“Kör biri için gökkuşağının renkleri, sağır biri için kuş sesleri nasıl boşunaysa, yürekle algılanmayan zaman da öyle boşa gider, kaybolur.” Michael Ende
İLHAN YILDIRIM | YORUM
Çocukken mutluluğu küçük şeylerde bulurduk. Bir kağıt uçağı katlayıp gökyüzüne fırlatır ve dileklerimizi ona yüklerdik. Sevdiklerimizle el ele yürür, boyalı kalemlerimiz ile resimler yapar ve kağıtları karalardık. Gün içerisinde bir kaçamak yapıp çitlembik ağacına çıkar, geceleri herkes kendi evlerine dağıldığında yıldızların gümüş kahkahasını dinlerdik.
Mahalledeki her ağacın, her taşın, her çiçeğin bir hikayesi vardı. Ne kadar çok duygu, ne kadar çok an, ne kadar çok iç görü ve ne kadar çok sevgi! O zamanlar zaman daha yavaş geçerdi. Sadece çocuklar için değil, yetişkinler için de. Zaman, yavaş ve nazikti. Şimdi yapılacak en doğru şey, kayıp zamanın izini sürmek ve unutulanları geri çağırmak. Saint Exupéry’nin dediği gibi asıl sorun ‘büyümek değil, unutmaktır.’
Hikayeler, bugünü anlamamıza ve geleceği hayal etmemize yardımcı olan yol arkadaşlarıdır! Ve Alman yazar Michael Ende’nin Momo adlı muhteşem hikayesi bu görevi mükemmel bir şekilde yerine getirir. 1973’te yayımlanan bu kitap zaman zaman okunmaya değer bir kitap. Değerli bir arkadaşımın dediği gibi, bir kitap defalarca okunmaya değmiyorsa, ilk seferde de okunmaya değmez!
Momo’nun yayınlanışından 52 yıl sonra saatimiz çok daha hızlı akmaya başladı ve kitabın mesajı daha da önemli hale geldi. Kitap, “Zaman”, “dinleme”, “şimdi ve burada” olma temalarını özenle işler. Sıradan bir şehir insanı için en sıradan olayları anlatır. Hayata karşı ilgi kaybı, depresyon ve zaman eksikliği.
Zaman, hayatımızdaki en gizemli şeylerden biridir. Augustinus için, bir bakıma ilahi varlık gibidir: Düşüncenin ötesinde verilmiştir ve “Zaman nedir?” diye sorduğunuzda kaybolur.
Michael Ende’ye göre ise o makinelerle ölçülen zaman değil, ruhumuzu zenginleştiren ve bizi daha insanca yaşamaya iten zamandır. Momo’nun hikayesinin teması tam olarak budur. Momo bize zamanın değerini ve her anın en iyi şekilde nasıl değerlendirileceğini hatırlatır.

Baş kahraman Momo, kökeni ve soyadı bilinmeyen evsiz bir kız çocuğudur. Şehrin dışındaki bir amfitiyatronun kalıntılarında yaşar. Momo için endişelenen yerel halk, yiyeceklerini ve diğer ihtiyaçlarını onunla paylaşır. O çok şanslı bir çocuk gibi görünse de, asıl şanslı olanlar etrafındaki insanlardır.
Neden mi? Çünkü Momo duyarlı ve sabırlı bir dinleyicidir.
Onları dinlediğinde garip bir şekilde mutlu olurlar. Dolayısıyla Momo, medeni toplumun sınırları dışında var olur ve doğal olarak modern insanların kaybettiklerine sahiptir. Belli ki dünyaya normal bir hayatın anlamını öğretmek için gelmiştir. Böylece Momo ve etrafındakiler birlikte çok mutlu vakit geçirirler.
Ama bir gün kasabaya siyah paltolarla, ağızlarında purolarla, gri yüzlü adamlar gelir. Bunlar Zaman Tasarruf Bankası’ndaki satış elemanları olan Duman Adamlar’dır. İnsanları boş zamanlarını ve boşa harcanan zamanlarını kısarak zamanda tasarruf etmeye ikna ederler. İnsanlar, geleceklerini daha iyi hale getireceğine inanarak, kaygıyla yaşarlar ve çılgınca zaman biriktirirler. Çocukların oyunlarını bile çalarlar; yetişkinler onları gelecek planları uğruna daha fazla ders çalışmaya zorlarlar.
Tekliflerini kabul edenler maddi olarak zengin olurlar. Ancak aynı zamanda sinirli ve telaşlı hale gelirler. Yavaş yavaş herkesin yüzü asılır ve Alice Harikalar Diyarı’ndaki tavşan gibi bir aciliyet duygu durumuna girerler. Bir anda gün biter, bir diğer anda yıl biter. Bu yüzden daha fazla zaman kazanmak için işleri daha hızlı yapmak zorunda kalırlar. Sonuçta şehir zaman hırsızları tarafından istila edilir.
Saatlerce süren içten, baldan tatlı sohbetler, çocukların peşinden koşma, gün doğumlarını ve gün batımlarını hayranlıkla izleme gibi aktiviteler, Duman Adamlar tarafından gri beton kasalarda saklanır. İnsanların hayatları gri, boş ve neşesiz hale gelir. Momo, arkadaşlarının giderek daha meşgul hale geldiğini ve zamanları çalındığı için yaşam sevincini kaybettiğini izler.
Arkadaşlarının zaman kazanma hevesini dindirmek için kaplumbağa Cassiopeia ile birlikte Zaman Efendisi’ni aramaya koyulur. Kitapta kaplumbağanın herhangi biri ile yarıştığı bir bölüm yok. Ama sonraki yarım saatte ne olacağını bilir. Yani, her zaman herkesin önünde. Michael Ende, paradoksu başka bir boyuta taşır; kaplumbağa artık öndedir. Ne kadar yavaş o kadar çabuk.
Hızlı ve yavaş kavramı asla yeni bir tema değil, kadim bir temadır. Tüm zamanların Efendisi sallallahu aleyhi vesellem, “Teenni Allah’tan, acele ise şeytandandır.” buyurur. Şeytan, peşinden gidilmesi için yolları kolaylaştırırken Allah resulü tüm hayatımızı ve yaşam biçimimizi yeniden düşünmemizi sağlar. Düşününüz ki, “An tekrarlanamaz!” (Tarkosky) dahası “Tecellide tekrar yoktur.” (İbn Arabi).
Bediüzzaman ise her anın eşsiz, güzel ve değerli olduğunu unutmamamız adına “Hakiki ömrünü bulunduğun gün bil!” der ve zamanın hayat olduğunu ve hayatın sürekli açan çiçeğini görmezden gelmememiz gerektiğini salıklar. Zira Duman Adamlar, insanları zamandan tasarruf etmeye yönlendirerek, kalplerine girip zaman çiçeklerini çalabilirler.
Dünün dünyasında ise Milan Kundera haklı olarak “Yavaşlığın keyfi nereye gitti!” diye hayıflanır. Bugün bile insanlar hâlâ yavaş yaşamayı vurguluyor ama kimse gerçekten yavaşlayamıyor. Bu gerçeği fark eden Momo, Kassiopeia’ya, “Duman Adamlar evi kuşattığında yapılacak en iyi şey nedir?’ diye sorar.
Ve cevap şudur: “Kahvaltı yapmak!”

Momo’daki zaman israfını düşündüğümüzde, günümüzde bu israfın daha da arttığını görüyoruz.
Yaklaşık yirmi yıldır kullandığımız akıllı telefonlarla anda kalıp anı yaşamak, şükrümüzü eda etmek yerine önce fotoğraf çekiyoruz; ardından da bunu sanal ortamlara yükleyip başkalarına gösteriyoruz.
Rabbim içinde bulunduğumuz mübarek üç ayları, bu ‘kutlu zaman dilimi’ni en güzel şekilde değerlendirmeyi hepimize nasip etsin.
Öyle güzel birşeyi harırlatıyorsunuz ki defalarca okunulası geliyor. Anı yaşa felsefesi ne kadar kulağahoş gelsede tam kavrayamadığımı hissederim. Sonra oğluma bakıp oyuncakları ile oynayışını izlediğimde bize oyuncak lazım olmadığnı anlıyorum. Çünkü bir toprak ile de bir dal parçasıylada aynı oyunu sergiliyor. Çocuk kalbi lazım geliyor ve tabiki internet ve telefondan uzaklaşmak. Ama sorumlulukları olan bir baba için işler zor gibi gelse de verilen akılla yapılacakları yaptıktan sonra teslimiyetle bekleme eylemi gerektirecek. Bu bekleyişi stresli mi yoksa kahvaltı yapma neşesi ile mi beklemek istersin? İşte bizden beklenen cevap verilecek güzel soru
Çok teşekkür ederiz güzel hatırlatmalarınız için
Zaman, yavaş, nazik ve genişti.
Her an, sonsuz hikmet hazinelerinden tecrübe edilmemiş ikram iken bunu insanın tekrarlarla boğmaya çalışması ve hatta akan ve yenilenen zamanda, kendini hareketsiz bırakıp zihnen “olmayan zaman ve mekan”a hapsetmesi insan için ne acı.
Dağda odun ateşinde kara demlikle çay içme vakti gelmiş, Momo bana bunu hatırlatıyor. İlk okuduğumda da çocuklukta yaptığım o yavaş güzel anılar geliyor aklıma. Hayatın o yavaşlıktaki lezzetini tekrar yakalayabilmek gerekiyor; Aslında doğa ve mahlukat bize bunu her ayrıntısında gösteriyor. Fıtratımız bununla yoğrulmuş, biz tam tersi istikamette zorlayınca her türlü sorun, kaygı, depresyon kaçınılmaz oluyor vesselam.
Yüzüklerin Efendisini çok severim, orada da Hobbitler dünya sallanırken, günde bir kaç kez kahvaltı yapabilen bir ırktı. Hâlbuki en zayıf ırktı. Ama en iyi yaşayan ırktı da. Ve sonunda dünyayı kurtardılar.
Duman adamlar bu sayfaya sızamadı, yavaş savaş, zevkle okuduk, teşekkürler.
Psikolojik sebeplerle ya da manevi kaidelerle açıklanabilir bir yönü var midir bilinmez ama acele; bereketi, andan duyulan ya da duyulmasi gereken hissiyati köreltir, görülmesi gereken rengarenk tecellileri kendisi için matlaştırır, grileştirir.
Bir sonraki anı kovalarken, her anda gerçekleşen tecelliden hiç bir şey duyamaz olur. O kovalanan bir sonraki ana, hedefe varıldığında, kovalanacak ve henuz var olmayan bir baska ana, aldatici bir gelecek tevehhumuyle göz dikmek kısır döngüsüne kapilir insan.
Uzağa baka baka yakın körü olur ve yakın körü olanlar ne henüz var olmayan muhtemel bir gelecekten lezzet duyar ne de görmeyi beceremedigi o yakindan.
Her nimeti tadarken başta Bismillahla vereni zikir, ortada verileni nimeti hayati lezzeti fikir, sonda da verilene ve verene şükür bu duygu körlüğünü tedavi etmenin pratik çözümleri.
Asıl ve daimi duyum/çözüm ise her an ve her hale akil ve kalpte hamd hissini taşımak ile elde edilebilir.
Ve Derviş ekledi: “Ben Ân ile yaşarım ve sonunda Ânı yaşarım “. Oysaki bankalar daha açılmamıştı. Consume, Obey, ve Die yani Modernitenin üç atlısı Screen’i yanlarına almadan Dervişi Modernite dinine döndürmek için bir kapital engizisyonu kurmuştu. Çok şükür Derviş’in nitelik zikri bu üç atlıyı kör etmişti. Gene ekledi ” Zaman Yaradana aittir bizler sadece harcadığımız süreyle ölümü hakederiz. Bu ölüm hişbişey değildir ama çok şeydir”. O yüzden Derviş “Ânı” yaşadı.