AnaSayfa»Yazarlar»Veysel Ayhan»Beklenmedik Yolculuk – 1

Beklenmedik Yolculuk – 1

Pinterest Google+

YAZI DİZİSİ | VEYSEL AYHAN

(İktidar kavgası, siyaset bataklığı ve ekonomik kaos. “Söz”ün bu gündemi düzeltmeye gücü yetmiyor. Ne yazsanız ne deseniz boş. “Delirmeyen” hiç bir şeyin kalmadığı bir ülke. İmam ve müftüler birbirine silah çekiyor, polisler halka saldırıyor; dolar yakılıyor, telefonlar kurşunlanıyor… Allah, “akıl” ihsan edene kadar yapacak bir şey yok. Bediüzzaman’ın gündemi mecburi istikamet.

Şöyle diyordu: “Herkesin, iman mukabilinde, bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlarla müzeyyen ve bâki ve daimî bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek dâvâsı başına açılmış… Öyle bir dâvâ açılmış ki, her adam, eğer Alman ve İngiliz kadar kuvveti ve serveti olsa ve aklı da varsa, o tek dâvâyı kazanmak için bilâtereddüt sarf edecek.”

Bir başka yerde hayalen kabre girmeyi misal gösterir. “Herkes gibi ben dahi muhakkak gireceğim, diye mezarıma hayalen girdim. Ve kabirde yalnız, kimsesiz, karanlık, soğuk, dar bir haps-i münferitte, bir tecrid-i mutlak içindeki tevahhuş ve meyusiyetten tedehhüş ederken, birden Münker ve Nekir taifesinden iki mübarek arkadaş çıkıp geldiler. Benimle münazaraya başladılar…”

“İşte kabrimin başına ulaştım, boynuma kefenimi takıp kabrimin başında uzanan cismimin üzerine durdum… İşte, kabrime girdim, kefenime sarıldım. Teşyîciler beni bırakıp gittiler… İşte, kabrime girdim, kefenime sarıldım. Teşyîciler beni bırakıp gittiler. Senin af ve rahmetini intizar ediyorum…”

“Beklenmedik Yolculuk” benzer bir deneme. Dante’nin İlahi Komedya’sından mülhem. Edebi olma iddiası yok. Dante; Cehennem, Araf ve Cennet bölümlerinden oluşan İlahi Komedya’sında fevkalade tasvirler yapmış. Robin Williams’ın başrolünü oynadığı “What Dreams may come”daki tasvirler oradan alınmadır ve fevkalade ürperticidir. Kur’andaki tasvirleri de andırmaktadır.

Hz. Peygamber (sav) çok sevdiği Osman b. Maz’un’un kabri başında bir sahabinin “Ne mutlu sana, Cennet’e gidiyorsun.” sözünü duyunca kaşlarını çatıp şöyle demişti: “Ne biliyorsun? Ben Allah’ın peygamberi olduğum halde bilmiyorum, sen nereden biliyorsun?”

Bu nedenle tasvir edilen iyiler daha iyi; kötüler daha kötü olabilir. Hatta iyiler kötü; kötüler iyi çıkabilir. Allah Rızasından ayırmasın.)

***
“Ölü veya sizden biriniz mezara konulduğu zaman,

ona siyah ve mavi iki melek gelir.

Birine Münker, diğerine ise Nekir denir…”

Tirmizi

“Cennet, güzelliği gölgelenmesin diye kovdu bunları,

isyancı meleklere onur katmayacakları

için Cehennem’in dibine de almıyorlar onları.”
Cehennem III

– Hayalı ve sübjektif kurgusal hesaplaşmalar…-

Yer: Cimetière de Schaerbeek

İhtiyar halıcı her yaz gelirdi Avrupa’ya. Bir ay Brugge’da damadının evinde dinlenir dönerdi. Bu yaz artan aşırı sıcaklara, yüksek tansiyonu eklenince kalbi dayanamamıştı.

Hesaplamadığı ve aklından geçmeyen bir şey olmuştu. Bir anda her şey bitmişti…

Kendine geldiğinde artık yerin altındaydı. Loş, neredeyse karanlık bir odadaydı. Bedeninde olmadığını fark etti. Yakınlarının uzaklaşan ayak seslerini duyuyordu. Vücudu kefenlenmiş hemen yanında aşağısında duruyordu. ‘Demek ki ölüm buymuş’ diye düşündü. Bedeniyle bir bağı kalmamıştı. Yalnızdı. Kimsesizliğini ve yalnızlığını ürpererek farketti. Kendini tuhaf, daha önce hiç duymadığı bir hisle seyrediyordu. Ölüm sonrasına inanıyordu gerçi ama gerçekliğini hissetmek çok başkaydı. Hep lafı edilir, bir masaldan bahseder gibi anlatılırdı. Gerçeğiyle karşılaşmayı doğrusu ummuyordu.

Şimdi ne olacaktı? Amel defteri fena sayılmazdı. Caminin devamlı cemaatiydi. Fitre ve zekatını aksatmazdı. Dört defa Hacca gitmişti. Sık sık umre yapardı. Harama helale dikkat ederdi. O zaman bu karanlık nedendi? Bu boğuk sesler ve bir kuyudan geliyorcasına derinlerden gelen ürkütücü yankılar neydi?

Çok zaman geçmedi ki karanlığı yırtan iki siluet belirdi.

İnsan eşğali ile belirmişlerdi. Biri mavi diğeri siyah elbiseler içindeydi. Sorgu melekleri olmalıydı. Münker, Nekir diye hep duyduğu melekler bunlar olmalıydı. Loş mekan, minik bir mahkeme salonuna dönmüştü.

Her ne olacaksa olacaktı ama vaziyeti iyi görünmüyordu. Kendisine pek şirin gözlerle baktıkları söylenemezdi. Sanki kendisi karanlıkmış da bu, meleklerin aydınlığını gölgeliyordu.

Rabbin kim, Peygamberin kim… soruları geldi. Bunları bildiğini sanıyordu ama kekeliyor bir türlü telaffuz edemiyordu. Çenesini oynatmaya çalışıyordu ama sanki felç olmuştu. Bir karabasanda sıkılıyor, bükülüyor, eziliyordu.

MÜREKKEPSİZ HARF ÇİZİKLERİ

Cevap bekleyen meleklerin yüzü dökülüyordu.

Mavi elbiseli melek ağır ağır konuşmaya başladı:

– Konuşmana izin vereceğiz. Hayatın boyunca şimdi sorduğumuz soruların cevapları içinde yaşadın. Cevapları ezberledin. İçi doldurulmamış sözlerden ibaret kaldı. Mürekkepsiz harf çiziklerı ile geldin buraya.  Şekli müslümanlıkla kendiniz avuttunuz. “İnsan” olmadan “müslüman” olunmadığını öğrenmeniz için çok geç.

Melek konuştukça içi kararıyor boğuluyordu. Karanlıkta yardım beklerken ümitsizliği her saniye artıyordu. Kekeledi:

– Yani ben “iman”la gelmedim mi?

Melek devam etti:

– Hep iman geveleledin, konuştun ama yüreğine varmadı.

– Yani ben müslüman olarak ölmedim mi?

– “insan” kalabilseydin müslümanlığını ölçebilirdik. “Kim” olduğunu “Ne kadar insan” olduğun belirliyor. Her şeyin düğümü “İnsan” olarak ölüp ölmediğinde…

– Yani ben insan değil miyim?

– Davranışların ve amellerin neyi veya kimi yansıtıyorsa sen osun.

Diğer melek devam etti:

– Şu karanlık bizden değil. Dünyadan buraya taşıdıklarının, dünyada çevrene yaydıklarının kasveti. Aldığın “âh”lar, kırdığın kalpler, yüzüstü bıraktığın gönüller… Birilerine el uzatsaydın şimdi herbiri senin için birer umut ışığı olacaktı.

***

“SAKIN ZULMEDENLERE MEYLETMEYİN…”

Mavi elbiseli melek:

– Maun suresini hatırladın mı? (Sure 107)

– Evet, hem de çok okurdum. Namazlarımda…

– Doğru çok okurmuşsun. Anlamına hiç baktın mı? Tam senin gibileri anlatıyor. Namaz kılıp, insanlara yardıma koşanları engelleyenleri anlatıyor. Namaz kılıp yetimleri itip kakanları anlatıyor.

– Ben bunları mı yaptım?

– Senin yaptıkların da var. Görüp ses etmediklerin de var. Engelleyebilecekken engellemediklerin var. Çevrende şahit olduğun zulümleri bilakis teşvik ettin. Körü körüne destekledin.

– Ama ben hatırlamıyorum. Namaz kıldım, zekat verdim… diye kısık sesle kekeledi.

Siyah elbiseli melek:

– Hud suresi sizi ikaz etmişti: “… sakın zulmedenlere meyletmeyin, sempati duymayın. zulmü işleyen ve insanların haklarına da riayet etmeyen, böylece kendilerine yazık eden o zalimlere asla meyletmeyin; aksi halde (dünyada da, Âhiret’te de) size ateş dokunur.” (11/113)

İhtiyar halıcı, acı gerçeklerle yüzleşiyordu. Çaresizdi. Melekler neler yaptığını anlattıkça açılan yeni yeni pencerelerden kendini ve amellerini seyrediyordu. Asıl kötü sürpriz “amel defteri” oldu. Bildiği bir defter gibi değilmiş. Hayatının her dakikasına geri dönüyordu.

Eli, kolu, dili ve tüm vücuduyla zulümlerin ortasındaydı. Kimi zaman pasif dilsiz bir seyirci, kimi zaman ana aktördü. Yalanlayacak hiç bir şey yoktu.

Melek eliyle bir perde açtı, işte kendi hemen oracıktaydı. Dünyaya geri gelmiş, zamanda geri gitmişti.

– Belki kurtulabilirdin ama son yaptığın zulümler melekut alemini sarstı. Bak oğlunun hapse girdiği gece. Gelinin ve iki torununu sokağa bırakıyorsun. İşte o gece defterin mühürlendi.

– Ama onlar teröristti.

– Hangi teröristliklerini görmüştün?

– Ben görmedim. Gazeteler yazdı. Televizyonlar da. Hepsi. Her gün dediler.

– Hapse giren oğlunun bir teröristliğini görmüş müydün?

– Görmedim.

– Diğer oğulların yüzüme bakmazken o, seni hiç unutmuyordu. Hanım ve kızların hastanede seni yalnız bıraktığında oğlun başından ayrılmamıştı. Hatırladın mı

– Evet.

– Peki o zaman niye duyduklarına inandın?

– Camideki imam, dedi.  Cemaatin hepsi de. Herkes… herkes aynı şeyi dedi.

– Sen ise gördüğü unutuverdin. Oğluna, kızına değil yalan ve iftiralara kandın.

– Bak görüyor musun, gelinin ve iki torunun soğukta, gecenin karanlığında dışarıda gidecek yer ararken sen yatsı namazı için camiye gidiyorsun. Bu öyle bir zulümdü ki kafanı secdeden kaldırmadan kıyamete kadar namaz kılsaydın seni kurtarmazdı.

İhtiyar halıcı meleklere:

– Bana bir seferlik izin verseniz dünyaya dönsem. Onlarla helalleşsem.

– Oğlun helal etti. Hapiste her gece sana Yasin okuyor. Yetmiyor.

HAVALE YAPIP DÖNSEM!

– Bir kaç gün dönsem, gelinime bankadaki paramdan yardım etsem, ev tutsam… Olmaz derseniz bir kaç dakika da yeter. Telefonumdan hemen havale yapar dönerim.

– Mümkün değil. Oğlun, gelinin, torunların sana Allah’tan emanetti. Emanete ihanet ettin. Fakat onların Rabbimize aidiyetleri olduğu için sahipsiz kalmadılar. Yardımcılarını gönderdi. Sana hiç ihtiyaçları yok.

İhtiyar halıcı ne yapacağını bilmez halde önünde duran kefenle sarılı bedenine baktı. Sıkılan ve bunalan kendisiydi ama kefen kapkara bir sıvıyla sırılsıklamdı. “Bu sıvı ter mi acaba?”, ‘Yoksa kabir azabının başlangıcı mı?’ diye düşündü. Tekrar yalvardı:

– Dünyaya yarım saatliğine dönsem tövbe edip imanla gelsem?

– Hayır.

– Yalvarırım. Lüften… Sizin için ne yapabilirim? Elimden gelen bir şey varsa söyleyin ne olur!

– Kur’an’da bugünün haber verilmişti. “Gün gelecek, melekleri görecekler; fakat o gün o suçluları sevindirecek hiçbir haber olmayacak ve melekler onlara: “Sevinmek size haram! haram! ” diyecekler.” (Furkan 22)

Siyah elbiseli melek:

– Şimdiden sonra hiçbir talebin kabul görmeyecek. İrade defterin kapandı. Artık ne kendin ne de başkası için hiç bir şey yapamazsın. Biz Rabbimizin memuruyuz. O’nun izin vermediği ameller bize memnu’dur.

– İşin açıkçası zulüm dünyadayken tevbe yolunu tıkamıştı. İstesen de tevbe edemezsin.

Mavi elbiseli melek:

– Günahlarını telafi için Rabbimiz sana defalarca imkan verdi. Her defasında elinin tersiyle ittin. O hakkı kaybettin.

İhtiyar halıcı:

– Anlamadım. Hatırlamadım.

– Göstereceğiz. Hatırlayacaksın.

 

Yarın: Çoğaltma tutkusu, Mezarlıkta Bir Gece – 2

Önceki Son 10 Yazı:
Hitler ressam olsa, Erdoğan spiker olsaydı… - 13 Ağu 2018
Ufuktaki tehlike ve ite “it” demek sevap mıdır? - 06 Ağu 2018
Hâlâ belalarını bulmadılar mı sizce? - 02 Ağu 2018
Bir çeşme hikayesi - 30 Tem 2018
İkiyüzlülüğe hatta üç yüzlülüğe dair… - 23 Tem 2018
15 Temmuz’un cevaplanmayan 25 sorusu [Veysel Ayhan] - 16 Tem 2018
Nur’larla İlahi Dergâh’ın kapısında… - 06 Tem 2018
Yaşlı bilge, beyaz at ve siyaset bataklığı - 26 Haz 2018
Saray yaptıran diktatörlerin ortak özelliği - 18 Haz 2018
Bayrağımıza “ay-yıldız” yerine “huni” mi koysak? - 11 Haz 2018
önceki yazı

Standard & Poor's ve Moody's Türkiye'nin kredi notunu düşürdü

Sonraki yazı

Nazlı Ilıcak hapishaneyi anlattı

3 Yorumlar

  1. Bir garip
    18 Ağustos 2018 at 19:01 — Cevapla

    Allahım ne dehşetli bir gün o gün. Sen bize mağfiretinle muamele et yarabbi yoksa halimiz harap.

  2. 23 Ağustos 2018 at 19:25 — Cevapla

    Cok guzel bir yazi dizisi…insanliktan cikmamis biraz vicdani olan herkese ibretlik yazi serisi… yureginize saglik …

  3. Taha Can Babacan
    1 Eylül 2018 at 07:24 — Cevapla

    Ayhan Bey,
    Görünen köy kılavuz istemez imiş.
    Yakın gelecekte başa gelecekleri iyi formüle etmişsiniz.
    Fakat milletin beyni kanalizasyon ile yıkandı.
    Bu saatten sonra zor aklı başına gelir.
    Buna rağmen yarı sarhoşları uyandırmaya yeter.
    Allah razı olsun.

Değerli Okurumuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir