Jenny White’ın penceresinden Türkiye

Yorum | Bülent Keneş

Türkiye’nin içinden geçtiği sürecin neye tekabül ettiğini bizzat içinde olan bizler bazen tam olarak anlayamıyor, anlamlandıramıyoruz. Bu yüzden, ülkede aslında nelerin olup bittiğini hakkıyla anlayabilmek için ya olayların dışına çıkmayı başarıp dışarıdan bir bakış geliştirmemiz ya da bizi belki bizden daha iyi bilen yabancı uzmanların değerlendirmelerine, analizlerine kulak vermemiz gerekiyor.

Birincisinde olayların yakıcılığı devam ediyorken herkesin mutlaka hissesini aldığı duygusallık perdesine takılmak ya da yakın körlüğüyle malul olmak kaçınılmaz gibi görünüyor. İkinci seçenekte ise, müracaat edeceğimiz uzman şayet doğru ve hakkaniyetli bir isimse, olaylara dışarıdan bakarak soğuk kanlılıkla yapacağı gözlem ve analizlerine kendi gözlem ve değerlendirmelerimizden bile fazla güvenebiliriz. Alman asıllı Amerikalı bir antropolog olan Jenny White bunlardan biri.

O, 1970’li yıllardan beri uğraştığı Türkiye’nin hastalıklarının kendisine bulaşmadığı, objektifliğini korumayı başarmış ender akademisyenlerden. Kusursuz Türkçe konuşan White şu an Stockholm’de yaşıyor. Stockholm Üniversitesi’ndeki Türk Çalışmaları Enstitüsü’nde çalışmalarını sürdüren White’ın pek çok makalesinin yanısıra Türkiye hakkında önemli ödüller almış üç bilimsel kitabı (“Muslim Nationalists and the New Turks – Müslüman Milliyetçiliği ve Yeni Türkler”, “Islamist Mobilization in Turkey – Türkiye’de İslamcı Kitle Seferberliği” ve “Money Makes Us Relatives – Para ile Akraba”); 19. yüzyıl Türk tarihi ve kültüründen beslenen üç tarihi romanı (“The Sultan’s Seal – Sultan’ın Mührü” “The Abyssinian Proof – Habeş Kanıtı” ve “The Winter Thief – Kış Hırsızı”) bulunuyor. Bazıları uzun süre çok okunanlar listesinde kalan ve pek çok dile çevrilmiş olan bu romanlar gibi diğer kitapları da Türkçe’ye çevrilmiş durumda.

YENİ TÜRK VE MÜSLÜMAN KİMLİĞİ

Tüm dünyada Türkiye’deki gelişmeleri anlamak isteyenlerin başvurduğu önemli eserlere imza atan White’ın “Brown Journal of World Affairs” dergisinin son sayısında yayınlanan makalesi de diğer eserlerinin objektiflik ve bilimsellik çıtasını koruyor. Bu yüzden Jenny White’in Türkiye perspektifinin özeti niteliğindeki “Spindle Autocracy in the New Turkey” başlıklı bu makaleye, Türkiye’nin sorunlarına kafa yoran herkesin bir göz atmasında büyük fayda var.

Daha önce verdiği bazı söyleşilerde ve yazdığı bir kitapta bahsettiği gibi bu makalede de son dönemde yeni bir Türk kimliği oluştuğunu savunan White, bu kimliği “Müslüman milliyetçilik” olarak kavramsallaştırıyor. Türklerin kimliğinin ve geleceğe bakışlarının 1923 yılı üzerinden şekillendiğini ancak bu yeni kimliğin Kemalist gelenek yerine görkemli Osmanlı geçmişinden etkilendiğini ileri sürüyor. White’ın Türkiye analizlerinin şekillenmesinde bu kimliklendirmenin önemli bir yeri bulunuyor.

Makalesine İslam dininin hem Türk milletini birleştirici, hem de o birliğe meydan okuyucu rolünü anlatmakla başlayan White, Türkiye üzerine çalışanların ülkedeki çatışmayı temel olarak İslam ile laiklik çekişmesi olarak görmelerine eleştiriler getiriyor. Bu sığ bakışın ortalama her 10 yılda bir krizden krize yuvarlanan Türkiye’deki gelişmeleri anlamakta yararlı bir lens olmadığını söylüyor.

İslam, Kemalistlerle olan gerilimi yoğunlaştırmak ve muhafazakar takipçilerini motive etmek için Erdoğan’ın sözde Yeni Türkiye’sindeki gelişmelerde merkezi rol oynasa da, White semptomları rekabet içerisindeki milliyetçilikler olan daha esaslı ayrıştırıcı güçlerin işlerlikte olduğunu kaydediyor.

Türkiye’yi bugünlerde hakkında çokça bahsedilen otokrasiye iten kan davasının da sanıldığının aksine laiklerle İslamcılar arasında olmadığını söyleyen White, tam tersine bunun “iki ılımlı Sünni İslami network” olarak tanımladığı AKP ile Gülen Hareketi arasında olduğunun altını çiziyor.

OTOKRASİ VE ÇEVRESİNDEKİLERİ YOK EDEN ÖLDÜREN CAZİBESİ

Demokratik süreçlerin başarısızlığına köklü açıklamalar getiren White, Türkiye’de siyasi yaşamı karakterize eden hiyerarşilerin kırılgan olmasını organizasyonel yeterliliğe, kurallara, prosedürlere, ehliyete ve hatta lider ile takipçileri arasında bir güven ilişkisine bile dayanmamasına bağlıyor. White, bu networkların liderliği ve terfiyi belirleyen ehil olma kriterlerinden ziyade tek bir merkezi kişiliğe sadakata ve itaate dayanan, kendisinin “spindle autocracy” dediği, yani anlayabildiğim kadarıyla ışığa uçan pervaneler gibi cazibesiyle kendisine çektiklerini yok eden, bir çeşit otokrasi oluşturduğunun altını çiziyor. White, bu tür otokrasilerde stratejik eylemlerden ziyade liderin hedeflerini ve aruzlarını yansıtan geçici eylemler olduğunu söylüyor.

Ona göre, bu sistemde tüm itaatsizlikler ve anlaşmazlıklar, gösterilerde ya da kamuoyu önünde yapılan yorumlarda lidere veya onun politikalarına yapılan eleştiriler ihanet, yapanlar ise hain olarak görülür. Bu yüzden, farklı fikirdekilerin ya grubu terketmeleri istenir ya da topluluğun dışına atılırlar. Gruptan atılanlar networklarını da kendileri ile birlikte götürmeye çalışırlar. Merkezi figürler oldukları yerde kalırken çevrelerindeki takipçileri kısa süreli olur. Sadakatlerini bir gruptan diğerine taşıyıp dururlar. Eski dostlarını şeytanlaştırmakta çok mahir olan takipçiler, liderlerinin çevresinde yeni networklar oluştururlar. White, vatandaşların güvenlik ve hayatı idame etme arayışlarının patronaj networklarına itilmesini Türkiye’de ulusal kurumların ve kişilerarası güven seviyesinin düşük olmasına bağlıyor.

Yüksek halk desteğiyle bir tek adam diktası kuran Erdoğan’ın konumunu da değerlendiren White, onu ulusal pederşahi bir ailenin asla sorgulanamaz güçlü ve koruyucu lideri şeklinde tanımlıyor. Erdoğan’ın milli iradenin vücut bulmuş hali olduğunu iddia ettiğini hatırlatan White, makbul gördüğü vatandaşların kendisiyle özdeşleşen değerlere ve temsil ettiği devlete tam itaat etmesini beklediğini söylüyor.

FARKLI FİKİRDEKİLERLE DİYALOG KURMAZ, ŞEYTANLAŞTIRIR

Bu otokratik sistemde farklı fikirlerde olanlarla diyalog kurmakla uğraşılmadığını, bunun yerine doğrudan terörist ilan edilerek şeytanlaştırıldıklarını anlatan White, hedefe konulanların görevlerinden atıldığını, hapsedildiklerini ve korkunun esir aldığı toplum tarafından dışlandıklarının altını çiziyor. Öyle ki, hain avcılığının bizzat Erdoğan’ın yakın çevresine kadar uzandığını ifade eden White, Fethullah Gülen’den intikam almakla başlayan bu avcılığın bir zamanlar Erdoğan’ın en yakın çalışma arkadaşları olan eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e, Başbakan Ahmet Davutoğlu’na ve fikirleri kendisine uymayan herkese uzandığını kaydediyor.

White’a göre, takipçileri için bir istinad noktası olan lider, merkezi otorite figürü olarak görülüyor ve takipçileri de örgütlü bir hayat içerisinde sosyalleşirken terbiye ediliyorlar. White, spindle otokrasilerde siyasal olanın kelimenin tam anlamıyla kişisel olduğuna da vurgu yapıyor.

Bu sorunun kökenlerine de inen White, Türkiye’nin kuruluşundan bu yana bütün toplumsal kesimleri temsil eden birleştirici bir mili kimlik geliştirmekte başarısız olduğunu söylüyor. Bu yüzden her neslin, bir ulusal rekalibrasyonu ve uyum göstermeyen sosyal unsurların baskılanmasını, muktedir hiyerarşiye ihanet etmiş görülenlerin ise şiddetli direnişini tecrübe etmek zorunda kaldığına dikkat çekiyor.

Toplumun değişik zamanlarda İslamcı/Seküler, sol/sağ, Kürt/Türk, Alevi/Sünni, Müslüman/gayr-i Müslim, liberal/muhafazakar ve hatta Kürt/Kürt, sol/sol, Sünni/Sünni gruplaşmalarına ayrıştığının altını çizen White, bu grupların tanımlandıkları etiketlerden soyundurulmaları durumunda ise, ortada sadece tercih ettikleri hiyerarşik liderlere sadakat ve itaata dayalı benzer sistemlerce belirlenmiş ve birbirlerine karşılıklı olarak düşmanlık besleyen grupların kalacağını ifade ediyor.

“Gruplar arasındaki ilişkiler kendisini sıklıkla derinden hissedilen nefret ve diğerlerinin şeytanlaştırılmasıyla gösterir,” diyen White, üstelik bu hislerin, bir zamanlar fikirleri ve değerleri kendilerine en yakın olduğu halde zamanla hasım olmuşlara karşı daha bir yoğun duyulduğunu söylüyor. Bu konuda Gülen (Hareketi) ile Erdoğan arasındaki kan davasının önemli bir vaka olmakla birlikte tek örnek olmadığını söyleyen White, Cumhuriyet tarihinin tamamının kutuplaşma ile nihai olarak kişilerden bağımsızlaştırılmış kurumsallaşma, yeni anayasa yapımı ve birleştirici bir kimlik empoze etme yoluyla kurulan kısa ömürlü merkezi kontrol arasındaki süregiden bir çekişmeden ibaret olduğunu ifade ediyor.

İNANÇ OLARAK TUKAKA, KİMLİK OLARAK EL ÜSTÜNDE BİR İSLAM

Umut Özkırımlı’ya atıfla Türkiye’deki temel sorunu ortak değerlerden ve kurumlardan mahrum olan, her biri diğerine karşı güvensiz ve hoşgörüsüz “gizemli cemaatçilik” olarak isimlendiren White, bununla birlikte Türkiye’nin gruplararası husumetin olduğu tek ülke olmadığını, ancak işbirliği ve birlik çabalarını sürekli akim bırakan sosyo-kültürel davranış kalıplarıyla bu konuda en ileri vaka olduğunun altını çiziyor.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında inanç olarak İslam dışlanırken, bir kimlik olarak İslam’ın Türklüğün tamamlayıcısı olarak benimsendiğine dikkat çeken White, gayr-i Müslimlerin ise Türk-Müslüman kanı taşımadıkları için devlete sadık olamayacakları varsayımıyla iç düşman olarak görüldüklerini söylüyor. Aynı şekilde Kürtler ve Alevilerin de ancak görece Müslümanlar şeklinde görüldükleri için, dış güçlerin bu toplulukları ülkeyi bölmekte kullanacaklarına inanıldığına vurgu yapıyor.

1960 öncesi dönemi bu perspektiften genişçe değerlendiren White, 1960’ta başlayan darbeler süreciyle kutuplaşmaların defalarca sıfırlanmasına rağmen bu kültürün kendisini yeniden yeniden ürettiği üzerinde duruyor. Özallı yıllarda Türklük ile toplumda ve kamu yaşamında görünürlüğü artan Müslümanlık kimliklerinin ciddi bir dönüşüm geçirdiği tespitinde bulunan White, Erdoğan döneminde ise geçmişi yeniden üreterek ve hatta yeniden icat ederek Türklüğün Osmanlı’nın bir devamı şeklinde görülmeye başlandığına dikkat çekiyor.

Bu dönemdeki küresel ihtirasların ve kurumsal büyüme arzusunun Hizmet Hareketi’nin çabalarıyla özdeşleştiğine dikkat çeken White, 2011’de başlayan anlaşmazlıklardan sonra varılan son noktada ise, Hizmet Hareketi’ne yakın olanların bir çeşit sosyal ve ekonomik ölüme karşı korumasız bırakıldığını ifade ediyor. White, Hizmet Hareketi mensuplarına yönelik son dönemde yapılan zulümleri çarpıcı rakamlarla özetliyor.

Her ne kadar, Kürtlerin demokratik ve sosyo-kültürel haklarının kimseyle pazarlık konusu edilmeden hemen verilmesi gerektiğini savunan, PKK ile yürütülen görüşmeleri ise sadece PKK’nın silahlı unsurlarının akibeti çerçevesinde ele alınmasını öneren Hizmet Hareketi’nin hükümetin siyasi hesaplarla PKK ile başlattığı müzakereler konusundaki yaklaşımlarını isabetli yansıtmakta yetersiz kalsa da, yine de White’ın Hizmet Hareketi ile hükümetin bu konuda bir ayrılığa düştüğüne dair tespitinin isabetli olduğunu ifade etmek gerekiyor.

ERDOĞAN, KÜRESEL BEKLENTİLERİ DE BOŞA ÇIKARDI

Hizmet Hareketi’nin AKP’ye destek olduğu yılların 2002-2008 arasına denk gelen kısmında, Türkiye’nin agresif kutuplaşmayı büyük ölçüde aştığını not eden White, bu dönemi şöyle özetliyor: Türkiye, küresel nüfuza sahip Müslüman çoğunluklu bir demokrasi olarak Avrupa Birliği üyeliği yolundaydı. Ekonomisi büyüyor, etkileyici yeni altyapı yatırımları yapılıyordu. Orta sınıf genişliyordu. Hizmet (Haraketi’nin) yardımıyla, AB üyelik süreci ve mahkemeler aracılığıyla müdahaleci ordunun bir başka darbe yapma ihtimali, teorik olarak, ortadan kaldırılıyordu. Meclis ileri vatandaşlık haklarıyla bezeli daha liberal ve özgürlükçü bir anayasa yazmaya başlamıştı. 2002’den sonraki 10 yıl boyunca AKP, Kürtlere ve gayr-i Müslimlere ulaşmayı başarmıştı. Kültürel haklarını genişletmiş ve Kemalist dönemde el konulmuş bazı mülklerini iade etmişti. PKK ile barış ufukta görünüyordu.

Bu gelişmelerin sınırlar aşan etkileri üzerinde de duran White, bazı gözlemcilerin kapitalizm ve küreselleşmenin Türk ve Müslüman kimliği üzerindeki homojenleştirici ve liberalleştirici etkisinin farklı inanç ve yaşam tarzları arasında bir yakınlaşmaya yol açacağına dair gözlemlerde bulunduklarını aktarıyor.

White, makalesinde Türkiye’nin böyle umut veren bir noktadan hızla komşunun komşusunu, işadamlarının birbirini, kiracının ev sahibini ve hatta akrabaların birbirlerini hiçbir cezaya uğrama endişesi taşımadan ‘FETÖ teröristi hainler’ şeklinde suçlayarak tutuklanmalarına sebep oldukları korkunç bir atmosfere nasıl geldiğini başarılı bir şekilde anlatıyor.

Türkiye’nin hastalıklarına dikkat çekerken ülkenin demokratik düşüşünün dini, ideolojik ya da bunların teolojik mesajına sarılan bir adam yüzünden olmadığını savunan White, tek adamın daha ziyade ülkenin güçlü, kişiselleştirilmiş ve grup aidiyetleri üzerinden kültürel bölünmüşlüğü sayesinde çok etkili olabildiğini ileri sürüyor.

White, kutuplaşma ve kontrolün sebep olduğu fasit dairenin verimliliği ve sosyal entegrasyonu engelleyen endemik türbülanslara yol açmasının oluşturduğu karşıt çağrışımların Erdoğan tarzı güçlü liderlerin yerinde kalmasına yardım ettiğini söylüyor.

Türkiye’nin mevcut krizini kişilerden soyutlanmış bir kavramsallaştırma üzerinden tanımlamaya çalışan White, ülkedeki sorunun aslında o sorunun dönemsel görünürlüğünden ibaret olan mevcut krizden çok daha derin ve köklü olduğunu anlatıyor. Ancak yine de, daha önce yapmış olduğu değerlendirmelerde Erbakan’ın aksine Erdoğan’ı siyasal İslamcı görmediğini ifade eden White’ın, bunca yaşanan radikal İslamcı savrulmalardan sonra bu konudaki kanaatlerinin yerli yerinde durup durmadığına dair makalede bir fikir edinmek mümkün olmuyor.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin