Yûsuflara cân bir sûre

YORUM | Dr. REŞİT HAYLAMAZ

İnsanlığın dibe vurduğu bu sürgün günlerinde, dillerinden düşürmedikleri duaları vardı;

“Allah’ım!” diyorlardı. “Bize zulmedenlere, bizi insanlarla görüşmekten mahrum bırakanlara ve hakları olmadığı halde bize saldırıp haksızlık yapanlara karşı Sen bize yardım eyle!”

İşte, çile ve mihnetin zirve yaptığı bu günlerde Cibrîl-i Emîn’in getirdiği mesajlardan birisi de, Yûsuf Sûresi idi; Hazreti Yûsuf’un başından geçenleri anlatıyor ve zorluklar karşısında bir mü’minin, mü’mince duruşunu resmediyordu!

Baştan sona Sûre’yi okuyunca Ashâb, derin bir nefes aldılar!

Evet; söz konusu kuyu ise, atılmışlardı!

Kardeşten, hatta ana-babadan darbe yemiş, sıcak yuvalarından sökülüp atılmışlardı!

Hem, köle pazarında üç kuruşa, çent defa satılmışlardı!

İlk günden beri hayatları, yalan ve iftiralar sarmalıyla iki büklüm ve inim inim bir düzlemde sürüyordu!

Zira, işin başından beri Dâru’n-Nedve, zift akıtıyordu!

Kula kulluğa baş kaldırıp Hakk’a boyun eğmenin bir bedeli vardı ve şüphesiz onlar da bu bedeli ödüyordu.

Yolun kaderiydi bu ve çekenler gibi onlar da çekiyordu!

Haset ile başlayıp kin ve nefretle devam eden muhtevayı okuyunca, kendi dertlerini unutmuş, mihnet sarmalında seyahat eden Hazreti Yûsuf’un adımlarını takibe dalmışlardı.

Şüphesiz onlar Kur’an’ı, mesajını anlayıp hayatlarına rehber kılmak için okuyorlardı.

Değil mi ki neticede bir Mısır sultanlığı var; bugünler de geçecekti!

Zira, filmin sonu belli idi; meçhul olan, sadece süreydi!

Sûre’nin resmettiği aktörler o kadar tanıdık geliyordu ki; âdeta bir isim, bir de resimler farklıydı!

Hasedin sarmalında can çekişen kardeş, öz kardeşinin hayatına kastetmiş, ölümüne ferman kesmişti!

Senarize edilmiş bir kumpas, çalışılmış bir tiyatro idi sergilenen; göz bebeği, dünya güzeli Yûsuf’un gömleği, sahte kan damlıyordu!

“Kardeş kanı” Kâbil’i hatırlatmıştı onlara bu; hasedinden çatladığı bir gün yeryüzündeki ilk kanı, hem de kardeş kanını döken olmuştu.

İlk başlatandı ya, Kıyâmet’e kadar işlenecek her cinayette, defterine damlayan ziftten siyah bir hissesi vardı!

Ne büyük hasaret!

Ne yaparsın ki o da kardeşti!

Hem de bir peygamber çocuğu!

Peki, mü’mince duruş hangisi?

“Beni öldürmek üzere elini bana uzatsan da seni öldürmek için aynı şeyi ben, sana yapacak değilim!” diyen Hâbil’in duruşuydu, hem de bizzat Allah (celle celâlüh) tarafından bayraklaştırılan!

Hakiki mü’min olmak ne kadar da zordu!

Sıkıntıların cenderesinde inlerken, Kur’ân’ı yeniden keşfediyor gibiydiler!

Öte yandan, Kâbe’yi yıkmaya gelen Ebrehe’nin silueti yansıyordu, Fârân dağlarına!

Sahi, kimdi Ebrehe ve niçin gelmişti Mekke’ye?

Hâbil’in kanını akıtan, öldürmek için Yûsuf’u kuyuya atan sâik değil miydi, onu da buraya getiren?

Hasedin ne çirkef bir bela olduğu, şimdi daha iyi anlaşılıyordu:

“Param var, ordum var, gücüm var!” diyor; kıskanıyor ve “bitirmek” için kılıktan kılığa giriyordu!

Zavallı!

Çile çekmeden, alın teri dökmeden, gecelerini gözyaşıyla yeşertmeden hazıra konmak istiyor, milletin alın terinden semirttiği servetiyle her şeyi yapabileceğini zannediyordu!

Halbuki, gecelerin döl yatağına “sadef sabrı” mayalamadan inci devşirilemezdi ki!

Üstelik, bitiren bitirmişse, bin Ebrehe de gelse bitiremezdi!

Ne yaparsın ki hırs bu; bitireceğini zannediyordu!

Derken, Kâbe’den daha büyük ve ihtişamlı bir mâbed yaptırmış ve meydanları inleten bir sadâ ile “Gelin!” diyordu.

Garip!

Giden yoktu!

Evet ya, nereye “gidin” dedi ise Allah (celle celâlüh), insanlar oraya gidiyordu!

Sesinin tonunu yükselterek davetini tekrarladı:

“Nasıl olur? Ben ki sizin için ne fedakârlıklara katlandım, ne paralar harcadım; bana, benim yaptığıma gelin!”

Nafile; ne gelen var ne de giden!

Beklentisine cevap bulamadığında kudurdukça kudurmuş, küplere binmişti; zaten, ipin koptuğu yer de işin burasıydı:

“Madem öyle, ben de gittiğiniz yeri yıkarım!”

Hazreti İbrâhîm’den bu yana insanların ibadet için gittiği yeri, Beytullah’ı, Kâbe’yi yıkma cür’etini gösterecek kadar alçalmıştı!

Zaten Hased ile alçaklık, Lût Gölü’ne demirlemiş ikiz kardeş gibi duruyordu!

“Hased ettiği zaman hâsidin şerrinden Sana sığınırız, Allah’ım!”

Neyse ki Kâbe’nin Sahibi vardı!

Yıkılıp gidişi, ordusuyla birlikte pul pul tükenip bitişi, bir dönüm noktasıydı; zira, o günden sonra tarihçiler, “Fil hâdisesinden şu kadar önce, bu kadar sonra” der olmuşlardı!

Şüpheleri yoktu; yine olacaktı!

Hem, insanlık köle pazarına ilk defa arz edilmiyordu ki!

Dünya güzeli Yûsuf’u, götürmüş, hem de ilk müşteriye ve beş paraya satmışlardı!

Kadr u kıymetin bilinmediği yerde ayakların baş, başların da ayak olması ilk değildi; son da olmayacaktı!

Neyse ki O (celle celâlüh) vardı!

İmtihan bu ya, “Bitti” derken bir diğeri başlıyordu:

Suç üstü basılan Zelîha, renk değiştirmiş ve dünyanın en masum insanına atf-ı cürümle zift atmıştı!

Öyle ya, pul pul dökülen yağlı karasını, ancak Mısır’ı kaynatan bir iftira ile bastırabilirdi!

Ancak, tutmadı; tutmazdı!

Evet, o gün de hâkim vardı; hem, delil de açıktı ve verilen hüküm de Zelîha’nın haksızlığını ilan istikametindeydi; ancak sırtı saraya dayalıysa mücrimin, bunun ne hükmü vardı?

Yûsuf’un çığlığını duyan, bir Allah (celle celâlüh) vardı!

O’na kul olanı, hangi tehdit korkutabilir, yolundan çevirebilirdi ki?

Öyleyse, “Ya dediğimi yaparsın, ya da zindanda ömür çürütürsün!” desen ne yazar?

Sen, kadir ü kıymet belmesen de Yûsuf, durduğu yeri bilendi ve “Senin dediğine ‘Evet’ demektense, benim için zindan daha hayırlıdır!” diyebilendi.

Şüphesiz, tarih kitabı değildi Kur’ân; dünde, günü de resmediyordu, aynı zamanda!

Her şey ayân-beyândı ama Yûsuf’un bahtına yine zindan düşmüştü!

Gerçi, O’nu tanıyıp bilene zindan, bâğ u cinân; sefasını sürene saraylar zindan olurdu!

Hatta, imanı tam olan için zindan, eşkıyadan evliyaya devşiren bir “medrese” demektir; ancak, sarayın debdebesinde yitip giden “ziyan” hayatların bunu anlaması imkansızdır!

Dahası vardı!

Ken’an ilindeki kıtlık yansıyordu, satırlardan; develerinin yularını çekip gelen kardeşlerle buluşma mevsimiydi, artık zemin.

Tanımadılar tabii ki; zira, onlara göre “Yûsuf” diye bir kardeş yoktu artık!

Öyle sanıyorlardı!

Halbuki, olup biteni gören bir Allah (celle celâlüh) bir de kadir-kıymet bilen Yûsuf vardı!

Gelişi, yeni gelişler takip etti.

Sözlerini tutmuş, cezbeden Yûsuf cömertliğine “Bünyamin” ile gelmişlerdi, gelmesine ama takıldılar takınılmaması gereken bir akabeye daha; dünyanın en temiz insanına, kendi kardeşlerine iftira atıyor: “Hırsız!” diyorlardı!

Hâlbuki Yûsuf’a, maşrabayı Bünyamin’in yüküne koymayı öğreten, bizzat Allah (celle celâlüh) idi; O’nun öğrettiğine dil uzatıyor ve “Şayet Bünyamin çaldıysa, Yûsuf da hırsızdı!” diyorlardı!

Katmerli yalan, katmerli iftira!

Bu sakîm ruh haletini resmederken Kur’ân, ağızlardan dışarıya köpürüp saçılanın, dünden bu yana içlerinde teraküm edip duranın taşması olduğunun haberini veriyor ve ekliyor:

“Şu da bir gerçek ki hâlâ içlerinde duran, dışarıya taşandan daha fazla!”

Fe Sübhânallah!

Hâlbuki, ne Bünyamin çalmıştı ne de Yûsuf hırsız!

Ümeyye İbn-i Halef’in siyâhî kölesini devleştirip “Bilâl” adıyla baş tâcı yapan yerdi, işin burası; Ümmü Enmâr’ın işkencelerine direndiği için “Habbâb” olmuştu, “İbn-i Erett!” burada ve daha nicesi!

Yûsufların yol ayırımıydı işin burası; sinesine bir taş daha bastı ve gürül gürül konuşması gerektiği yerde sükûtu tercih etti!

Susuyordu; zira, bu nâdanlığı yapan kardeşler de gün gelecek ve “Vallahi de tallahi de Allah seni bize üstün kılmıştır; doğrusu suçlu olan bizlerdik!” diyecek ve af dileneceklerdi.

Nitekim, yaptılar da!

Hazreti Yûsuf’un (aleyhi’s-selâm), o günkü duruşu da belliydi:

“Bugün sizi kınayacak, serzenişte bulunacak değilim! Ben hakkımı helâl ettim; sizi de Allah affetsin!”

İşte, Yûsuflara yön veren duruştu bu; kan davasına dönüştürüp gelecek nesilleri de içinde yakmamak için taş basmak gerekiyordu, sinelere!

Eski defterleri açmanın bir anlamı yoktu; zaten, elemi gitmiş, lezzeti kalmıştı yaşanılanların!

Hem, en sıkıntılı demlerde bile rahmet dalına tutunmak, şükür adına lütuf avcılığı yapmaktı, hüner!

Hâdiseler karşısında mü’mince duruşun adıydı bu ve belli ki Allah (celle celâlüh), mihnetin en koyu demlerinde, sürgün günlerinde kulunu, bugünlere hazırlıyordu!

Vakt-i zamanı geldi ve günler, Mekke açısından da bahar oldu!

Haset ve kin yüklü gönüllerin ardından ölüm kokulu Mekke de fethedildi!

Şefkat görmemiş, merhamet tatmamışlar, can korkusuna düşmüştü; kaçan kaçana!

Bilmiyorlardı!

Halbuki, her birinin ardınca giden, gidip sıcaklığıyla sarıp sarmalayan, şefkat yüklü bir Yûsuf vardı!

Rüyası görülen gün, hakikat olmuştu; yıldızlaşma sırasına girmişti Mekke.

Endişeyle bakan gözlere Yûsufça bir tebessüm yansıdı, Kâbe’den.

Fârân dağlarına yeniden doğan Güneş’in şefkatiyle ısınıverdi içleri:

“Haydi gidin; hepiniz hürsünüz!”

.. ve, bir gün daha tarih olmuştu.

Unutmamak gerektir ki Allah ve hâdiseler karşısında Peygamberâne bir duruşun, hem de başından beri değişmez bir resmiydi bu!

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), sadece o günkü muhataplarının peygamberi değil ki!

Hem, suya kement vurulmaz!

Para, koltuk, makam ve mevki bir yere kadar; süre meçhul olsa da filmin sonu belli!

Gümbür gümbür yıkılışlar yeni bir “milat” olacak ve tarih, örnekleri kendinden bir hareketin Yûsuflarına destan yazacak yeniden, hem de altın harflerle!

Şairimizin dediği gibi:

“Zâlimlere bir gün dedirtir kudret-i Mevlâ:

Tallâhi, lekad âserakellâhu aleynâ”

2 YORUMLAR

  1. SÜREÇTEKİ İMANİ YÜRÜYÜŞÜNÜZÜ HAYRANLIKLA İZLİYORUM….
    İçinizdeki münafıklar bir bir dökülüp ayıklanırken, geride kalan ve başları dik heybetle yürüyen iman abidelerinin muhteşem yürüyüşünü heyecanla seyrediyorum…
    Sizlerin sahabe arkasında yürüyen bir cemaat olduğuna kanaat getiriyorum.
    Asil yürüyüşünüz, olağanüstü bir halde, sabırla rıza-ı İlahiye ye doğru bir ilerleyiştir.
    Yazılarınızı, Kuranı-i Kerim`in ( roman varı) tefsırı gibi görüyorum.
    Yazılarınızdan çok yüksek ders ve keyif ile beraber büyük bir umut alıyorum.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin