Yusuf tesellisi

YORUM | FATMA BETÜL MERİÇ

                                                                                       “KARDEŞLERİNİN GÖNLÜNDE KİN VARSA, KUYUDA KALMAN DAHA İYİDİR.

ALLAH, KARDEŞLERİNİN KİNİNDEN KORUMAK İÇİN YUSUF’U KUYUYA ATTIRDI.”

(MEVLANA- MESNEVİ CİLT 6)

21. Yüzyılın baş döndüren hızına, iletişimin kıtalar aşan, okyanusları taşıran sınır tanımazlığına rağmen, tek irtibatı mektup olan insanların hikayesi en sahici hikayelerden biridir. Sahicidir çünkü kağıdın sathına düşen bir insanın el izi, parmak izi. Kalbinden geçenlerin cümlesi bir harfin kıvrımında, bir kelimenin yazım hatasında, bir üç noktanın anlattığında saklıdır. Gözleri aynı beyaz kağıda değmiş, parmakları yazarken sizin okuduğunuz satırlara dokunmuştur. Sahicidir mektuplar. Filtresiz. Gösterişsiz. Onun ihtişamı sadeliğindendir. Bir akşamüstü ya da bir kış ikindisinde. Eski zamanlardaki gibi bir postacının eprimiş çantasının içinden ulaşır ellerinize. Alıcı adı, gönderenin ismi ile aynı zarfın üzerinde. Bu bile yüreğinizi kıpırdatır, bir letafet düşürür içinize. Heyecanla açılır zarf. İçinden çıkanlar tekrar tekrar kontrol edilir. Birkaç  sayfa yazı, bir bileklik kimi zaman. Kimi zamansa bir kitap ayracı el emeği göz nuru.

Dokunmatik ekranların, akıllı telefonların sevmeleri bir parmak ucu hareketine indirgediği, sözcüklerin yeni ve kısaltılmış giysilere bürünmüş vaziyette arz ı endam ettiği devirlerde bile en sahici muhabbetler mektuplarla iletilir bir uçtan öbürüne. Kalbe kelam yetmediğinde, kanayan bir gül çizimi yetişir imdada. Bu tüm sanal klavye emojilerinden daha çok dokunur insana. Sevinince sevinci, özleyince özlemi öyle bir anlatır ki mektuplar. Kafka’nın Milena’sı olasınız gelir, Nazım’ın Piraye’si.

Tarihler 2019 yılının şubat ayını gösterse dahi, sığınılır mektuplara. Teselli olur, ümit soluklanır. Gayret yudumlanır. Sabrın gücü artırılır. Hasretin can yakan alevine ateşine, mektup rüzgarı ile katlanılır. Dayanılır.

Masumiyetin silindiği yerine mazlumiyetin getirildiği coğrafyalardan birinden. Haksız yere geçen onlarca aydan/günden  bir cennet serinliği. Bir “Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da” müjdesi. Yusuf Tesellisi.

KUDDÜS KUŞU

Üç ay olmuştu. Tam üç ay nurlardan ayrılalı. Ya da zalimler “ayırdım” sanalı. Bundan üç ay evvel çat kapı girmişti gardiyanlar. “Yetmez!” demişlerdi. “Sizi ailenizden/ sevdiklerinizden  ayırdığımız yetmez. Bir de risale-i nurlardan ayıralım da görün. İşte o zaman yıkarız sizi. O zaman kırılır kuvve-i maneviyeniz. Görün siz.” Dercesine aldılar nurları ellerimizden. Hangi kitap kime ait, tek tek yazdılar. Koğuştan kaç risale çıktı, her şeyi not aldılar.

  • Yastığın altına risale koymak da nedir?
  • Kafama girsin diye koyuyorum, diyordu sevgili kaderdaşım.

Üşeniyorum ranzadan inip, kitap koymak için dolaba gitmeye demiyor da böyle deyiveriyordu.

Kader, onun üşengeçliğini risaleyi bizden ayırmamak için sebep yapmıştı. Üç aydır okuduğumuz ve yastık altında olduğu için alınmayan tek risale Emirdağ Lahikasıydı. Sırayla okuyor, aman o da alınmasın diye yastık değil; yatak altlarına gizliyorduk.

Yine bir ikindi sonrası, koğuşun en sakin köşesinde birileri okuyor, birileri de okunanları dinliyordu. Sayfa 74. Bölüm/mektup 23 idi. “Risale-i nurların müsaderesi ve hapsine dört zelzelelerin tevafuku küre-i arzca bir itiraz olduğu….ila ahir” Sübhanallah. Risale i nurlar bizden toplandıktan sonra birkaç deprem olmuştu. Hepimiz depremleri hatırladık. Farkındaydık. Nurlar korunuyor, seviliyor. Arz dahi itiraz ediyor. Adeta lisan-ı hali ile kitaptan ne istiyorsunuz diyordu.

Okuyan devam ediyor. “Ve en latif emare şudur ki: dün birdenbire bir serçe kuşu pencereye geldi. Vurdu. Biz uçurmak için işaret ettik, gitmedi. Mecbur oldum Ceylan’a dedim: pencereyi aç, ne diyecek?”

Biz hayalen Üstadımızın ziyaretine gelen kuşu seyrederken, koğuşa ansızın bir serçe kuşu giriverdi. Ders yaptığımız köşeye en yakın ranzanın üzerine kondu. Kıpırdamadan bizi izliyordu. Hayretler içerisindeydik.

Üstadımızın serçe kuşu “Kuddüs Kuddüs” zikri yapmıştı. Onu izlemiş, bir saat yanında kalmıştı. “Bu misafir niçin geldi”, diye hikmetinin düşünmüştü.  Üstadımızla beraber biz de düşünmeye başladık. Üstad Hazretleri iki saat sonra gelen “Risale-i Nur’un serbestiyet haberine/ müjdesine” yormuştu aynı mektubun sonunda.

Acaba bizim serçemiz neyin müjdecisiydi?

Kuddüs Kuddüs demiş miydi?

Biz duymamıştık ama bizim perdeli kulaklarımızın duymaması onun vazifesini yapmamış olduğu anlamına gelmez.  Herkese de Üstadımızın kulağı nasip olmazdı.

Vakti geldiğinde müjdenin aynı müjde olduğunu anlayacaktık.  Çok geçmeden sert bir gürültü ile aralanan mazgaldan söylenen “Alın kitaplarınızı!” sözü üç aylık hasrete su serpmişti.

Pınarın başında olan suyun kıymetini ne bilir?

Çölde ciğeri kebap olana sor, can nedir su nedir…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin