Melez desenlerin iktidarı [Türk Sağı’nın hikâyesi-20]

YORUM | KEMAL AY

Türk sağının en önemli özelliklerinden birisi, toplumu ve ihtiyaçlarını birinci elden görüp doğru okumalarıydı. Bu, hemen hemen bütün dünyada sağ ve muhafazakâr politikacılarda görülebilen bir özellik. Sorunlara ürettikleri çözümler konusunda çeşitli tartışmalar yapılabilir fakat ‘halkın sesini’ iyi duydukları tartışma götürmez. Bunun öncelikli sebebi, bahsettiğim gibi ‘halkın içinden’ çıkmaları. Muhafazakâr düşüncenin bir getirisi olarak hayatlarına hep ‘ülke sınırları içinde’ kalacak şekilde ufuk çizmeleri, çoğunun üniversite okuduktan sonra memleketine dönmüş ve oraya hizmet etme düşüncesinde kimseler olmaları ‘halkın içinden’ olma durumunu anlaşılır kılıyor. Zaten ‘muhafazakâr’ politika biraz da, ‘biz hancıyız’ diyenlerin işi.

Fakat Türkiye çerçevesinde, muhafazakâr politika değil milliyetçi-laik-(hafif) sol politika genelde ‘hancı’ olarak görüldü. Cumhuriyet’i kuranlar, CHP’nin şemsiyesi altında sağa sola fazla dağılmadan kalanlardı. Doğal olarak ‘şehirlerin hâkimi’ de onlardı. Gelgelelim, taşrada başka bir hikâye yaşandı. Cumhuriyet’in çeşitli Anadolu şehirlerine gönderdiği öğretmen, doktor, vali, kaymakam, asker, yargıç vs. gibi ‘merkezin temsilcisi’ kimseler, taşrada fazla tutunamadı. İçlerinde sevilenler oldu elbette fakat taşra ‘kendi kahramanlarını’ arayacaktı. Aslında böyle bir arayışa onları iten de, 1950’deki Demokrat Parti tecrübesi olmuştu. Sistem değişebiliyordu, illa ki Tek Parti’ye ve onun önerdiği ‘rehberlere’ muhtaç değildi kimse.

Böylece doğuştan imtiyazlılar siyasetin ‘sol-seküler’ segmentinde yer alırken, sistemde bir gedik açmaya çalışanlar, ‘sağ-muhafazakâr’ segmente mecbur kaldı.

YURT DIŞINDA OKUYAN ÇOCUKLAR

1960’lardan itibaren Türkiye’den Batı’ya giden, buralarda üniversite okuyup yeniden ülkesine dönerek bir şeyler yapmaya çalışan insanlar, bu hikâyeyi bir nebze değiştirecekti. Cumhuriyet’in kuruluşunda vazife almış isimlerin çocuklarının çoğunlukla ‘daha liberal’ bir duruş sergilemesi, siyasette farklı ekollere doğru kaymaları bunun bir göstergesiydi sözgelimi. İsmet İnönü’nün politika biçimiyle, oğlu Erdal İnönü’nün siyaset anlayışı arasındaki ‘liberalleşme’ sadece bir örnek. 1970’lerde Maocu Doğu Perinçek’le aynı örgütte yer alan Şahin Alpay ve Halil Berktay gibi isimlerin yurt dışına çıkıp döndükten sonra liberal saflarda mücadele etmeleri, anlaşılır şeydi.

Türk sağında da ‘yurt dışı görmüşlük’ benzer şekilde ‘liberalleştirici’ etkideydi. Sadece ekonomik anlamda değil, siyaseten ve hayat felsefesi açısından da Batı’ya açılan Türk gençleri ülkelerine daha farklı pencerelerden bakabiliyordu.

1960’lardan itibaren yaygınlaşan bu yurt dışı eğitim furyası, 1980’lerde Turgut Özal’ın açılımlarıyla yurt içine katkı olarak geri dönecekti. Özelleştirme yoluyla genişleyen serbest teşebbüs ve sivil toplum, yurt dışında eğitim görmüş, yabancı firmalarda çalışan isimlerin Türkiye’de de imkân bulabilmelerini sağladı. Krizlere rağmen büyüyen ekonomi, dünyaya entegre hâle gelen bir toplum, böylece Türkiye’nin liberalizmle tanışmasını sağladı. Fakat hakiki manadaki ‘liberalizm’ Türkiye için ‘tanınabilir’ bir şey değildi. İki kutuplu siyaset biçimi yerleşmişti. Bu sebeple de mesela Cem Boyner’in Yeni Demokrasi Hareketi (YDH), arkasındaki onca sermaye ve medya desteğine rağmen yüzde 1 bile oy alamadı.

LİBERAL-DİNDAR İTTİFAKI

Bu hikâyeden elbette herkes bir şeyler çıkarmıştır fakat YDH’de de yer alan Etyen Mahçupyan’ın çıkarımı şuydu (mealen): Türkiye’deki demokratik dönüşümü sağlayabilecek olan yegâne ‘taban’, dindarlardı. Bu kesimin siyasette ağırlığını koyabilmesiyle, bir çeşit denge gelecekti. Darbelerin birbirini kovaladığı Kemalist bürokrasinin egemenliği son bulacak ve demokratikleşme adımlarıyla birlikte, eski imtiyazların yerini daha eşitlikçi bir politika imkânı dolduracaktı. 28 Şubat döneminde ekran yüzü de olan Mahçupyan’ın hem liberal hem de Ermeni kimliği ile çıkıp dindarları savunması, gelecek adına umut vericiydi. Mahçupyan yalnız da değildi üstelik. Altan kardeşler, Cengiz Çandar, Ali Bayramoğlu, Can Paker gibi isimlerin 2000’li yılların ekran yüzleri olmaları tesadüf değil. Benzer bir ihtiyaca karşılık veriyorlardı. 28 Şubat, bir yandan merkezde ciddi bir ‘elek’ görevi gördü, diğer yandan çevredeki siyasal İslamcı camianın ve beraberinde ‘dindar kamuoyunun’ söylemsel yönden güçlenmesini de sağladı. Böylece dindar mahalleler, kendi varlıklarını seküler bir dille ve yeni kavramlarla açıklayabilme imkânına kavuştu.

Bu arada siyasal İslamcı hareketin içinde yer alan çok sayıda ‘ABD ve Avrupa’da okumuş’ siyasetçi de bulunabiliyordu artık. Mesela Merve Kavakçı, ABD’de eğitim görmüş, orada bir üniversitede ders verecek kabiliyette biriydi. Erbakan’ın ‘talebeleri’, dertlerini İngilizce ifade edebilmenin, özellikle 28 Şubat’ta, çok faydasını gördüler. Bu, onları Batı’yla iletişim halindeki sol-seküler camiayla kesiştiren bir başka etkendi. Mesela birçoğu aslında Osman Kavala’yla bu sıralarda tanışmıştı. Daha önceki darbelerin ‘dayağını yemiş’ sol kesimler de, 28 Şubat’ta dindarlarla ‘dayanışma içinde’ olacaktı. Toplum içindeki bu kesişmeler, Nilüfer Göle’nin tabiriyle ‘melez desenler’, yeni bir Türkiye’nin de ‘şifresiydi’. Kemalist tek tipçiliği, bürokratik merkez tarafından belirlenen gündemleri ve sürekli darbelerin kılıcı altında yaşamayı kabul etmeyenler, burada bir ‘ortaklık’ kurabilirdi. Dahası, Batılı liberal demokrat söylemler, dindar topluluklarda işlerlik kazanabilirdi.

AKP’NİN İLK DÖNEMİ: KİMLİĞİNİ BULAMAMA

2002 seçimlerinde merkez siyasetin erimesi karşısında tek başına iktidar fırsatı yakalayan AKP’nin sağdan soldan çok sayıda destekçi bulmasının arkasında, kabaca böyle bir hikâye yatıyor. AKP’nin gerek kurucular kadrosuna, gerek ilk dönem milletvekillerine bakıldığında, partinin ANAP gibi ‘eğilimleri birleştiren’ bir misyonu olmadığı görülebilir. Ancak Erdoğan ve ekibi, 2001’deki Batı dünyası turundan sonra buna açık olduklarını sezdirmiş olacaklar ki, 2002’de tek başına iktidar olan AKP, 2007’ye kadar yukarıda saydığım kesişimleri temsil eden parti hâline geldi.

Elbette bu ‘açıklığı’ partinin 2002 seçim beyannamesinde görmek mümkün. Kendisini ‘demokrat, muhafazakâr, yenilikçi ve çağdaş’ olarak tanımlayan AKP, iki şeye odaklanmıştı: 21. yüzyılın gerçeklerine uygun bir Türkiye ve ekonomik krizin toplumdaki etkilerinin hafifletilmesi. Milli Görüş gömleğinden geriye ‘ahlakî siyaset’ hedefi kalırken, bunun yanına demokrasi, sivil toplum ve insan hakları gibi ‘Batılı’ değerler eklenmişti. Bunun yanı sıra, adem-i merkeziyetçilik savunuluyor, yerel yönetimlere daha fazla yetki verilmesi öngörülüyordu. Belediyecilikten gelen bir siyasî hareket, buradaki eksikleri de görmüştü. Ayrıca daha zayıf bir merkez, çevresel hareketlerin işine de geliyordu. Ekonomide serbest piyasa şartları benimsenmiş fakat bunun yanında sosyal politikalara ağırlık verilmiş. AKP’nin 2002’den itibaren en fazla etkileyeceği alanlardan biri olan Türk Dış Politikası’na dair söyleyeceği fazla bir sözü olmadığını ise beyannameden anlamak mümkün. Zaten buradaki pek çok mesele, teorik kalmaya mahkûmdu ve pratikte siyasetin gidişatını kurulacak ilişkilerle bu ilişkilerden doğan şartlar belirleyecekti.

Altını özellikle çizmek gerekirse, beyannamenin her yerine sinen bir temel ihtiyaç var: Vesayet sisteminden kaçabilmek. Beyannamede 28 Şubat mağduriyetinden ya da asker-siyaset ilişkilerinden pek bahis yoktu fakat sistemdeki merkez bürokratik ağırlığı azaltmaya yönelik girişimler vardı. Bu da, sağ partilere Türkiye’de kaçınılmaz olarak düşen bir roldü.

BAHTIN RÜZGÂRI ARKASINDA

Beyannameyle birlikte AKP’nin kurumsal yapısında, logosunda, seçim kampanyalarında, reklam çalışmalarında görülen bir şey vardı: İyi iletişim. Medya desteği alamayacağını bildiği için AKP’liler kendi kurumsal iletişim stratejilerini belirlemiş ve sokak sokak gezerek seçmeni ikna etmeyi denemişlerdi. Yeni ve idealisttiler. Türkiye’nin sorunlarını anlıyor, onlara samimi şekilde çözüm üretmeye çalışıyorlardı. Üstelik, ‘mahallenin çocuklarıydılar’. Camii cemaatindendiler. Kâhir ekseriyeti sağcı ve muhafazakâr olan Türkiye seçmenine ‘sempatik’ gelme ihtimalleri yüksekti. 2002’de merkez siyasetin çökmesiyle, karşılarında bâkir bir alan bulmuş, Kemal Derviş’in ekonomi reçetesini disiplin içinde uygulamayı seçmiş, bu sırada bürokraside kendisine yakın bir ‘kadro’ olarak Cemaat’i bulmuştu. ‘Erdoğan ve arkadaşları, yolun başında neyi hayal ediyordu ve yolda neler buldular?’ sorusu muhtemelen iyi bir dönem okumasının kapısını aralayacaktır. Şurası bir gerçek ki, AKP’nin arkasında bahtın rüzgârları esiyordu.

AKP KARŞITI ‘DERİNLER’

Ancak onları ‘eski’ dünyaya bağlamak isteyen, geçmiş hesapları görmek ve bu ‘yenilik’ karşısında küplere binen bir ekip de vardı. 2002-2007 arasında şekillenecek olan yeni Türkiye siyasetinde AKP, karşısında bürokratik vesayeti bulacaktı. Ya da gelişmeler, bizi oraya kilitleyecek ve Türk siyasetinin en temel, çözülmesi acil problemi olarak bürokratik vesayeti görecektik. Türkiye’nin demokratikleşme mücadelesinin AKP’ye mahkûm edilmesi, Türk siyasetinin daha önce de gördüğümüz krizlerinden biriydi aslında. 2001 kriziyle çöken merkez siyasetin yeniden diriltilme çabaları, Erkan Mumcu ve Mehmet Ağar gibi figürlerin ANAP ve DYP’yi diriltme çabaları da sonuç vermeyecekti. 2007’deki e-muhtıra denilen metin, askerin içinde belirgin bir ‘ittifak’ olmadığını, metni kaleme aldığını itiraf eden Yaşar Büyükanıt’ın şahsi inisiyatifi ile AKP’ye karşı cılız bir itirazı dillendirdiğini gösteriyordu. Cumhuriyet Mitingleri de AKP karşıtı dilin ne kadar ‘eskide kaldığını’ ispat etmesi bakımından manidardı. Zira 2002-2007 arasındaki AKP, 28 Şubat’tan tanındığı şekliyle klasik Milli Görüş ya da ‘merkez sağ’ partisi değildi. Üstelik tek parti iktidarı olmanın rahatlığı vardı üzerinde.

Bir 11 Eylül denemesi olan Danıştay Cinayeti de, sonuç vermeyince, 2007’de AKP’nin yeniden iktidar olmasının yolu açılacaktı. Peki, bu gerçekten de bir ‘halk devrimi’ miydi? Gelecek yazıda bunun cevabını arayalım.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin