dindara uzak duran çevreler bile ‘din elden gidiyor’ naraları atıyordu. İşte bu dönemde en çok öne çıkan isimlerden birisi de Tarsus’taki Proteston Kilisesi’nin papazı İlker Çınar’dı. 15 yıl boyunca Türkiye’nin dört bir tarafında misyonerlik faaliyetlerinde bulunan, son olarak da Tarsus bölgesinin papazı olan İlker Çınar 2005 yılında yardımcısı Sinan Yorulmaz ile birlikte tekrar Müslüman olduğunu iddia etmişti.

Anılarını “Şifre Çözüldü” isimli kitapta toplayan ve çok çarpıcı iddialara yer veren İlker Çınar, Türkiye’nin dört bir tarafını dolaşarak misyonerlik faaliyetleri aleyhine konferanslar veriyordu. Yardımcısı Sinan Yorulmaz ve Prof. Dr. Zekeriya Beyaz ile 28 Şubat 2005’te Flash TV’de yayınlanan, Hulki Cevizoğlu’nun hazırlayıp sunduğu Ceviz Kabuğu programına çıkarak tekrar Müslüman olduğunu iddia eden Çınar çarpıcı açıklamalarda bulunmuştu.

“Türkiye’de 40 bin kilise ev var” diyen Çınar’ın iddiasına göre misyoner teşkilatlar Türkiye’nin dört bir yanında cirit atıyor ve ülke elden gidiyordu. Tarsus’a gidip İlker Çınar ile uzun bir röportaj yapmış ve ‘Bir garip Papaz hikayesi’ başlığı ile yayınlamıştım. Çınar’ın hikayesi bana tutarlı gelmemişti. Çınar’ı izlemeye devam ettim. Yıllar sonra aradığım soruların cevaplarını buldum. Çünkü İlker Çınar’ın sigorta kayıtlarına ulaşmıştım. Eski Papaz yeni ‘misyoner avcısı’ İlker Çınar’a ait sigorta bilgileri aslında tartışmayı bitirecek türden. Çünkü Emekli Sandığı Mersin Bölge Müdürlüğü’nden 16.8.1992 tarihinde 70666197 sicil numarası ile ‹uzman çavuş’ olarak kayıt olan Çınar’ın sigorta primleri düzenli olarak yatırılmış.  Sistem sorgulaması yapıldığında ise 2008 yılı itibariyle sigorta sistemine kayıtlı olduğu görülüyor.

2008’in Haziranında bu haberi yapmış ve Bugün Gazetesi’nde manşetten vermiştik. Bir papazın istihbarat elemanı çıkması doğal olarak günlerce tartışıldı. Çınar beni ‘kendisini deşifre ettiğim’ gerekçesiyle mahkemeye verdi.

İlker Çınar bu haberin ortaya çıkması üzerine o günlerde çok çelişkili açıklamalar yapmıştı. Önce ‘konuşmak istemiyorum’ diyen Çınar sonrasında her medya kuruluşuna farklı şeyler söyledi.

Toplum mühendisi olduğunu da söyledi mağdur edildiğini de… Ama her konuşmasında işi daha da zora soktu. Çünkü sigorta kayıtları açıktı. Papaz olduğunu iddia ettiği dönemde Kara Kuvvetleri Komutanlığı kadrosunda ‘uzman çavuş’ olarak sigortası yatmıştı. İlker Çınar o günlerde yüksek bir performans sergiliyordu. Sürekli televizyonlara çıkıyor, mitinglere katılıyor, hatta Haydar Baş’ın partisi BTP’de otobüsün üzerine çıkıyordu. İddiaları yenir yutulur cinsten değildi. İddiasına göre ‘Türkiye’yi bölmek isteyen misyoner teşkilatlar bu iş için 73 milyar dolar bütçe ayırmışlardı ve son on yılda Türkiye’de 15 milyon 600 bin İncil dağıtılmıştı’.

Söz konusu misyonerlik olunca İlker Çınar son yıllarda sürekli gündeme geldi. Çok çarpıcı açıklamalar yaptı. Rakamları sürekli abarttı. Ekranlarda öyle bir tablo çizmişti ki sanki Türkiye elden gidiyordu. Mesela Urfa’da misyonerlerin 500 bin İncil dağıttığını söylemişti. Bir röportajımızda o dönemde Urfa’nın nüfusunun 350 bin olduğunu, 500 bin İncili nasıl dağıttıklarını sorduğumda ise ‘dağıttık’ demekle yetinmişti.

Eski papaz yeni ‘misyoner avcısı’ İlker Çınar

Eski papaz yeni ‘misyoner avcısı’ İlker Çınar’ın telefonlarına dair detaylı inceleme yapan istihbarat birimleri hayli ilginç verilere ulaştı. İlker Çınar’ın dönemin Malatya Jandarma Komutanı Mehmet Ülger ve İlahiyatçı Ruhi Abat ile yoğun telefon görüşmeleri tespit edildi. Hürriyet Gazetesi’nin 4 Mart 2009 tarihli sayısında çıkan “Katliam gecesi komutana telefon” başlıklı haberde şu ifadelere yer veriliyordu: “Malatya katliamında azmettiricilikle suçlanan Abat’ın 6 aylık telefon dökümleri şaşkınlık yarattı. Katliam günü biten dökümlere göre Ruhi Abat il jandarma komutanlığı ve istihbarat şube müdürü H.Y. adına kayıtlı telefonları katliam gecesi de aramış. Dökümlerde dikkat çeken ayrıntılardan biri Abat’ın her iki telefonu bazen günde 12 defa araması. Abat, 15 yıl misyonerlik yaptıktan sonra canlı yayında Müslüman olan, misyonerlik aleyhine sempozyumlar düzenleyen, “Şifre Çözüldü” adıyla kitap yayımlayan, papazlığında memur maaşı aldığı, uzman çavuş rütbesiyle istihbarat elemanı olarak çalıştığı ortaya çıkan İlker Çınar ve yakını Tuncer Çınar adına kayıtlı telefonları da defalarca aramış”.
HTS kayıtlarına göre İlker Çınar hem sık sık Malatya’ya gitmiş hem de dönemin İl Jandarma Alay Komutanı Mehmet Ülger ile görüşmüş. Sadece cinayetin işlendiği 18 Nisan 2007 günü Mehmet Ülger ile 5 görüşme yapmış. Bir diğer ilginç telefon trafiği ise ilahiyatçı Ruhi Abat ile olmuş. ‘Papaz Çınar’ ile ilahiyatçı Ruhi Abat arasında 337 telefon görüşmesi tespit edildi. İlker Çınar’ın telefon kayıtlara bakılırsa ilahiyatçı Ruhi Abat ile görüşmelerinin sadece telefonla sınırlı kalmadığı anlaşılıyor. Mesela Ruhi Abat’ın ve İlker Çınar’ın telefonları 12 Şubat 2007’de Malatya Kışla Caddesi’nden baz verdi. Daha da ilginci şuydu: katliamın sanıklarından Emre Günaydın’ın cep telefonu da aynı baz istasyonundan sinyal veriyordu.

YARIN: TRABZON; ÇEMBER DARALIYOR

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin