Hizmet Hareketi, bu ifritten süreci yaşamak zorunda mıydı?! (1)

YORUM | Prof. Dr. OSMAN ŞAHİN

Umûmî musibet ekseriyetin hatasının neticesidir…

Sunuhat’ta bahsedilen manevi bir mecliste, Üstad Hazretleri’ne sorulan bir soru ve cevabı şu şekildedir: “Tekrar biri sordu: Musibet, cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddimesidir. Hangi fiiliniz ile kadere fetva verdirdiniz ki, şu musibetle hükmetti. Umûmî musibet ekseriyetin hatasının neticesidir. Hazırda mükâfâtınız nedir?
Dedim: -Mukaddimesi üç mühim erkân-ı Islâmiyedeki ihmâlimizdir. Namaz, oruç, zekat… Zira, yirmi dört saatten yalnız bir saati, beş vakit namaz için Hâlık Teâlâ bizden istedi. Tembellik ettik; beş sene yirmi dört saat talim, meşakkat, tahrik ile bir nevi namaz kıldırdı. Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık; keffâreten beş sene oruç tutturdu. Ondan, kırktan yalnız biri, ihsan ettiği maldan zekat istedi. Cimrilik ettik, zulmettik, O da bizden yığılmış zekâtı aldı. Ceza, amel cinsindendir. Hazır mükâfâtımız ise: Fâsık, günahkâr bir milletten, beşte bir olan dört milyonu velâyet derecesine çıkardı; gazilik, şehitlik verdi. Müşterek hatadan meydana gelen müşterek musibet, mâzi günahını sildi.

Muhavereden anlaşıldığı üzere, umûmî musibet ekseriyetin hatasının neticesidir. Ortada bir umumi musibet varsa, bu o toplumun çoğunluğunun hatalarından kaynaklanmaktadır. O zaman, bu hataların tesbiti çok büyük önem arzetmektedir ki mualece yapılabilsin. Eğer yapılan hatalar, şefkat tokatları iktiza ettirecek hatalar ise başa gelen bela ve musibetler, o hataları veya günahları siler ve ayrıca Allah (cc) bu işlerin sonucunda bir de ihlaslı kullarına ihsanlarda bulunarak, mükafatlar verir.  Buradan hareketle, süreçte yaşanan hadiseleri, Hizmet insanlarına bakan yönleri ile değerlendirmeye devam edelim.

Hizmet’in merkezinde “insan” vardır…

Hizmetin en önemli bir boyutu, insanları, Kur’an’da ve Hadis’de tarif edildiği şekilde, İnsan-ı Kamil olma yolunda  mesafe almasını sağlamaktır. Hizmet’in merkezinde “insan” vardır. Her şey “insanı” kazanmak  üzerinedir. Hizmetlerin başlangıcında, bu uğurda her türlü meşakkat göze alınmakta, her türlü fedakarlığa evet denmektedir.  Bir tek insanın bile kaybedilmesinin ızdırabı onları kasıp kavuran bir ateştir. Aşk ve heyecan açısından insanlar çok ileridirler. Hizmet prensiplerinin yaşanması noktasında tavizsizdirler. Maddi ve manevi füyüzat hislerinden fedakarlığa razıdırlar. Bu ruhtaki insanlar arasında ihlas ve uhuvvet çok ileri seviyede yaşanmaktadır. İnsanlara hak ve hakikatı anlatma davasının dertleriyle mustarip ve bunun sancısıyla iki büklümdürler.  Bu dönemdeki kıvamları, bu insanları görenlere “bunlar insan değil, bu zamanda bu kadar içten, hasbi, diğergam, fedakar insanlar olamaz” dedirtecek kadar aşkındır. Dolayısıyla bu insanlar eliyle temsil edilen dava çok büyüleyici bir çekim gücüne sahiptir. Temsil ettikleri hakikatler dillendirildiğinde insanlar tarafından kabul görürler. Çünkü, kudsi bir hadisi şerifte buyurulduğu gibi, bu ortaya konan kıvamdan Allah (cc) razı olmuş ve onlar için yeryüzünde bir hüsn-ü kabul  vaz’etmiştir.

Allah (cc), bu ihlas ve samimiyete binaen, bu hizmete çok büyük muvaffakiyetler lütfetmiştir. Zamanla hizmet kemmiyeten çok hızlı büyümüş, içtimailleşmiş, toplumun bütün ünitelerinde temsil edilir hale gelmiştir. Yurt dışında çok önemli açılımlar gerçekleştirmiştir.  Çok önemli sayıda farklı dil ve kültürdeki insanlara hak ve hakikatler ulaştırılmıştır. Dünya genelinde çok önemli bir kabulle karşılaşmıştır.

Realitenin gereği olarak, bu çapta bir gelişme ile beraber başlangıçtaki kıvamın korunabilmesi elbette mümkün olamamıştır. Zaman içerisinde bir takım hastalıklar, her türlü insani organizasyonda görüleceği gibi, bu hizmet içerisinde de ortaya çıkmaya başlamıştır. Peygamber Efendimiz’den (sav) sonra sahabe efendilerimiz döneminde de farklı olmamıştır. O zamanda, İslam hızla yayılmış ve bünyeye her türlü milletten ve kültürden insanlar girmiş ve ilk dönemdeki safvet aynı ölçüde korunamamıştır.

Hizmet, zamanla maddi imkanlara ulaşabilme adına da bir cazibe noktası haline gelmiştir…

Haliyle hizmete maddi amaçlarla da dahil olanlar olmuşdur. Diğer taraftan hizmet insanları üzerinde bir takım manevi hastalıklar daha fazla etkili olmaya başlamışlardır. Elde edilen makamlar, mevkiler ve dünya adına diğer imkanlar, hizmet insanının bozulmasını beraberinde getirmiştir. Hiç bir karşılık beklenmeden, fedakarlıklar içerisinde hizmet edilen günlerin yerini, nefsin de hoşuna gidecek ve onu da tatmin edecek tarzda, zorlukların olmadığı, fedakarlıkların yerine dünyevi imkanları da netice vermekte olan bir hizmet almıştı.

İnsanları kazanma hususundaki aşırı duyarlılık, hizmete gelen insanların çokluğu karşısında kaybolmaya başlamış, ihmallerden kaynaklanan insan kayıpları önemsiz hale gelmeye başlamıştı. Bazıları için makamların ve mevkilerin elde edilip korunması artık daha önemli bir mesele haline gelmişti. Hizmetteki niyetleri samimi olan insanlar her ne kadar bu arızanın farkında olsalar da, hatta bir takım tedbirler almaya çalışsalar da bu bozulma her geçen gün artarak devam ediyordu. Ortada kemmiyeten de olsa bir başarı vardı ve hizmete katılanların sayısı her geçen gün artarak büyümeye devam ediyordu. Artık gaflet, ülfet, ünsiyet, tarafgirlik, ekipcilik, adam kayırma, bireye değer vermeme gibi büyüyen hastalıklar davaya zarar vermeye başlamıştı.

1990’lı yılların başlarında yurt dışına eleman gönderilmek istendiğinde, hizmetteki insanların neredeyse tamamına yakını bu davete icabet etmiş ve dilini, kültürünü bilmedikleri hizmet beldelerine çok rahatlıkla gitmişlerdi. Doğru dürüst, geçimlerine yetecek kadar bile maaş alamıyorlardı. Bir dünya yokluklar içerisinde hizmet etmeleri gerekiyordu.  Bütün bunlara rağmen, dünya adına her şeylerini ve bir sürü gözü yaşlı analar, babalar ve aileler bırakarak gittiler. Zamanla gidilen yerlerde hizmetler inkişaf etti, müesseler kuruldu, dünyevi olarak da hizmet imkan sahibi olmaya başladı. Bunca imkanların artmasına rağmen, 2000’li yıllara gelindiğinde, yurt dışına eleman ihtiyacı taleplerine, artık ilk zamanlardaki gibi cevap verilemiyordu. İnsanlar, Türkiye’deki hayatlarını bırakıp da gidemiyorlardı. Mazeretleri de vardı; Türkiye’de hizmetin onlara ihtiyacı vardı.

Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın…

Artık insanlarda, Hizmet’in bütün dünya’ya yayıldığı, yeterince insan tarafından sahiplenip temsil edildiği, artık onların da dünya adına bir takım kazanımlar elde etmelerinin, hakları olduğu düşüncesi belirmeye başlamıştı. Sahabe efendilerimiz, böyle bir duygu onlarda belirince ayeti kerime ile ikaz edildiklerini ve bundan dolayı “Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın” mealindeki ayetin nazil olduğunu haber vermişlerdir.

Hocaefendi, yıllarca cemaatini bahsi geçen hastalıklara karşı uyarmış ve sürekli tahşidatta bulunmuşlardır. Başlangıçta yakalanan cemaat safvetinin korunabilmesi adına çok önemli cehd ve gayret sergilemişlerdir. Pırlanta serisinde kaleme alınan yazılara baktığımızda, bu temaları işleyen çok sayıda yazıyla karşılaşırız. Her topluluğun başına gelmesi doğal olan bu badirelerin farkında olarak, her zaman cemaatinin nabzını tutmuş ve gerekli müdaheleleri yapmaya gayret etmişlerdir.  Allah’la (cc) olan kulluktaki derinliğinin ve O’na (cc) olan yakınlığının bereketiyle de önemli ölçüde buna muvaffak olmuşlardır. Ama zaman hükmünü icra etmiş ve maalesef ortaya çıkan emarelerinin şehadetiyle önemli hastalıklar, cemaati de tehdit etmeye başlamıştı.

Üstad’ın talebelerinden Ali İhsan Tola ağabeye bir ziyaret esnasında “Sizin zamanınızda eserlerin neşri ve okunmasında çok büyük zorluklar vardı. Hamdolsun günümüzde serbestçe neşredilip okunabiliyor” dediklerinde, şöyle bir mukabelede bulunmuşlardı. “O zamanın  zorluklarına bedel bugünün insanları için de ülfet ve ünsiyet gibi tehlikeli hastalıklar var.”

Belki Bir Gün Biz de Dirileceğiz…

Hocaefendi, Sızıntı’nın 2006 yılı Haziran ayı  “Belki Bir Gün Biz de Dirileceğiz” başlıklı yazısında bu hususa dikkat çekmektedir: “Evet, bazen bütün sorumluluklar yerine getirilmiş olmasına rağmen doğrulup kendini ifade etme ve bir diriliş eri olduğunu ortaya koyma hemen gerçekleşmeyebilir. Bu bazen, diriliş bekleyen kimsenin henüz tam kıvamına ulaşamayışından, ulaşıp bütün enerjisini kendi ruhunun âbidesini ikameye teksif edemeyişinden kaynaklanır; bazen de üzerine lâzım olmayan şeylerle meşgul olup dağınıklığa düştüğünden konunun vetireye farklı düşmesine sebebiyet vermiş olabilir. Aslında dirilip kendimiz olmamız bir ilâhî atiyye ise –ki öyledir- henüz o atiyyeyi taşıyacak güce ulaşamadan verildiği takdirde, kadri bilinemeyeceği için gelmesiyle gitmesi bir olacak ve telafisi çok daha güç yeni bir kısım mahrumiyetlerin yaşanmasına sebebiyet verecektir. Bazen de, bu diriliş erleri, şöyle-böyle belli bir kısım dünyevî beklentiler içine girip gönüllerini makam, mansıp, pâye, ikbâl düşüncelerinden arındırıp tam bir hasbîlik ortaya koyamayabilirler; bu açıdan da böyleleri bütün bütün ağyâr mülâhazasından sıyrılıp hâlisâne bir teveccühle O’na yönelecekleri âna kadar diriliş nefhasını da elde edemeyebilirler.”

İnşaAllah sonraki yazıda konuya devam edelim…

1 YORUM

  1. 615 yıllık Osmanlı da ki kırılmalar 1. Dünya savaşına neden olduğunu söylüyor üstada geçen uzuun 615 yıl sonra
    Birde 60 yılda görülen kırılmalar demek ki daha büyükmüş hemen ikazı geliyor ALLAH yardımcımız olsun.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin