Cemel, Sıffîn Olayları, Adaleti Mahza ve İzafiye (2)

YORUM | Prof. Dr. OSMAN ŞAHİN

Dinimizde denge çok büyük öneme sahiptir. Hz. Muhammed (sav) ümmetini tavsif buyururken “ummeten vasatan” yani dengeli, ifrat ve tefritlerden uzak bir ümmet olarak ifade etmektedirler. Bediüzzaman Hazretleri,  Fatiha sure-i celilesinde “Bizleri sırat-ı müstakime hidayet eyle” ayeti kerimesini “İşaratül İ’caz”da tefsir ederken bu hakikatı ele almakta, ifratlar ve tefritlerin yanlışlığını ifade etmektedirler. Ve maalesef ifratlar tefritleri ve tefritler de ifratları doğurmaktadır. Efendimiz (sav) ashabından her birinin bir yıldız olduğunu ve onlara tabi olanların doğru yolda olacaklarını buyurmuşlardır. Sahabe efendilerimiz (r.anhüm) islam binasının temelini oluşturmaktadırlar. Âl-i Beyt muhabbetiyle dahi olsa sahabenin bir kısmına taraftargirlik mülahazası ile yapılacak saldırılar islam binasına zarar verecektir. Maalesef günümüzde bir takım art niyetli insanlar bu hadiselerin sadece zahiri boyutlarını ele alarak ve sadece yaşanan haksızlıklara ve fitnelere yoğunlaşarak sahabeyi yıpratmak ve böylece İslam binasını zarara uğratmak istemektedirler.

Muhabbette ifrat…

Muhabbetteki ifrat sonucunda, çok önemli olan bir kısım sahabe efendilerimize cephe alınmaktadır. Şia bu hususta çok ileri gitmiş, Hulefâ-i Râşidîn efendilerimizin (r.anhüm) ilk üçünü, Hz. Aişe (r.anha) gibi neredeyse dinin yarısını kendisinden öğrendiğimiz mübarek annemizi dahi kabul etmemekte, Cemel ve Sıffîn hadisesine iştirak etmiş sahabelere düşmanlık beslemektedirler. Dolayısıyla bu kanaldan bizlere ulaşan dinin temel esaslarını da içeren birçok hakikati  inkar etmektedirler. Benzer şekilde Âl-i Beyt muhabbettindeki ifrat ile meselelere mahruti (bütüncül) bakamayan ve tarafgirlikden kendilerini kurtaramayan ehli sünnet içerisinde de bazı kimseler, Hz. Muaviye’ye (r.a.) ve ona destek veren önemli sayıdaki sahabe efendilerimize (r.anhüm) açıktan olmasa da zimni cephe almışlardır.

Hz. Muaviye’ye (r.a.)…

Burada doğal olarak en fazla hücümlar Hz. Muaviye’ye (r.a.)  olmuştur. Elbette kendisinden sonra hilafetin Yezid’e intikal ettirmesindeki yanlışının bunda etkisi büyüktür. Sahabe efendilerimiz peygamber olmadıklarına göre tabidir ki yanlışları olacaktır. Sahabe efendilerimiz arasında yaşanan ihtilaflarda bunları görebiliriz. Önemli olan bu yanlışlar yapılırken niyetlerindeki hulus, birbirlerine nasıl muamelede bulundukları ve yanlışlarını anladıklarında ki hakperestlikleri gibi hususlardır. Yezid’in nasıl biri olduğu Hz. Muaviye (r.a.)  hayatta iken bilinmiyordu ve güç zehirlenmesine maruz kaldıktan sonraki zalimliğinin emareleri daha o zamanda ortada yoktu. Bilakis Yezid bunun tam tersi bir görüntü veriyordu. Hz. Muaviye’ninde (r.a) bu görüntüye aldananlardan olduğu anlaşılıyor. Fakat Yezid’in yaptığı zulümlerin faturasını ona çıkarmak doğru olmasa gerektir. “Ve lâ teziru vâziratun vizra uhrâ- Hiçbir kimse başkasının günah yükünü taşımaz ” hakikatını burada hatırlamakta fayda var. Evlatların hesabı sorumluluk ölçüsünde babalardan olacağını düşünebiliriz. Ama babalar mesuliyetlerinin hakkını yerine getirseler bile evlatlar çok farklı durumlara düşebilirler. Bunlara örnek olarak Hz. Nuh’un (as) oğlunu ve valilik elde etmek için Hz. Hüseyin (r.a.)  efendimize karşı Yezidin safında yerini alan Hz. Sa’d bin Ebi Vakkasın (r.a.) oğlu Ömer bin Sad’ı göstermek yeterli olacaktır. Hesap verilirken niyetler, eldeki bilgilerin ve malumatların ne şekilde kullanılarak bu kararların alındığı sorgulanacaktır. Burada hesaplarını Allah’a (cc) vereceklerini ve ayrıca sahabe hakkında konuşmanın zararının da düşünülerek susulmasında fayda olsa gerektir.

İlahi takdir ve tasarrufatı Nebeviye (sav)

Hz. Ali (r.a.) efendimizin Cemel ve Sıffîn hadiselerindeki haklılığını kabul ile beraber meseleye bir de değişik bir zaviyeden bakalım.  Allah’ın (c.c.) kader planındaki takdirleri ve bu takdirlere müttali olduğuna inandığımız Allah Resulu’nun (sav) tasarrufatı ile ilgili bir takım hususlara değinelim.

  • Bir hadisi nebeviyelerinde (sav) buyurdukları gibi Allah (c.c.) kıyamete kadar ümmetinin başına gelecek önemli hadiseleri Efendimiz (sav)’e göstermiştir. Bu olaylardan anlaşılıyor ki Allah Resulu (sav), Allah’ın (c.c.) takdirini ve bu olayları görmüş, ümmetini ve hususen ümmeti içinde ashabını (r.anhüm) bu hadiselere hazırlamışlardır.
  • Hz. Muaviye’yı (r.a.)  destekleyen çok sayıda sahabeler olmuştur. Bunlar arasında Azerbaycan fatihi Hz. Muğire bin Şube,  Mısır fatihi Hz. Amr bin As (r.anhüm) gibi sahabenin meşhurları da bulunmaktaydı. Bu zatlar islam adına hizmetleri müsellem olan kimselerdir.
  • Abadile-i seba’nın meşhurlarından olan Hz. Abdullah bin Amr bin As’dan (r.a.)  Allah Resulu (sav), babası Hz. Amr bin As’a (r.a.) itaat etmesini emretmiştir.  Bu emri nebeviye (sav) binaen Âl-i Beyt’e taraftar olmasına rağmen onlara katılamamıştır. Bununla beraber savaşların hiçbirisine de iştirak etmemiştir.
  • Huneyn zaferinden sonra Allah Resul’unun (sav), Hz. Sufyan ve Hz. Muaviye’ye (r.anhüm) ganimetten önemli ölçüde pay vermekle kalmayıp bunların aileleri ve malları hakkında bolluk ve bereket duasında bulunmuşlardır. (Şefkat Güneşi- Raşit Haylamaz)
  • Hz. Hasan (r.a.) efendimiz hakkında beyanı nebeviden (sav) sudur eden “bu benim torunum seyyiddir. Onun eliyle iki müslüman topluluk sulh bulacaklardır” demişlerdir.  Hz. Hasan (r.a.) hilafetten Hz. Muaviye (r.a.) lehine ümmetin faydası için feragat etmek suretiyle bu haberi nebeviyi (sav) doğrulamışlardır. Bu da gösterir ki efendimiz (sav) yapılan bu feragatı beğenmiştir.
  • Hz. Hüseyin (r.a.) ile beraber hadiste cennet gençlerinin efendisi olacakları tebşiratına mazhar bu zat, Hz. Muaviye (r.a.) lehine hilafetten vaz geçmiştir. Bu şekilde Âl-i Beyt’in çekilmesiyle Hz. Muaviye’nin (r.a.)  hilafeti meşruiyet kazanmıştır. Bu çekilme haşa onun korkması ya da takiyye gibi basit beşeri zaaflardan dolayı değildir. Nasıl ki ceddi emcedi Hz. Ali’nin (r.a.) kendinden önceki halifelere biat etmesi takiyyeden olmadığı gibi. Hz. Ali (r.a) onlara biatin doğruluğuna inandığı için biat etmişlerdi.
  • Kaderin şu cilvesine bakınız ki Hz. Muaviye (r.a.)  sahabeden olarak bir kısım sahabi efendilerimizin desteğine başından itibaren sahip ve iki efendiden biri olan Hz. Hasan (r.a.)  efendimizin feragatı ile umum ümmetin kabul ettiği bir halife olurken, Yezid, Hz. Muaviye’nin (r.a.) vasıflarına sahip olmadığından ve bütün ümmetce kabul edilen bir zalim olduğundan iki efendiden diğeri olan Hz. Hüseyin (r.a.)  efendimizin ona baş kaldırması meselemize ışık tutan bir projektör gibidir. Hz. Muaviye (r.a) sahabedir, biat edilebilir, Yezid ise bir zalimdir. Dolayısıyla hakiki peygamber varislerinin ona biat etmeleri düşünülemez.
  • Hepsinden daha da önemlisi Bediüzzaman hazretlerinin 4. Lema’da ifade ettikleri mesele olan,  Allah (cc) Âl-i Beyt’i Nebevi için mana alemlerinin sultanlığını takdir etmiş, kıyamete kadar onları bu işte istihdam edeceğini, bu ve sonraki hadiseler eliyle göstermiştir. Bu kutsal vazife, güç zehirlenmelerine sebebiyet veren saltanatla beraber götürülemeyeceğinden (ki tarihte bunun çok örnekleri vardır. Tarihte Safeviler ve Memlükler gibi.),  Allah (cc) bu hadiselerle Âl-i Beyt’i nebeviyi dünya saltanatından uzaklaştırmıştır. Nitekim günümüzde yaşanan süreçte devletle yakın menfaat ilişkisi içine giren hiziplerin asıl gayelerinden nasıl uzaklaşıp dünyevileştiklerini ve zalimlerle aynı yolun yolcusu haline geldiklerinin örnekleri hadden efzundur.
  • Yine Bediüzzaman Hazretleri Emirdağ Lahikasında Hz. Ali ve Hz. Muaviye (r.anhüm) niyetlerindeki samimiyete şu şekilde işarette bulunmaktadır: “Hazret-i İmam-ı Ali’nin Vak’a-i Sıffîn’de, Hazret-i Muaviye’nin taraftarlarıyla muharebesi ise, hilafet ve saltanatın muharebesidir. Yani: Hazret-i İmam-ı Ali, ahkâm-ı dini ve hakaik-i İslâmiyeyi ve âhireti esas tutup, saltanatın bir kısım kanunlarını ve siyasetin merhametsiz mukteziyatlarını onlara feda ediyordu. Hazret-i Muaviye ve taraftarları ise; hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeyi, saltanat siyasetleriyle takviye etmek için azimeti bırakıp ruhsatı iltizam ettiler, siyaset âleminde kendilerini mecbur zannedip ruhsatı tercih ettiler, hataya düştüler.” Burada Hz. Muaviye ve taraftarları hatalıydılar. Fakat niyetleri hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeyi, saltanat siyasetleriyle takviye etmek amacına yönelikti.  Buna inanmışlardı ve buna kendilerini mecbur görüyorlardı.

Sahabe efendilerimiz karşı karşıya geldiklerinde eğer bir tarafta Hulefâ-i Râşidîn’den biri varsa haklı olanın o taraf olduğunu gösteren bir beyanı nebevi’de (sav) Efendimiz buyuruyorlar ki “Sünnetime ve hep doğruyu gösteren Râşid Halifeler’imin (Hz. Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali’nin) (r.anhüm) yoluna sımsıkı azı dişlerinizle tutar gibi yapışın!…”. Bu demektir ki her türlü harekatınzda doğruluğunuzu test mi etmek istiyorsunuz, size iki önemli kıstas veriyorum. Birincisi sünnetim ve ikincisi hep doğru yolu gösteren benim Râşid Halifeler’imin yolu. Dolayısyla  herbiri biri birer yıldız olan Hz. Peygamberin (sav) ashabı arasında ihtilaf olursa bu meselelerde hak üzere olan ve tabi olmamız gereken O’nun (sav) Râşid Halifeler’inin (r.anhüm) yoludur.

Fethullah Gülen Hocaefendi sonuç olarak katil ve maktül, her ikisi de Cennet’te olduktan sonra, ellerini kendi kanlarına boyayan kimselerin kanı ile dilimizi kirletmemek gerektiğini, zira Hazreti Ali de (r.a.) ve Hazreti Muaviye de (r.a.)  Cennet’e gideceklerini fakat haklarında söz söyleyip onları tenkit edenlerin Cennet’e gidemeyebileceklerini ifade etmektedirler. (Gülen, Bahar Neşidesi 237).

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin