‘Zâkir’ üzerine: “Sakın bu romanı bastırma!”

MEHMET KARAMAN | YORUM 

Siyaset bilimci Prof. Dr. Mümtazer Türköne, ‘Zâkir’ henüz taslak halindeyken romanı kadim dostu Ahmet Turan Alkan’a gösterir. Alkan’ın ikazı serttir: “Sakın bu romanı bastırma!”

Zâkir’i bitirince insan ister istemez bu cümleye dönüyor. Neden aforoz?

Ortada İslam’a saldıran bir roman yok. Türklükle kavga eden bir metin de yok. Aksine din, metafizik, ruh, yaratılış, ölüm ve ölümden sonrası kitabın neredeyse tamamına sinmiş durumda. Kur’an’dan tasavvufa uzanan İslamî referanslar da romanın asli malzemeleri arasında.

Rahatsızlık başka bir yerde…

Türköne, özellikle kendisinin de içinden geldiği milliyetçi-muhafazakâr ve maneviyatçı dünyanın alıştığı yerden bakmıyor. Bildiğimiz kavramlara karşı çıkmak yerine onların altındaki toprağı kazıyor. Kazdıkça da bize ait, hatta yalnızca inancımıza ait olduğunu düşündüğümüz bazı soruların altından çok daha eski insanlık halleri çıkıyor.

Ölüm çıkıyor. Tanrı çıkıyor. Ruh, aşk, zaman, ışık, karanlık, hafıza, sonsuzluk çıkıyor.

Ve bir süre sonra şunu fark ediyoruz: Bizden binlerce yıl önce yaşamış insanlar da başka isimler, başka tanrılar ve başka hikâyelerle aynı uçurumların kenarında dolaşmışlar.

Bence Ahmet Turan Alkan’ın “aforoz” endişesinin izini burada aramak gerekiyor.

Fikirlerin altını kazmak

Zâkir’de beni en fazla şaşırtan, Türköne’nin ne kadar çok şey bildiği değil, bildikleri arasında nasıl dolaştığı oldu. Bir kavramı bugünkü haliyle önüne koyup tartışmıyor. Önce geçmişine gidiyor.

Ölümü konuşacaksa mezarın toprağını kazıyor. Aşkın altında Eros’u buluyor. Hafızanın peşinden giderken Mnemosyne ve Lethe’ye ulaşıyor. Zamanı saatin kadranından değil, insanın zamanı anlamlandırmaya başladığı kadim çağlardan itibaren takip ediyor. Işığı konuşurken modern fiziğin yanında yaratılış anlatılarını, kutsal metinleri, sözü ve nuru da masaya çağırıyor.

Fotoğraf, gazeteci Ahmet Erkan’ın sosyal medya hesabından alınmıştır…

Sümer, Mısır, Yunan, Zerdüştlük, Hinduizm, Yahudilik, Hristiyanlık, İslam, Hermetizm; ardından felsefe, psikoloji ve modern bilim…

Bunun için Zâkir’i okurken zihnimde bir kavram oluştu: Fikir arkeolojisi.

Arkeolog toprağın üzerinde duran parçayla yetinmez. Kazdıkça bir katmanın altından diğeri çıkar. Türköne de kavramlara böyle davranıyor. Bugün bize ait sandığımız düşüncenin altını kazıyor. Altından başka bir medeniyet çıkıyor. Biraz daha kazıyor, bir mit çıkıyor. Daha aşağıda bir korku, bir arzu, bir ölüm endişesi…

Kazı yeterince derinleştiğinde milliyetler ve çağlar geride kalıyor. En dipte insan kalıyor. İşte huzursuzluk burada başlıyor…

Milliyetçi-muhafazakâr düşüncenin bütününü tek kalıba sokmak elbette haksızlık olur. Fakat bu dünyanın bir kısmında tarihin merkezine Türklüğü, manevî hakikatin merkezine de İslam’ı yerleştiren bir okuma alışkanlığı olduğunu inkâr etmek zor.

Zâkir bu hiyerarşiyi reddetmekten çok yerinden oynatıyor. İslam romanda var, hem de güçlü biçimde var; fakat insanlığın düşünce tarihinden koparılmış bir fanusun içinde değil.

Türklük var; fakat tarih Türklerle başlamıyor.

Din var; fakat insanın ölüm korkusu, sonsuzluk arzusu, ruh merakı ve kutsal arayışı tek bir dinin tarihine kapatılmıyor.

Türköne sanki soruyu değiştiriyor. “İslam ölüm hakkında ne söylüyor?” sorusundan önce: “İnsan neden binlerce yıldır ölümü düşünüyor?”

“Bizim inancımızda ışığın anlamı nedir?” sorusundan önce: “İnsan neden hakikati binlerce yıldır ışıkla anlatıyor?”

Bu küçük bir yöntem farkı değil.

Hakikati bulunduğun yerden geriye doğru okumakla, insanlığın binlerce yıllık macerasının içinden bulunduğun yere bakmak arasında ciddi fark var. Maneviyatçı bir okuru asıl tedirgin edecek şey de belki budur. Türköne ona inandığı şeyi terk etmesini söylemiyor. Daha zor bir şey yapıyor: İnandığı şeyin insanlık tarihindeki yerini yeniden düşünmeye zorluyor.

“Aforoz” kelimesi böyle bakınca biraz daha anlaşılır hale geliyor.

Fakat kazmanın da bir sınırı olmalı…

Tam burada Türköne’nin peşinden gitmeyi bırakıp ona itiraz etmek gerekiyor. Çünkü Zâkir’in en kuvvetli taraflarından biri, aynı zamanda en tartışmalı taraflarından birini oluşturuyor. Farklı medeniyetlerde aynı veya benzer düşüncelerin bulunması, bunların birbirlerinden türediğini gösterir mi?

İki kadim kültür ölümden sonra bir yolculuk tasavvur etmiş olabilir. Birbirinden uzak toplumlarda ışık kutsallıkla ilişkilendirilebilir. İnsanlar ruhun bedenden sonra varlığını sürdürdüğüne farklı çağlarda inanmış olabilirler. Ama benzerlik, soy bağı değildir.

Bir fikrin tarihsel olarak başka bir kültüre aktarılması başka şeydir; medeniyetlerin birbirini etkilemesi başka, aynı ölüm ve bilinmezlik karşısında yaşayan insanların birbirlerinden bağımsız biçimde benzer cevaplar üretmesi başka.

Zâkir zaman zaman bu mesafeyi fazla hızlı kat ediyor.

Roman olduğu için yazarın hareket alanının geniş olduğu söylenebilir. Elimizde bir dinler tarihi monografisi yok. Fakat Mümtaz’er Türköne romanına böylesine büyük bir düşünsel yük bindirdiğinde, okurun da bu yükün bağlantı noktalarını yoklamaya hakkı var.

Arkeolog için yalnız ne bulduğu değil, bulduğu şeyin hangi tabakaya ait olduğu da önemlidir.

Bir Hezarfen’in problemi

Belki Zâkir’in hem cazibesi hem sıkıntısı burada. Türköne’nin merakı durmak bilmiyor. Bir kapıyı açınca arkasındaki odayla yetinmiyor; oradan başka bir koridora geçiyor. Okurken zaman zaman bir romancıdan çok bir Hezarfen’in zihninde dolaştığımız hissine kapıldım.

Bu müthiş bir zenginlik üretiyor. Ama bedelsiz değil.

Bazı yerlerde karakterlerin sohbeti, roman sahnesinden çok Mümtazer Türköne’nin zihninde kurulmuş bir sempozyuma dönüşüyor. Kahramanı değil fikri takip etmeye başlıyoruz. Hikâye duruyor, düşünce ilerliyor.

Yaklaşık sekiz yüz sayfalık bir romanda okurun yorulduğu yerlerden biri de burası.

Belki Türköne’nin zaafı ile meziyeti aynı kaynaktan geliyor: Söyleyecek çok şeyi var ve hiçbirinden vazgeçmek istemiyor. Oysa roman bazen bildiklerini söylemek kadar, hangisini söylemeyeceğine karar verme sanatıdır.

Yine de Zâkir’in beni uzun süre peşinden sürüklemesinin sebebi de aynı düşünsel iştah oldu. Çünkü kitap bittikten sonra zihinde kalan yalnız hikâye değil.

Soruların yerleri değişiyor. Ahmet Turan Alkan’ın ikazına bu yüzden tekrar dönüyorum: “Bunu yayımlama, seni aforoz ederler.”

Belki de Zâkir’in tehlikeli tarafı verdiği cevaplarda değil. İnsanı kendi cevaplarından şüphe ettirmesinde de değil. Daha temel bir şey yapıyor: Bazı cevapların bizden çok önce verilmiş olabileceğini, bazı soruların ise hiçbirimizin mülkü olmadığını hatırlatıyor.

Ve sonra insanı, binlerce yıllık düşünce kalabalığının ortasında tek başına bırakıyor:

Hakikat, ona en son verdiğimiz isimden daha eski olabilir mi?

 

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin