Barzani’nin mirası üzerine

YORUM | DENİZ AYHAN

Mesud Barzani, elli yıllık bir zaman dilimine sıkıştırdığı galibiyetler, yenilgiler, sürgünler, savaşlar ve hapislerin yanı sıra bağımsız Kürdistan davasında seven sevmeyen herkesin liderliğini tasdik ettiği son derece önemli bir şahsiyet. 1946 yılında Molla Mustafa Barzani’nin oğlu olarak, babasının kurduğu Kürdistan Demokrat Partisi’yle birlikte dünyaya gelen Mesut Barzani, daha dört yaşındayken 1950 yılında ailesi ile beraber Irak’taki baskıların artmasına müteakip İran’a sürgüne gitmek zorunda kaldı. 1958 yılında Irak monarşisini deviren askeri darbe ile beraber ailesi ile tekrar Irak’a döndü ve genç bir Peşmerge olarak 1962 ve 1976’da çıkan iki Kürt ayaklanmasına katılarak babasının izinden gitmeye kararlı olduğunu gösterdi.

1970’li yılların ortasında Amerika’ya gitmiş ardından İran’a gelip babasının kurduğu Kürdistan Demokrat Partisi için destek arayışına çıkmıştı. Tam o esnada, İran’da şah devrilmiş ve yerine bugünkü İslam Cumhuriyeti’nin temellerini atan Humeyni ve beraberinde getirdiği Kürt düşmanlığı İran’a hâkim oldu.

1979 yılında tüm bu hadiseler yaşanırken, Molla Mustafa Barzani vefat etti ve yerine oğlu Mesud Barzani, Kürdistan Demokrat Partisi’nin başına geçti. Aynı yıl Saddam Hüseyin, Irak’ta gücü ele geçirdi ve 2003 yılında Amerika’nın Irak’ı işgali ile son bulacak olan uzun diktatörlük yolculuğuna başladı. Saddam Hüseyin’in Irak’ta ipleri eline alır almaz ilk yaptığı işlerden biri Kürtler üzerindeki baskıyı olabildiğince arttırmak oldu ve neticesinde Mesud Barzani’yi Suriye’ye sürgüne gönderdi.

1990’da Saddam’ın Kuveyt’i işgal denemesi ile beraber bugünkü Kuzey Irak Federe Yönetimi’nin temelleri ABD’nin destekleri ve Barzani’nin liderliğiyle atılmış oldu. 1992 yılında en büyük rakibi olan Celal Talabani ile seçimlere giren Barzani, Talabani’nin Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ile siyasal ve askeri bir ittifak kurarak Peşmerge’yi Saddam zulmüne karşı mobilize etmeye muvaffak oldu. Fakat, 1994 yılına gelindiğinde KDP ve KYB arasında kurulan ittifak yıkıldı ve bu ayrılmanın neticesi olarak Barzani KDP’si Erbil merkezli bir yönetim kurarken, Talabani KYB’si ise Süleymaniye merkezli bir yönetimi tercih etti. Bu süreç 2000’lerin ilk yıllarına kadar yer yer sancılı geçse de, 2002 yılının başında iki lider ve partileri tekrar uzlaştı. 2005’te Barzani Kürdistan Federe Yönetimi’nin başkanı olurken, Talabani Irak’ın Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturdu.

Bağımsız Kürdistan: Mesud Barzani’nin Yarım Kalan Hülyası

Yalnızca Erbil ve civarında değil, dünyanın birçok ülkesinde yaşayan milyonlarca Kürt, geçen hafta Mesud Barzani’nin görevini 1 Kasım itibariyle bırakacağını duyurmasından hemen sonra kendilerini son derece nostaljik bir atmosferin içerisinde buldu. Güney Afrika için Mandela ne anlama geliyorsa, milyonlarca Kürt için Mesud Barzani de benzer bir anlam ifade etmekte ve daha da önemlisi milyonlarca Kürt Barzani’yi adeta bir ‘Atakürt’ olarak kabul etmekte.

Kürt Hareketi’nin yeni yetme siyasetçilerinden farklı olarak Peşmerge elbisesi ve başına örttüğü küffiyesi ile her an mücadeleye hazır olduğunu ve Kürtlerin de bu düsturla hareket etmelerini varlığı ile her daim hatırlattı. Son derece iyi Arapça ve üst düzey bir İngilizce seviyesi olmasına rağmen gerek Ortadoğu’da gerekse de Batı’da katıldığı tüm toplantı ve görüşmelerde Kürtçe dilini hep şiar edindi. Geçen hafta pazar günü yaptığı veda konuşmasında da Peşmerge elbisesi ve küffesi ile başkanlıktan ayrılsa da kendisinin bir Peşmerge olarak halkına faydalı olmak için ömrünün son anına kadar mücadele edeceğini ifade etti.

Barzani’nin itici güç ve asıl unsur olduğu 25 Eylül’de yapılan bağımsızlık referandumu Kürtler’in yüz yıllık bağımsızlık iştiyakına son derece önemli hukuki bir zemin kazandırsa da, sonuçları itibariyle Kürtler arasındaki dağınıklığı tekrar tetiklemesi, son üç yıldır fiili olarak elde edilen toprak kazanımlarının kaybedilmesi ve en önemlisi Kürdistan’ın farklı parçalarının Irak ordusu ve Haşdi Şabi birliklerince kuşatılması sonucunu doğurdu. Erdemli bir liderlik örneği sergileyen Barzani, tüm bu sebeplere istinaden görevi bırakacağını ve 1 Kasım’dan itibaren Kürdistan Federe Yönetimi ile resmi bir bağının kalmayacağını deklare etti.

Barzani’nin tekrar başkanlık için aday olmayacağını duyurmasına rağmen, özellikle seküler Kürt çevreleri Barzani’nin bu istifasını Mısır’ın sansasyonel liderlerinden Cemal Abdul Nasır’ın istifasına benzettiler. Hatırlanacağı üzere, Nasır 1967 savaşının kaybedilmesinin hemen ardından Mısır halkına seslenerek, mağlubiyetin tüm sorumluluğunu üzerine aldığını ve istifasını yüce Mısır halkına arz ettiğini duyurmuştu. Bu hadise ile ilintili olarak birçok tarihçi aslında Nasır’ın bu istifasının yardımcısı Zekeriya Muhiddin’i boşalan koltuğuna geçmesini temin etmek için yaptığını ifade etmişlerdi. Bu hadise vuku bulduktan hemen sonra, tarihi vesikalar ve görüntüler milyonlarca Mısırlı’nın Kahire sokaklarına dökülerek adeta Nasır’a yalvardıklarını ve Nasır’ın Mısır’ı içine soktuğu bu çıkmazdan ancak ve ancak kendisinin çıkarabileceğini günlerce haykırdıklarını resmetmekte. Nasır’ın bu ulusal çağrıdan sonra, istifasını geri çektiği, görevine geri döndüğü ve üç yıl kadar sonra ise öldüğü bilinen tarihi gerçekler arasında.

Benzer şekilde Mesud Barzani’nin de referandum sonrasında oluşan baskılar neticesinde istifa etmek zorunda olduğu fakat bu istifayı gerçekleştirirken yerine kendisine çok yakın ve otoritesini üzerinden devam ettirebileceği bir kişi atayacağı konuşulmaya devam ediyor. Fakat, ister Kuzey Irak Federe Yönetimi’nin başbakanı ve yeğeni olan Neçirvan Barzani’yi, isterse oğlu ve aynı zamanda istihbaratın başında olan Mesrur Barzani’yi, ya da kendi ailesi dışından birini yerine atasın, Mesud Barzani, Erbil’de kalacak ve tüm saygınlığı ile Kürdistan Federe Yönetimi’nin kurucu babası olarak hayatına devam edecektir.

1 YORUM

  1. Sayın Yazar,
    Türkiye malesef gerçek gündemlerinden koptu ve kendi faydasıyla zararını karıştırmaya başladı. Irak’ta yaşananlar da bunun bir parçası. Tam beşyüz yıldır Şii İran’a karşı denge kurmada müttefikimiz olan Kürtleri korkunç şekilde ters köşeye yatırdık ve yüzüstü bıraktık. Bunu da büyük bir başarı olarak sunduk. Hükümetin (aslında Erdoğan demek daha doğru, ortada hükümet yok) bu inanılmaz gafleti/ihaneti inşallah Türkiye’ye ve bölgeye çok daha büyük faturalar ödetmez. Türkiye’nin son beş-altı yılda kocaman kocaman milliyetçi söylemlerle ihanete uğramasının yeni bir aşaması Kerkük’ün Şiilere terkedilmesi oldu.
    Yaşanan bu hezimette malesef Irak Kürtlerinin de ciddi payı var. Bütün Ortadoğu coğrafyasında yüksek doz milliyetçilik pompalandığı için olsa gerek, herkes maksimalist bir yaklaşım içinde. Irak’ın % 18’ini oluşturan Kürtlerin mutlak çoğunluk oldukları bölgeleri aşan büyük bir alanı kontrol etmeye yeltenmeleri ve şartların getirdiği avantajlı konumla bunu elde etmiş gibi olmaları yanlıştı, gerçekçi değildi ve uzun vadede kendilerine zarar verecek bir davranış modeli idi. Malesef bu durumu Irak Kürdistan’ında kimse dillendiremiyordu. 2003 sonrasında bölgeye olan yabancı ilgisi ve petrolün varlığı birçok menfaat çevresini “Kürt Dostu” yapmıştı. Ama bu dostlar sadece paranın ve menfaatin dostu idiler ve bunu da bihakkın gösterdiler. Kürtlerin en zor zamanlarında bölgeye gidip okul açan, kapıların açılması için öncülük edenler bu dönemde gölgede kaldılar, büyük oranda bölgeyi terkettiler. IKBY’nin ve Barzani’nin hakkını yememek lazım, kardeş diye bağrımıza bastığımız bir kısım dindaş/soydaş ülkeler gibi okulları kapatıp çalışanları Türkiye’ye teslim etmek gibi bir zillete düşmediler. Ancak Türkiye’nin başındakilerin İran’la olan yakınlıklarını iyi hesap edememiş ve ABD ve Avrupa’nın bu konjonktürde kendilerine daha fazla destek olacağını düşünmüş olmalılar. Görüldüğü üzere hepsi aleyhlerinde cereyan etti.
    Irak Kürdistan’ında hala kabileciliğin aşılamamış olması, yönetimde söz sahibi olanların gücü paylaşmak istememesi gibi bütün bölgede hakim olan durumlar içerdeki dayanışmayı baltalamaktaydı. Ayrıca eskiden dağlarda savaşan, kıt kanaat yaşayan, fedakar peşmergelerin yerini rahata alışmış ama modern hayata henüz adapte olamadığı için çalışma disiplini olmayan, particilikle menfaat edinen bir kuşak almış durumdadır. Bu kuşağın babaları yada dedeleri gibi fedakarlıklar yapması ve zorluklara katlanması oldukça zordur. Bu gerçek IŞID saldırılarında ortaya çıkmıştı, şimdi daha da belirgin hale geldi. IKBY’nin artık modern bir organizasyonla, demokratik, hesap verebilen, bütün etnik ve dini grupların gerçekten eşit tutulduğu bir yaklaşımla yönetimi dizayn etmesi gerekiyor. Uzun vadeli bakılınca M. Barzani’nin koltuğunu bırakması önemli bir erdem olacaktır. Dileyelim ki bu Irak’a ve bütün Ortadoğu’ya barışın gelmesi için bir adım olsun.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin