Hayalkırıklıkları ve insan gerçekliği

Yorum | Veysel Ayhan

 

Bir otomobili en iyi, onu imal eden mühendis bilir.

Bir bilgisayar programını en iyi, yazılımcısı bilir.

“İnsan”ın gerçekte nasıl bir varlık olduğunu, iradesiyle nasıl bir sosyoloji oluşturduğunu Yaratan’ının kelamından yani Kur’an’dan öğreniyoruz. Vaktiyle Ali Bulaç derlemişti. (Allah bir an önce tahliye ve beraat lütfetsin.)

Bu ayetler insan gerçekliğini, insanların ne kadarının ne ölçüde “insan” olduğunu çok net anlatıyor:

“Ancak insanların çoğu inanmazlar.” (Hud,17);

“İnsanların çoğu iman etmezler.” (Yusuf, 103);

“Fakat insanların çoğu inanmaz.” (Ra’d,1)

“İnsanların çoğu şükretmiyor.” (Bakara, 243)

“İnsanların çoğu şükretmez.” (Yusuf, 38)

“İnsanların çoğu bilmiyor. (A’raf, 187)

“İnsanların çoğu bilmez.” (Rum, 30)

“Fakat insanların çoğu bilmez.” (Yusuf, 40)

“İnsanların çoğu hakkı/hakikati kerih görür, hoşlanmaz.” (Zuhruf, 78)

“İnsanların çoğu cahillik ediyor.” (En’am, 111)

“İnsanların çoğu zanna uyuyor.” (Yunus, 36)

“İnsanların çoğu aklını kullanmıyor.” (Ankebut, 63)

“İnsanların çoğu yoldan çıkmış fasıklardır.” (A’raf, 102)

“İnsanların çoğu ahde vefa göstermiyor.” (A’raf, 102)

“İnsanların çoğu Allah’ın nimetini bilir ama nankörlük eder. (Nahl, 83)

“İnsanların çoğu (hak sözü) işitir, yine yalanlar.” (Şuara, 223)

“Yeryüzünde olanların çoğuna uyacak olursan seni (haktan ve doğru yoldan) saptırırlar” (En’am, 116)

Şimdi bu ayetlerin ötesinde ne söylenebilir?

“İnsan” malzemesi olarak buyuz.

Bunun istisnası bir zaman dilimi yok.

Hayalkırıklıkları ile moral bozmaya gerek yok.

Kur’an diyor. İnsan dediğimiz varlık “çoğunluk” olarak bu “tıynet”tedir.

Hz. Bediüzzaman kendi zamanı için şu sözlerle teyid eder:

“Bu asırdaki ehl-i İslâm’ın fevkalâde safderunluğu (kolayca aldatılabilmesi) ve dehşetli canileri de âlîcenâbâne afvetmesi; ve bir tek haseneyi (iyiliği) binler seyyiatı işleyen ve binler mânevî ve maddî hukuk-u ibadı (kul hakkını) mahveden adamdan görse dahi ona bir nevi taraftar çıkmasıdır. Bu suretle ekall-i kalîl olan ehl-i dalâlet ve tuğyan; safdil (aldatılabilen) taraftar ile ekseriyet(çoğunluk) teşkil ederek…” (Kastamonu Lahikası)

Tarihin her döneminde iyilik hareketleri ve kadroları; vefasızlık, kadirnâşinaslık, iyilikleri unutma, kıskançlık, ihtiras, haset, çekememezlik… gibi davranışlara toslamıştır. Ama bu hareketlerin misyonu, böyle bir sosyolojiden “iyilik ve güzelliğe peşinde olan azınlık”ı toplamaktır.

Bu demek değildir ki iyilik hareketleri yekpare yüzde yüz “insanlar”dan oluşur. Kendi içinde o da belli bir yüzde malum “çoğunluktan” nasiplenir! Ama bu daima marjinal kalır.

Kur’an’ın dolaylı olarak “azınlık” olarak ifade ettiği “insan azınlığı” her toplum kesiminde bir miktar bulunabilir. Önemli olan bunları bulmak, bunlarla konsensüs temin etmeye çalışmak, bunlarla köprüler inşa etmek ve içinde bulunduğumuz her atmosfere toplumun bütünü için adalet, hak ve hukuk tesis etmeye gayret etmektir.

“Necip millet” bir duadır. “İyisin, iyisin!” diyerek tüm insanları “iyi insan olmaya” çağırmaktır.

Onun ötesinde hayal kurmak yanlıştır. Çünkü maalesef “İnsanların çoğu cahillik ediyor./… zanna uyuyor./… aklını kullanmıyor.”

Sonuç olarak insanların çoğunluğu bilgiyi önemsemez, su-i zan ve vehimlerle, önyargılarla hareket eder ve en önemlisi aklını kullanmaz. Başkalarının aklına teslim olur.

Bu sosyolojide çoğunlukların kandırılması, aldatılması çok kolay görünüyor.

Çoğunluğun kandırıldığı, kolayca yanıltıldığı bir dünyada “iyi”nin ve “iyilik”in hakkı hayatı yoktur.

O zaman ne olacak?

Çoğunluk diktasına karşı bir sigorta var mı?

Yeni bir Hizmet dönemine girerken buna karşı nasıl tedbir almak lazım?

(Devamı var)

Türkiye'de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

2 YORUMLAR

  1. Dünyanın bir bölümünde güneş doğarken bir bölümünde güneş batıyor. Dünyanın bir yerinde hiç kimsenin onu anlamadığına üzülen insan, yegane olduğunu düşünür .Kendisi gibi birinin var olmadığına inanır çünkü etrafındaki insanlar kendisi gibi algılamamaktadır, olanları.Milyonlarca insan ve milyonlarca yegane parmak izi.Her insan yeganedir.Tektir ve özeldir.İnsanların birbirleriyle aynı oldukları tek nokta yegane olmalarıdır.Anatomik olarak benzerler ,sıfat olarak benzerler lakin hissediş, dokunuş,anlayış olarak yeganedirler.

    Düşünün ,çok uzaklardasınız sevdiğiniz birinin size bakışını özlersiniz.Bir çok insan vardır etrafınızda oldukça popülersinizdir,sizle karşılaşan her kişi size mavi boncuk dağıtmaktadır,kahretsin ! kalabalığın arasında bile sevdiğinizin size bakışını özlersiniz.Özlemek ,ağlamak,gülmek ,sevmek vb… her insan için aynı fakat bu duyguları uyandıran ve bu duygular içinde uyanan kişilerin lezzetleri yegane.Senin sevgin kaç birim ? Senin özlemin kaç birim? Senin aşkın kaç birim? Bunları ölçe bilirmisin? Bunların ölçüsü insanın içinde bile zor .Matematiğin zavallılığıdır, insanın yegane duyguları.Noktayı ölçmeye biçmeye kalkan insan, aşkı ölçüp biçemez, engelleyemez.Nokta üzerine saatlerce kitaplar dolusu konuşan insan aşka gelince tek kelime edemez.Sebebi çok açık değil mi? Ölçülemeyen bir şey anlatılamaz, tarif edilemez, yazılamaz, konuşulamaz….Belki birileri için inandığı gibi yaşamak bir aşktır.Ve inandığı şekilde yaşamaya çalışan insanları dünyaya bağlı ölçü birimleri ile ölçmeye çalışmak ,dünyaya bağlı ölçü kalıplarına sokmaya çalışmak noksaniliğin göstergesidir…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin