İlâhi Gazab ve ümit (2)

YORUM | VEYSEL AYHAN

Bir müddet beni yanıltan şöyle bir menkıbe vardı:

“Vaktiyle bir derviş berbere gider. Tıraşı tam yarıladığında mahallenin kabadayısı içeri girer. Dervişin yanına gider, başının kazınmış tarafına sert bir tokat atarak:

– Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım, diye bağırır.

Derviş, kalkar, sabreder. Fakat kabadayının tıraş esnasında da dili durmaz, sürekli alay eder dervişle. Kabak aşağı, kabak yukarı!

Nihayet tıraş biter, kabadayı dükkândan çıkar. Henüz birkaç metre gitmiştir ki, kontrolden çıkan bir at arabası yokuştan aşağı hızla gelerek kabadayıyı altına alıp sürükler. Kabadayı, başı taşlara vura vura can verir. Berber dervişe bakar, sorar:

– Bu ceza biraz ağır olmadı mı derviş efendi?

Derviş düşünceli bir şekilde cevap verir:

– Vallahi gücenmedim ona. Hakkımı da helal etmiştim. Gel gör ki, bu kabağın da bir sahibi var. Eğer o gücendiyse, bilemem.”

Böyle bir vaka olabilir mi? Olabilir. Ama genel bir hüküm çıkarılamaz. Kader çözümlemesi yapılmaz.

Gayretullah’ın, Âdetullah’ın, Sünnetullah’ın kaidelerini ve mantığını “takdir”den aciziz. İhataya aklımız yetmez.

Allah, Ehadiyet’iyle her vakada ayrı hüküm verebilir.

Ama sübjektif çıkarımlar yapabiliriz. Gözümüzün önünü görmeye çalışabiliriz.

Gayretullah’tan anladığımız şey, İlahi gazabın tahakkuku. Bunun zamanın gelmesi.

İLAHİ GAZABIN VAKTİ

Bir fiilin Gayretullah’a dokunması, İlahi gazabın buna hemen cevap vermesini gerektirmez.

Örneklerden gidelim.

Kureyş’in kötülükte en şiddetli davrananlarından biri (eşka’l-kavm) Ukbe b. Muayt idi.

Bir defasında yandaşlarıyla Efendimiz’in yolunu kesip üstüne saldırdı. Efendimiz’in(sav) cübbesinı boynuna dolamış, boğazını sıkmış, öldürmeye teşebbüs etmişti. Efendimiz(sav)’in soluğu kesilmiş, dizleri üzerine çökmüştü. Hz. Ebubekir yetişmiş “Rabbim Allah’tır dediği için bir insanı öldürecek misiniz?” diye haykırmış hepsini defedip O’nu (sav) kurtarmıştı.

Bir başka gün Efendimiz(sav) Kabe’de tek başına ve namaz kılmaktadır. Müşrikler bir kenarda öfkeyle söylenmektedirler. Ebu Cehil’in gözüne bir gün önce putlara kurban edilip kenara atılmış bir deve işkembesi ilişir. Adamlarına döner:

“Şu işkembeyi kim yere kapandığı zaman boynuna geçirir!” der. Aynı Ukbe hiç düşünmeden kalkıp koşar. İri yarı ve güçlüdür. Bir gün önceden kesilmiş ve kızgın güneşinin altında iyice kokuşmuş olan işkembe ve bağırsakları alır secde eden Efendimiz’in (sav) üstüne bırakır. Boğucu bir ağırlıktır ve altından kalkmak mümkün değildir. Ebu Cehil ve arkadaşları ise olanlar karşısında yıkılasıya gülmekte, eğlenmektedir.

Bu defa yardıma yetişen ise çocuk yaştaki Hz. Fatıma olur. Göz yaşları içinde sırtındaki ağırlığı itmeyi başarır.

Çarpıcı olan ve insan zihninin alamayacağı şey ise bu halin Efendimiz’in (sav) namazı bozmasına sebep olmamasıdır. Hiçbir şey olmamış gibi namazını tamamlar.

Kureşlilere dönmez. Onlara tek kelime etmez. Zâlime muhatap olmaz. Tek muhatabı vardır.

“ALLAH’IM SANA HAVALE EDİYORUM!”

Ellerini kaldırır: “Allah’ım bu topluluğu sana havale ediyorum!” der. Bu melun fiili yapanların isimlerini tek tek sayar, onları Allah’a havale eder.

Yani karar ve hükmü Allah’a bırakır.

Duasında açık, sarih talepte bulunmaz.

Mesela “Allah’ım bunları hemen kahret” dese, o müşrikler o an Cehenneme yuvarlanır giderdi. “Allah’ım Hira dağını bunların başına geçir” veya “Allah’ım bunları taşlaştır” dese bu, hemen kabul edilirdi.

Nitekim Taif’te bu tercih kendilerine sunulmuştu. O zaman da bunu reddetmişti:

“Taif’te taşlanmış, yüzü gözü kan içinde bir bağa girip saklanmıştı. Melek imdadına koşmuş, eğer isterse bir dağı kaldırıp bu âsî kavmin tepesine indirebileceğini söylemişti. Ama o şefkat abidesi; onların neslinden (kıyamete kadar) yalnızca Allah’a ibadet edip O’na şirk koşmayan birilerini göndereceğini ümit ediyorum’ demiş ve onlara herhangi bir belanın gelmesini istememişti.”

Vaka’ya dönelim. Kureyş belanın kokusunu almıştı. Seyredip gülen Kureşliler, duanın dehşet vericiliği, ürperticiliği ve heybeti karşısında tedirgin olur korkarlar. Keyifleri kaçar, dağılırlar.

Ben şahsen bu manzaraya şahit olsam Ebu Cehil, Ukbe ve yandaşlarının o an yerin dibine batmasını, hemen orada kahrolmalarını beklerdim. Çünkü yapılan fiil sadece Efendimiz’in (sav) onuruna değil Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın gayretine dokunacak çok ağır fiildir. Tabii ki bedeli çok ağır olacaktır.

Ama o an değil.

Gayretullah’ın “mekanizması” bizim hayal ettiğimiz gibi çalışmıyor.

Gayretullah, müeyyideleri ile geliyor.

Dünya gözüyle baktığımız için en büyük cezanın ne olduğunu anlayamıyoruz. Oysa o an en büyük ceza tahakkuk ediyor. O zâlimlere hidayet kapıları kapanıyor, ardından tevbe ve telafi kapıları kilitleniyor. “Kalpleri ve kulakları mühürleniyor.” (Bakara,7) Ahiretleri kararıyor. Hayır defterleri siliniyor. O an yerin dibine batsalar veya taşlaşsalar bu bizi tatmin eder ve sevindirir ama, o kadar ağır bir bedel olmaz.

Ve Kader daha sonrasında yapabilecekleri tüm zulümlere, varabilecekleri Cehennem çukurunun en nihayetine inmeleri için onlara mühlet veriyor. (Hocaefendi’nin mülanae duası buna çok benzer. O dua ile belki de o an belalarını bulsalar sadece hırsız olarak def olup gidecekler. Kâtil olma, firavun olma, Türkiye ile beraber koca bir coğrafyayı batırma fırsatları olmayacak. Belayı geçikmesi burada keramet değil istidrac oluyor. Karşı cepheye ise o günle kıyas edilemeyecek ölçüde ve çoklukta velayet kapıları açılıyor.)

KENDİ Mİ’RACINA YOL ALMAK…

Bu vaka Efendimiz’e (sav) bakan yanıyla O’nu (sav) hangi makama ulaştırmıştır bilemeyiz.

Hz. Ebubekir’i hangi “mi’rac”a vardırmıştır havsalamız almaz.

Hazreti Fatıma’yı o çocuk yaşında nasıl bir kemâlata erdirmiştir, anlayamayız. Tıpkı bugünküleri anlayamayacağımız gibi.

Bence, bir insan tüm hayatında Allah rızası için sadece tek bir böyle muameleye katlansa ve sabretse; zâlime değil Allah’a dönmeyi başarsa bu, onu Cennet’in en yüksek noktasına vardırmaya yeter ve artar.

Kader genellikle tek bir hadiseyle pek çok şeyi gerçekleştirir. Ve her gerçekleşen ile pek çok hikmet tahakkuk eder. Gayretullah hikmetlerini tamamlamadan nihai dünyevi ceza gelmez.

Ebu Cehil, Ukbe ve diğerleri o hadiseden sonra yerin dibine batmadılar, sekiz yıl daha yaşadılar. Bu talihsizler, ölecekleri zamana kadar zulümlerine zulüm kattılar.

Ahirzaman’daki emsallerinin varacağı noktaya sekiz yıl sonra Bedir’de ermiş olmalılar ki hepsi orada Cehennem’e yuvarlandı.

ŞEYTANIN PROPAGANDACISI

Bir başka örnek Ebu Leheb’tir

Panayır panayır gezer, Efendimiz’den önce ve sonra aleyhinde konuşurdu. Kara-propaganda yapardı. Karısıyla beraber evlerinin pislik ve çöplerini, Efendimiz’in(sav) kapı eşiğine dökerdi. Dikenli ağaç dallarını toplayıp demet yapar ayağına batsın, yaralar açsın diye yola yığardı. Onun nasibi Efendimiz’in (sav)’in bedduası değil, Kur’an’ın laneti oldu:

“Ebu Leheb’in elleri kurusun” (Tebbet,1)

Ebu Lehep’in elleri bu ayetten sonra kurumadı. On yıl daha sıhhatle yaşadı. Kur’an’ın “beddua”sı ve laneti yıllar sonra onu derdest etti.

Bedir mağlubiyeti sonrası üzüntüden yatağa düştü. Veba’ya benzeyen Adese adlı bulaşıcı hastalığa yakalandı. Ailesi kendilerine bulaşır diye onu terk etti. Günler sonra yalnız bir halde öldü. Ölüsü günlerce defnedilmedi. Cesedi kokmaya başladı. Hastalık bulaşır diye kimse yaklaşmıyordu. Komşu evler kokudan şikâyete başlayınca ailesi iki köle tuttu. Onlar cesede dokunmadan çekiştire çekiştire sürükleyip “kalib kuyusu” denen bir çukura attı. Hayvanlar parçalamasın diye de üzerini taş ve kayalarla örttüler.

Tarihte benzeri akıbetle zulmünü noktalayan pek çok zâlim var.

Ama beklemeye sabrımız yok.

Kader’in hikmeti bazen Gayretullah’ın erken tecellisine de hükmedebilir.

Mesela Ebu Leheb’in oğlu Utbe, evli olduğu Efendimiz’in(sav) kızı Hz. Rukiye’yi boşamıştı. Terbiyesizce davranıyor Efendimiz’e(sav) hakaretlerde bulunuyordu. Bir gün Efendimiz’in  (sav) gömleğini sertçe çekiştirmişti. Bu son hadise bardağı taşırmıştı. Efendimiz (sav) ellerini kaldırmış “Allah’ım ona bir itini musallat et” diye beddua etmişti. Belasını çok kısa zamanda buldu. Bu olaydan hemen sonra Utbe, ticaret kafilesi ile birlikte Şam’a gitmek üzere yola çıkmıştı. Kafilede olan Hebbar bin Esved olanı şöyle anlatıyor: “Gece bir arslan develerin arasından gelerek sıra ile herkesi kokladı. Sıra Utbe’ye geldiğinde onu pençeleri arasına alarak parçaladı.”

Sonuç olarak hadiseleri veya kaderi anlamaya çalışabiliriz ama anlayamayız. Çünkü kaderi her karar yüzlerce noktaya bakar, binlerce parametre söz konusu olur. Bazen lokal bir hadise ana senaryonun dışında kalır, müsebbipleri derhal cezasını bulabilir. Bazen de en yürek dağlayan, olay vakti merhununu bekler.

Kaderin çarkları çoğu zaman arzumuza göre işlemez. “Tecri’r-riyâha bimâ lâ-teştehi’s-süfün”, yani rüzgarlar gemicilerin iştahına ve hevesine göre esmez. Hadiseler heveslerimize göre cereyan etmez.

Şeytan’a kıyamete kadar iğfal izni veren kader, Ebu Lehep ve emsallerine şeytani misyonlarını tamamlaması için izin verir. Gayretullah, geniş planda kader’in hikmet planına müdahale etmez. Zâlime mühlet verir.

Sonraki yazı: Zâlim’in mühleti ne zaman dolar?

1 YORUM

  1. Sayin Veysel Bey, kader noktasinda acele etmemek gerekir diyorsunuz da sürecin başından bu yana hizmettekiler devamli ha bitti ha bitiyor “an kaldi”, kısa sürede bitecek dendi ve bu sekilde insalar konum aldılar, yani burda bir hata yok mu? Insanlari zaten boyle bir yaklasima hizmet hazirlamadi mi?

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin