Yurt dışına gidenlerin çabaları

YORUM | YÜKSEL DURGUT 

Yurt dışına gidenlerin kurmaya çalıştıkları sistemi anlatacağım bu yazının kimseyi bağlamadığını baştan söylemek zorundayım. Yazdıklarım kendi dünyam. Dünyanın dört bir yanında yeni hayatlarını kurmaya çalışan insanların resmini çizmeye çalışacağım.

M. Ahmet Karabay’ın yazısına daha önce cevap vermek isterdim ancak sınavlarımdan dolayı vakit bulamadım. Kitabın ortasından başlayarak konuya gireyim. Teşbihte hata olmaz 15 Temmuz sonrası üzerimizden kamyon değil bir tank geçti. O kadar ağır bedeller ödendi ki yüzlerce kişi bu ağır travmaları kaldıramadı. Kimilerinin yuvaları yıkıldı. Hikayenin tarih kısmına pek girmek istemiyorum. Çünkü bu topraklar bugüne kadar tarihten bir ders çıkarmış değil. Yazınızda da belirttiğiniz gibi Osmanlı dönemi ve gidenlerin hala geri dönemediği 1980 döneminin mağdurları sadece köşe yazılarında anılıyorlar.

Ahmet Altan ilgili yazınızdan anladığım kadarı ile siz de bir süre cezaevi sürecini yaşamışsınız. Muhtemelen sizinle Silivri’de yakın komşuluk yapmışız. Bu yüzden yazılanları eğip bükmeden anlatmaya çalışacağım.

YAŞANAN TRAVMALARI YIKMAK KOLAY DEĞİL

Vatanı terk etmek kolay değil. Hele doğduğunuz, büyüdüğünüz toprakları bir daha asla göremeyecek olduğunuz ailenizi, dostlarınızı, çevrenizi, kültürünüzü, alışkanlıklarınızı, birikimlerinizi, eğitiminizi, işinizi bırakıp “Sıfırdan yeni bir hayat” kurmak hiç ama hiç kolay değil. Hele bizim gibi vatan sevdalısı, yolu mahkeme salonlarına düşmemiş binlerce insana “vatan haini” damgasının vurulması ve sonrasında yaşadığımız travmaları yıkmak hiç kolay değil. Hala bir polis aracı gördüğünde çocuklarımızın dünyalarını onarmak zaman alacak.

Taliban’ın ilk Afganistan işgali sırasında Kabil’deki büyükelçilik rezidansına ait sığınakta kalmıştım. Görevli elçilik personeli ülkeyi terk etmek zorunda kaldığı için benden her gün Türk bayrağını göndere çekmem istenmişti. Ben bu görevi gururla her sabah gözleri yaşlı bir şekilde yerine getirmiştim. Sonucunda üç müebbet hapis cezası ile yargılandım. Bu yaşananları sindirmek ve yeniden toparlanmak kimse için kolay değil.

Size buradaki dünyayı, en azından kendi dünyamı anlatmak istiyorum. Benim yazdıklarıma benzer yüzlerce örnek var. Bunları duyuyor ve okuyorum. Her meslek grubundan insanın göç etmek zorunda kaldığı dünyanın her yerinde benzer güzel hareketlerin olduğuna da inanıyorum. Karakter okuması yapabilecek bir kişiliğinizin olduğunu yazılarınızdan anlayabiliyorum. Benim gibi medya mesleğinde olanlar, eğer tabir yerindeyse “yırtık” olabiliyorlar. Yani sahaya ayak uydurmamız çok kolay oluyor.

Ben geldiğimde ilk yaptığım iş, dilini bilmediğim ülkede kendimi ancak sanatım ile anlatabilirim düşüncesi içinde 40 yıllık bir fotoğraf kulübüne üye olmaktı. Kulübün tek yabancı ve Müslüman üyesi benim. Kulüp arkadaşlarımın hemen hemen hepsi benden büyükler. İlk zamanlar araya koydukları mesafeyi fotoğraflarım ile kaldırabildim. Son sergimi geçen Pazar günü bulunduğum şehirde açtım. Bununla birlikte bu 4. büyük sergi açılışı olmuş oldu. Dün bir telefon aldım. Daha önce sunduğum bir proje için Nisan ayında daha büyük bir sergi açmamı istediler. Bulunduğum şehrin en büyük kilisesinin çatısı ben buraya gelmeden önce fırtınadan dolayı çökmüş. Her yıl kilise adına yardım amacı ile bir takvim hazırlanarak satılıyor. Bu yılki takvimde son 3 yıldır yine tek Müslüman ve yabancı olarak benim resimlerim kullanılıyor.

Bunun yanı sıra Avrupa’nın çok tanınmış Kızılay, Kızılhaç gibi yardım kuruluşu olan Caritas ile birlikte Weltoffen adı altında bir inisiyatif kurduk. Bu kuruluşun yönetiminde aktif olarak görev yapıyorum. Ülkelerini terk etmek zorunda bırakılmış dünyanın birçok yerinden insanların ihtiyaçlarını karşılamak için el birliği ile çaba gösteriyoruz.

Kısa süre önce Almanya’da meydana gelen sel felaketinden haberdarsınız. Bu selin hasarını sarmak için birçok arkadaşımız canla başla felaket bölgelerine koştu. Bulunduğum şehrin yakınlarındaki bölgeye giderek hasarın bıraktığı izlere el uzatmak için bende defalarca yardım ekiplerine katıldım.

BİRİLERİ TÜRKİYE GÜNDEMİNİ İNSANLARA ANLATMAK ZORUNDA

Sayın Karabay, siz her ne kadar, “Bir kişi yaşadığı ülke ve oranın gündemiyle ilgilenmek yerine Türkiye’nin sorunları ile ilgileniyorsa…” deseniz de bu konuda şunu söylemeliyim: Türkiye’de bulunan tutuklu gazeteci dostlarımız var. Demir parmaklıkların ardından akademisyenler, öğretmenler, doktorlar, hakimler, savcılar, emniyet mensubu arkadaşlarımız var. Birileri bu insanların sesi olmak zorunda. Zalimane uygulamaları birileri dünyaya ulaştırmak zorunda. Avrupa’ya bir şekilde gelmiş bir öğretmen, cezaevinde bıraktığı arkadaşların unutup da onların sesi olmak ve dışarıda kalan çocuklarına yardım elini uzatmayacak da kim el uzatacak? Ya da bir hakim ya da bir avukat ya da benim gibi bir gazeteci cezaevlerindeki dostlarımızın gündemi ile yatıp kalkmayacaksak kim yapacak?

Her platformda Türkiye’de başımıza gelenleri anlatmak zorundayız. Bunu biz gazeteci olarak deniyoruz. Geçtiğimiz günlerde Frankfurt’ta yapılan dünyanın en büyük kitap fuarında ziyaretçilere bunu anlatmaya çalıştık. Belki de o sırada siz cezaevindeydiniz haberiniz olmamıştır. Berlin’de Alman Parlamenterlerin olduğu Alman Meclis Futbol takımı ile Ahmet Nesin’in kaptanlığında gazeteciler olarak bir “dostluk maçı” yaparak, Türkiye’yi dünyaya anlatmaya çalıştık.

Eğer biz bunları yapmazsak, sessiz kalanlardan ne farkımız kalır. Yaşanan acılar da bizim de vebali olmaz mı? Türkiye gündeminin her adımını baştan sona takip edildiğini düşünmüyorum. Ama şunu da unutmayın ki hala ailelerin kavuşamadığı binlerce insan var. Eşi cezaevinde olup da kendisi Avrupa’ya zorunlu göç edenler var. Eşinin rahatsızlığından dolayı ülkeyi terk edememiş, çıkış yasağı olanlar var. Hatta 5 yıldır çocuklarını göremeyen insanlar var.

GÖÇE ZORUNLU BIRAKILANLARIN YAŞI ÇOK YÜKSEK

Ne kadar kişinin ülkesini terk etmek zorunda kaldığını sizin gibi inanın ben de bilmiyorum. Böyle bir rakamın ortaya çıkması çok uzun zaman alacak. Ama şunu lütfen unutmayın sayın Karabay, göçe zorunlu bırakılan insanların yaş ortalaması çok yüksek. Cezaevi sürecinde 40’lı yaşların üzerinde olan kişi sayısının fazlalığını siz de müşahede etmişsinizdir. Buralarda da bu oran gözle görülür şekilde yüksek.

Almanya’da vatandaşlık ve oturumunuz için B1 seviyesinde Almanca bilmeniz gerekiyor. Bir dönem aile birleşimleri ile Almanya’ya gelenlerin statüsü ile 15 Temmuz sonrası gelenlerin durumları çok farklı. Yeni dönemde gelenlere ‘Yeni Almanyalılar’ deniliyor. Bu Yeni Almanyalıların hemen hemen hepsi dil kurslarına gidiyorlar. Bununla birlikte ‘Leben in Deutschland’ dedikleri ‘Almanya’da yaşam’ sertifikalarını almış durumdalar. Eski Almanyalılardan 17-18 yıldır burada yaşayan ancak sizin teriminizle ‘kayıp nesil’ çok fazla. Derdini anlatamayan çok fazla bu nesilden insan var.

Avrupa’daki ülkelerin hepsinde şartlar çok farklı. Hollanda, Belçika, Fransa ve Almanya’da resmi işlem süreçleri çok farklılık gösteriyor. Gazetecilerin ve hukukçuların kendi mesleklerini yapmaları neredeyse imkansız.

Bu konuda da size bir örnek vereyim. B1 sertifikamı aldıktan sonra SAT1 Televizyon kanalında video editörlüğü yapabilmek için başvurdum. Başvuru sonrası 2 defa görüşmeye çağrıldım. Yaptığım işlerin örneklerini ikinci görüşümde izledikten sonra bana, bu işleri kaç kişi yaptığımızı sordular? Sayı kendilerini çok şaşırttı ve benzer bir işi 10 kişi ile çıkardıklarını söylediler. Sunduğum CV üzerine iki yayın yönetmeninden birisi yanıma gelerek bana, “Bu CV ile sizi burada genel müdür yapmamız gerekir” dedi.

Alman bir medya kuruluşundan çalışabilmek için Almancamız – ki buna ‘Hochdeutsch’ diyorlar – yeterli değil. Hukukçuların da diploma konularında benzer sorunları var. Diploma demişken burada diploma denkliğini tanıtmak için 2 yıl gibi bir süre bekleyen kişileri tanıyorum. Yani postanın hala önemli ve dijitalliğin ikinci planda olduğu Almanya’da işler istenildiği gibi hızla ilerlemiyor.

FARKLI MESLEKLER ARANIYOR

Dilini edebi şekilde konuşabilecek olan neslin bizim çocuklarımız olacağı kanaatindeyim. Onların bu şansı yüksek. 50’li yaşlara dayanmışların bir gazete köşesinde yeniden kalem tutması imkansız. Ama ilk yazımda belirttiğim gibi Urduca dilini öğrenmemin üzerinden 20 yıldan fazla geçmesine rağmen unutmamışım. Yeni dilin kelimelerini öğrenmek için bazen 4-5 kere bakmak zorunda kalıyorum.

Bu yüzden dilimi değil de sanatımı ortaya koyacağım farklı bir yol arayışı içerisindeyim. Endüstri fotoğrafçılığı yapabilmek için en az 2 yıl yüksekokula gidip sertifika almam gerekiyor. Sertifika bu ülkede düğün fotoğrafçılığı dahi yapacaksanız gerekli bir belge. Mesela, öğretmenlik yapacak olan arkadaşların eğitimleri de C1’den sonra bitmiyor. 2 yıl daha mesleki eğitim almaları ve ardından bir okulda bir süre staj yapmaları gerekiyor.

Hollanda’da tanıştığım bir profesör bana şunu söylemişti: “İlk mezun olduğum dönemlere döndüm. Stajyer dönemim bittikten sonra doktor olmam için önümde daha uzun bir zaman var.” Yine başka bir profesör ise çalıştığı bir doktor için, “Altında bir profesör çalıştırmanın mutluluğunu yaşıyor” demişti.

Almanya’da 100’den fazla özel demiryolu şirketi var. Bu şirketlerin makinist açığını kapatması gerekiyor. Farklı meslek gruplarından bildiğim yüzlerce insan ‘makinist’ olabilmek için eğitim alıyorlar. Bu açığı kapatmak için de devlet sizi bu alana yönlendiriyor. Yüksek eğitim ücretini devlet ödüyor ama yine sertifika alabilmeniz için uzun ve meşakkatli yolu sonlandırmanız gerekiyor. Bunun için de en az B1 sertifikası elinizde olmalı.

Bunların dışında 5 yıl önce gelenlerden hayata atılıp devlet kurumlarında çalışan, özel sektörde işe başlayan, kendi işini kuranların sayısı da çok fazla.

KAYIP NESİL SAYISI ÇOK AZ OLACAK

Kayıp nesli anlattığınız bölüm ile ilgili size şu şekilde bir örnek vermek istiyorum. Çocuklarımızın okul kayıt işlemleri sırasında eğitim bakanlığı bünyesinde tanıştığım bayan bana şunu söylemişti: “Sizin çocuklarınız daha öncekilerinden çok farklı. Kısa sürede kayıt oldukları okullarda farklılık oluşturdular. İleride ne demek istediğimi çok iyi anlayacaksınız.” Bu sürenin sonunu beklemek gerekiyor. Benim kanaatim, bizim neslimizde ‘kayıp sayısı’ çok az olacaktır. Bu kişiler ise yukarıda belirtmeye çalıştığım gibi hala aileleri bir araya gelemeyenler. Yaşlarından dolayı burada emekli olanlar…

Benim gibi üç yılını dolduranlar (bu sürenin 1 yıldan fazlasını pandemi nedeniyle çıkarmak gerekiyor) hala dil kurslarına gitmek zorundalar. Pandemi döneminde ne dil kursu ne de yeni tanıştığınız insanlarla bir araya gelme şansınız maalesef oldu. Ben de bunu kendimiz için kayıp dönem olarak görüyorum. Herkesin devlette muhatabı bir ‘iş koçu’ var. Sizi bu kişiler yönlendiriyorlar. Eğer ticari bir zekanız varsa, hazırladığınız iş planınıza göre devlet sizi kısa süreliğine destekliyor. Bu şekilde devletin üzerine de yük olmuyorsunuz. Ama sosyal devletlerin sistemi her bir ferdi ülkeye entegre edebilme üzerine kurulu. Bunu da sadece dil kursları değil, dil kurslarındaki entegrasyon dersleri ile de pekiştiriyor.

Yazı çok uzun oldu ama anlattıklarımın eksiği var fazlası yok. Hayatlarına bir sırt çantası ile başlamak zorunda kalan bu insanlara kısa bir süre daha gerekli. Bu sürenin sonunda inanın çok güzel şeyler olacak. Almanların deyimi ile, “alles wird gut”.

15 YORUMLAR

  1. Alles wird gut Yüksel Durgut
    “Hindustani’nin dili: Hintçe ve Urdu” yazınızı okurken, cevap yazacağınızı belirttiğinizde hem heyecanlandım, hem merak ettim. Cezaevi sonrası yurt dışına hiç çıkmadığımı söylememe gerek yok. Öncesinde Avrupa’nın pek çok ülkesine defalarca gitmişliğim olmuştu. Bazılarında günlerce, haftalarca kaldım.
    Benim bütün gözlemlerim “önce gidenler” ile ilgili maalesef. Sizin gibi donanımlı insanların çok farklı şeyler yapacağına inanıyordum. Ama gündemlerinin Türkiye ile dolu olmalarının verdiği endişelerim de vardı.
    Yaptıklarınızdan bir buket sunduğunuz yazınızdan öğrendiğim kadarıyla endişe değil, umut beslenecek bir tablo var.
    Umarım “Yeni Almanyalılar”ın hepsi sizin gibi bir tablo sergiliyorlardır.

    • Anladığım kadarıyla yurtdışına çıkanlara benim Türkiye ile ilgili yazılarımı da okumayın demek istiyorsunuz. İsabetli olabilir. Şöyle bir his uyandı bende. Vaktiyle bazı ‘Alamancıların’ izin döneminde mercedesle mahallede dolanması Türkiyedekilere bayağı bir oturmuş. Avrupalı Türkleri hala asalak, kaybolmuş insanlar olarak görüyorlar.

      Görmüyorlar ki, 1961 yılından bu yana Türkiye’deki insanlar da ne kadar değişmiş, kaybolmuş, bambaşka bi şeye dönüşmüş. Sadece Dallas dizisinde olabileceğini düşündüğümüz şeylerin kat be katı artık her ailede yaşanabiliyor Türkiye’de

      Neyse, sanırım Avrupa’ya önceden gelen insanları baya baya asalak olmakla suçladığınızı kabul ettiniz şu an. Ben onları kastetmiştim siz de onlar gibi olmayın dedim diyorsunuz özetle. Çok ilginç, oturduğum küçücük sokakta dört müstakil ev Türklere ait, bi de cami var, öyle bir avluya Türkiye’deki camiler bile hasret. Jobcenter parasıyla yaptırmışlardır herhalde asalak herifler.

      Biliyor musunuz buranın sağcı popülist partisi de aynı sizin gibi düşünüyor. Jobcenterdan geçinen Almanlar onlar için sorun değil, varsa yoksa Türkler. Çalışmayanlar niye çalışmıyor kimse merak etmez, arka planı ne, sormaz bile. 3 milyon koyun gibi uslu Türk, 60 yıl olmuş, ne dini bir hakkını ister, ne bir milli hakkını ister, işten eve, evden işe, problem çıkarmaz, doktor da çıksa, milletvekili de çıksa, işadamı da çıksa gelen vurur, giden vurur yine sesini çıkarmaz. Böyle bir toplumdan daha iyisini Almanya nerede bulmuş. Tanıdık geliyor mu toplum?

    • Ahmet Karabay ve Mehmet Durgut beyler merhaba…

      Ahmet Beyin o zamanki açıklamalarına öncelikle felsefik düzeyde bir eleştiriyle başlamak istiyorum,

      Nesnel gerçeklik çok boyutludur. Bilgi ise tekil, tikel, tümele indirgeyerek bu nesnelliği açıklamadır. Ancak bunu yaparken yaptığımız her soyutlama bir eksiltmedir de elbette. Bu eksiltme de gerçeğe ilişkindir. Bu nedenle, hiçbir bilgi nesnesini birebir yansıtmaz.

      Her bilgi doğrumudur peki?

      Nesnesine uygun olan bilgiye Doğru Bilgi denir. Nesnesine uygunluğu oranında “doğru” ya da “yanlış” olur bir doğru. Kısaca “doğruluk” bilgiye has bir özelliktir.

      Ahmet Beyin, Türkiyeden gelen her devlet başkanınca söylediği klişelerden derlemelere benzeyen tavsiyelerinin nesnesi mülteciler değil, göçmenlik soyutlamasıdır.

      Peki, sevgili yazar, Olsun, göçmenler üzerinden yapılan böyle bir çıkarım sizin içinde geçerlidir, mantık çerçevesinde dersenizde;

      Mantık kurallarına uygun bir bilgi, doğru demek değildir.

      Örneğin, “Türkiyenin nüfusu 85 milyon. Milli geliri 720 milyon DOLAR. O halde kişi başı milli gelir 8500 dolardır” dediğimizde, bu mantık biçimsel olarak doğrudur, ancak toplumsal GERÇEKLİĞE uygun olmadığını tespit edersek yanlıştır.

      Kısaca, felsefi bir bakışla, Ahmet Beyin yaptığı tavsiyeler,

      göçmenlik soyutlamasına yöneliktir, mültecilik soyutlamasına yönelik değil.

      Gerçekliğin DOĞRU bilgisinin mantıksal bir tutarlılıkla ortaya konmasında en önemli şey aslıda ilk başta masaya yatırdığımız GERÇEKLİK tir. . Ahmet beyin yazdığı Doğru Bilgilerin nesnesi başka bir gerçeklik için doğrudur, belki göçmenler için doğrudur.

      Doğrunun zıddı yanlıştır, Gerçekliğin ise zıddı yoktur. Bu nedenle biriciktir. Referans noktamız gerçekliktir, doğrular değil.

      Felsefik bakışla, Ahmet Beyin Doğrularının nesnesi bizim yaşadığımız gerçeklik değildir. Önerme hatasıdır bu.

      Salt mantıkla bakınca da, Ahmet beyden kendini konumlandırdığı noktadan daha yukardan olaylara bakabilen durumda, Batı da olanlar. Biz orayı biliyoruz, yaşadık, burayı da biliyor ve yaşıyoruz, benim Türkiye de kalanlara yönelik bir tavsiyelerim olsa mantığa aykıdır, iki tarafı da bilenim, Ahmet Bey ise değil, bu konumlanma farklılığını da unutmamak gerek.

      Devam edersem;

      Ahmet Karabay beyin o yazısını bende okudum ve o anda bende birşeyler yazayım dedim, üçlü saç ayaklarının hepsine olmasa da, özellikle onlardan bir tanesine ESASLI bir reddiye olarak cevap vermek istedim. Lakin, yine Mehmet beyin durumu gibi, sınavlar iş güç deyince, o zaman cevap veresim gelmedi.

      Batının bakış açısıyla doğuyu anlama olarak tarif edebiliriz Oryantalizmi.

      Bunun tam tersine, yani doğunun bakışıyla Batı dünyasını anlamaya da heterooryantalizm.
      Ve hep eleştiririzde, müstemleke bakışını, lakin şu an gözümüzün önünde yaşadığımız bu tatlı yazışmalarda, her iki yazarı, herkesin cephesinden olayı irdeleyişini görünce, oryantalizmi ve diğerler görüşleri de heptenci bakışla eleştirmemez gerektiğini söyleyebilirim.

      Ahmet beyin yazısında, sonuçları itibariyle yanlış yönlendirmeye varan ESASLI HATANIN yazarın kendinden değil, konumlanmasından kaynaklandığını fark ettim.

      Türkiye de yaşamış ve yaşayan biri, kendisinin hiç tecrübe etmediği bir yaşam tarzının içinde olan insanlara, daha önce kendi yanındayken şimdi batıya yerleşmiş başkalarına, orada nasıl mutlu olmaları gerektiğini anlatıyordu. Böyle bir yazıyı yazmak sanırım yazar açısından bir CESARETTİ. Yazarın o yazıyı yazıp yazmama konusunda tereddütlerinin olup olmadığı hususu, okurken o yazıyı, sık sık aklımdan geçmişti.

      Şu an ben, Türkiyeden Almanyaya bir kaçan olarak gelmiş ben, Türkiyede yaşayan bir arkadaşıma, hapisten çıktıktan sonra hep Türkiyede yaşayacak arkadaşıma, orada nasıl mutlu olacağına yönelik tavsiyelerde bulunmaya kalkışsam bunu kendi kriterlerim çerçevesinde cesaret değil, CÜRET derdim.

      Dikkat ederseniz, Ahmet Beyin yazısına Cesaret ben yazmış olsa idim Türkiyede kalanlara nasıl mutlu olacaklarına yönelik, ona da Cüret dedim.

      Uzaktan bakınca, aynı değerleri gönlünden paylaşan iki farklı insan topluluğunun, kaçanlar ve kalanların, birbirine nasıl mutlu olmaları gerektiğini anlatmaları, neden biri açısından CESARET iken diğeri açısından CÜRET oluyor?

      Konumlanma farklılıkları demiştim önceden, işte bunlardan biri elbette mekana ilişkin, yazar Türkiye de bizler Batı dayız.

      Nitekim; Ahmet bey, mültecilik gibi henüz yeni olan, günümüzde karşılaştığımız bir yaşam biçiminde, bizim bile ancak yaşayarak öğrendiğimiz, alıştığımaya çalıştığımız bu yaşamda, yazar mutlu olmanın yollarını, hiç görmeden, bilmeden başka topraklardan anlatabiliyordu, bu benim bakışımla büyük CESARET gerektiriyordu. Güçlü bir muhakeme ve donanımın ve yansıması özgüven olmalıydı ki yazarın, yanlışlanamayan DOĞRUsu olmalıydı ki, bilmediği bu yaşam tarzına yönelik böyle tavsiyelerde bulunabilsin. Buydu Cesaretten kastım.

      Peki ya benim cüretim? Ben de uygun tonda Türkiye de kalan arkadaşlarımıza, hapisten çıkanlara, orada nasıl mutlu olmaları gerektiğini, yazarın yazısına paralel şekilde, özünde entegrasyon ve varolan durumu kabullenme ve yeni yollar bulma merkezli yazsam ne olurdu?

      Tecrübe etmedim ama yoğun bir sitem, gönül koyma hissederdim.

      Peki bende Türkiyede kalanlara, içinde, ancak nasıl mutlu olabileceklerine yönelik bir yazı yazsam?

      Kendimi, Hadislerde yer verilen, Cehennemden en son çıkan ve Cennete enson giren adammış gibi hissederdim.

      Hadislerde bahsi geçen cehennemden en son çıkan adamın, zihnimde canlandırdığım hayali konuşmasıyla, Cehennemden çıkamayan geride kalanlara dönüp, artık cehennemin kapıları benle birlikte birdaha açılmamak üzere kapatılıyor, bu gerçeği görün ve ona göre oraya sonsuz yaşamınızı kurgulayın diyen adam gibi hissederdim kendimi.

      Bu nedenle böyle bir yazıya CÜRET edemezdim.

      Aramızdaki konumlanma farklarından biri sanırım bu aramızda sevgili Ahmet Karabay, psikolojik tutumlarımız birbirimize. Cephe ise orası, burası cephe gerisi hat gibi geliyor her nedense. Bu nedenle, satırlarımızın orada kalanlara yönelik hep müşfikçe, savunmacı, alttan alıcı.

      Ama nedense, bir çeşit saldırı da hissettim aslında o tavsiyelerinizle. Çok özür dileyerek başlayım ve meramımı maruz görünüz diye devam edeyim, yazınızı irdelediğim bu satırlarımda hissettiğim savunma mekanizmamın çalışması beni şaşırtıyor. Etki tepki prensibi evrendeki temel kanunlardan. Kuantum fiziğinde, atom altı düzeyde varlıkların birbiriyle etkileşim içinde olduğu belirtilir, aralarında pozitif bilim açısından sebep sonuç ilişkisi olmadan üstelik. Özür dileyerek başlamam da o nedenle sevgili yazar, aceba, “sizin de haliniz pek iyi değil, bunu unutmayın” türü bir içsel kızgınlığın çok farklı bir tezahürü mü bu aceba diye düşündüm.

      Yok canım dedim elbette, zandan korkmak gerek, lakin bu bendeki duyguyu anlayamadım. Anlayamadım, zira, ham-toy gibi bir durumu size atfetmem çirkin olur binlerce okuyanınız var, bu şıkkı baştan reddederim de, lakin klişeleşmiş tavsiyelerinizin on yıllarca uygulanmasında burada, bırakın bizleri, göçmenlerin başarısızlıklarını görmediniz mi, duymadınız mı, okumadınız mı?

      Mesela, bir meseleyi şöyle güzelce konuşup sohbet edebileceğiniz bir yabancı dil dediniz, o an tebessüm ettim. Bu satırı evet, buralarda uzun süre yaşamayan biri yazar dedim.

      Almancanın ve diğer batı dillerinin zorluğu ortada da, sevgili yazar, gençliğinde Amerika da bir anımı paylaşayım da hem zihinlerimiz biraz dinlensin.

      New York taydım gençliğimin ilk yılları, tayin ile gelmiş bir “Abimiz” vardı, samimiyetine elbet diyeceğim hiç birşey olamaz, ama bir çay ortamında, birazda “abi” konumunun verdiği coşkunlukla konuşuyor ve muhtevası , burada Amerikalılar ile oturup çay sohbetleri yapabilmeliyiz, onlara Risalelerden okuyabilmeliyiz türünden ufuklar çiziyordu bize. Yıllar yıllar sürecek ve hatta çoğu itibariyle bunun imkansızlığını bilen birisi olarak taa ozaman tebessüm etmiştim ben. O sevdiğim büyüğümüz, çok geçmedi, altı ay sonra o kabilden cümlelerin adını bile anmadı.

      Allah insanı ahseni takvim yarattı, çok özel bir varlığız sevgili yazar, lakin bir İngilizce de dahi eğer küçükken öğrenmemişsen, öğrenmen, onu aktif kullanman o kadar zor ki. Almancayı siz düşünün artık. İngilizcenin çok daha fazlası zorlukta olduğunu çok iyi İngilizce bilen biri olarakv yaklaşık iki yıldır Almanca kursuna giden ben söyleyebilirim. Bir başkasına inan gerek yok.

      “PİS BİR GERÇEK, GÜZELİM TEORİYİ MAHVETTİ”

      Çok severim bu sözü. Almanya da, telegram grupları vardır sevgili yazar, buradakiler gerçekten de tavsiyelerinize yönelik olarak, sıkı Almanca öğrenmeye çalışıyorlar. Gayretlerine bakınca, Ahmet Bey, tavsiye etmeyiniz, sizin tavsiyelerinize herkes inanın uyuyor diyebilirim adeta. Kendim zaten tam not alırım. O önerilerinizin hepsinden tam not alırım, diploma bile talep edebilirim sizden.

      Peki durum nedir şu an?

      Az önce de bir dostumuz yazdı yorum olarak yukarda, ne yazmış okudunuz mu, tren makinistliğine giden çok sayıda insan var dedi. Yaşlı bakıcılığı, şoförlük, uzun yol şoförlüğü, fortlift kullanıcılığı.

      Hafife almak değil, lakin, teorinin yanlışlığının sonuçları bunlar.

      Klişe demiştim sizin tavsiyeliriniz, burada ilk gelince burada yerleşik kişiler üstelik onlar yıllardır burada olmasına rağmen aynı tavsiyeleri yaptılar.

      Oysa ne dedim, bizim gibi olanlara yönelik gerçeklik ve onun izdüşümü tavsiyeler başka olmalı, yol haritası ona göre çizilmeli.

      Mesela, ben şu an ne diyorum buraya yeni gelenlere?

      Almanca öğrenmek gerçekten çok zor, belgeyi muhakkak alacaklar belirli meslekler dışında meslek seçimlerinde tıkanma olucak kendi alanlarıyla ilgili, öğrenebilirse birikim, çevre, network kurma ve onların üzerinden dil süreçlerinin hemen ardından yarı-ticari hayata girme.

      Sizin aklınıza bu tam gelmeyebilir, maddeleştiremezsinizde bunları size birşey diyemem, ama ben buradaki yerleşiklerin dahi olayı yanlış tahlil ettiklerini analiz ediyorum. Bu üç-beş yıllık süreci dil öğrenmenin yanında pratikte, para kazandırabilecek alanlara yönelik bir fırsat olarak görünüz denilse, şu an fark ettiğimiz bu durumu daha önce yaşamaya başlardık.

      Şu an, kendi teorisini kendi pratiğiyle oluşturan bir mülteci topluluğu var kısaca Ahmet Karabay. Ama üzülerek söylemeliyim ki, maddeleştirdiğiniz o 3 ayağının yerine başka şeyler koymalıydınız. Ve bunun özüne, bu dil öğrenme sürecinde gözünüzü açık tutup, döner, kasap, boya, laminant, parke vs deyip bir şekilde yarı-ticari faaaliyet alanlarını tanıma imkanı bulun şeklide bir madde eklemeliydiniz.

      Mülteciler için bozuk psikoloji, adaptasyon kavramları konfor alanına aittir, çok gerçekçi bakar mülteci hayata burada, lakin tanımamak en büyük sorunudur, dilden daha öte sorunu yaşamı, ekonomik hayatın akışını çözememedir sorunu.

      Eğer mesleğini yapma hedefi ve imkanı yoksa birinin, burada hayata en iyi entegre edecek şey, ekonomik olarak onu daha iyi bir noktaya taşıyacak faaliyetleri bulabilmektir. Sabit ücretli bir işe yönlenldirmen, yıllarca istihdamla sonuçlanacak bir ilişki türünü seçmesinin hatalı olduğunu ben şu an buradan maddelerinize ekleyim.

      Ahmet KARABAY bey, gelelim ESASLI HATANIZA..

      Türkiyeyi unutmak, yavaş yavaş onun gündeminden uzaklaşıp buraya yoğunlaşmak konsantre olmak.. şeklinde özetleyeceğim önermenize..

      Yaş önemli, ama gelenlerin yaş ortalamasının yüksekliği göz önüne alınınca açıklamalarımı ona göre yapmalıyım.

      Kaybedilen sosyo-kültürel, sosyo-ekonomik düzeye buradaki kişilerin gelmesi nereden baksanız en az on yılını alır. İnsanlara dönmeyin, dönemezsiniz bura bitti şeklinde bir yaklaşımı salık vermek, onun elinden umudunu almaktır. Ben şunu gördüm ki, en sağlıklı ve dinamik insanlar etrafımda, Türkiyeye dönebileceğini düşünen insanlar. O tarz insanlar dili de çok iyi öğreniyorlar, gayrette ediyorlar. Yani, böyle bir düşünceye sahip olmak, ilerleme açısından zararlı değil hatta faydalı. Molalarda, Türkiye ile ilgili haberleri okumak, gidişatı takip etmek, farklı bir şekilde burada motivasyonumu artırıyor. Etrafımda böye olanların artırdığını görüyorum.

      İlginçtir, twitter girmiyorum, haber okumuyorum, a siz orayla mı ilgileniyorsunuz diyen kişilerin de çok başaralı olmadıklarını görüyorum, en azından mevcut durumda Almanca öğreniminde.

      Döneceğini düşünmek, dönebileceğini düşünmek, burada yaşayacağınız bazı sıkışıklıklarda bir çeşit kurtarıcıdır.

      Bir arkadaşım, eşime uzak bir gelecek değil, yakında inşallah, düzelecek, anneni de ziyarete gideceğiz, tatilimizi de yapacağız, dediğimde eşimin gözlerinin içi gülüyor, öyleyse burada şuraları da gezelim, buralara da gidelim diyor demişti. Kadıncağızın enerjisinin geldiğini, evden çıkmak istemeyen eşinin kedini toparladığını söylemişti.

      Ülke de izlediğimiz, takip ettiğimiz gündemler ağır olabilir, ancak bunlar moral bozmuyor. Tam tersi, gittikçe kötüleşen durumun aslında düzelmenin işaretleri olduğunu fark ediyoruz. Hadiselerin sıkışması, tarihin gerçekleşmesi, düğüm noktasında olması aşamasını kaçırmak istemiyruz da diğer taraftan.

      Burayı unutun.. demek, benim açımdan ESASLI HATA dır o nedenle.

      Türkiyenin unutulmaması, sık sık takip edilmesi, düzeleceğine yönelik umudun sıcak tutulması, özellikle mülteci için önem arz ediyor. Yavaş yavaş işliyor batı sisteminde yaşam ve onda yolunuzu bulmanız yıllarınızı alıyor, bir çeşit iş arası film izleme gibi Türkiyeye dair takip burada.

      Umut buradaki kimseye birşey kaybettirmiyor, Türkiyeye dönme fikri, ülkeye zihnen sıkı bağlılık tam tersi başarıyı kamçılıyor burada.

      Şarap için söylenen birşey var, bardakta durduğu gibi durmaz diye, Anayasalar içinde benzerdir denir, dünyanın en güzel anayasaları Komunist ülke anayasalarıdır. Eğer yaşanmışlıkları olmasa teorisinin güzelliğine kapılmamanız mümkün değil.

      İşte sevgili Ahmet bey,

      3 yıldır Avrupada yaşayan biri olarak, tam da bu noktadan yurtdışında yaşayanlara dayatılan, entegrasyon üzerinden yapılan klişeleşmiş MUTLULUĞUN ŞİFRESİ vurgularından, basmakalıp ifadeler üzerinden itirazım var. En öncelenen klişeler, unutturulmak istenen, ülkeye dönme fikri, umutlu olma fikri, faydalı değil zararlı..

  2. Merhaba
    Ahmet Karabay beyin yazısını bende okudum. Yazı gayet güzel konulara değinmişti. Bende yurtdışına çıkmış biri olarak çok istifade ettim. Sizin yazdığınız yazının Ahmet beyin yazısına nasıl bir cevap olduğu konusu doğrusu alakasız geldi bana. Bu yazıda siz kendinizi anlatmışsınız. Cevap yazıyorum diye ” bak ben neler yapıyorum” yazısı olmuş. Yazıyı tekrar okumanızı tavsiye ediyorum.

    • Adam asalak falan degilim, elimden geleni yapiyorum, uzaktan davulun sesi hos gelebilir demek istiyor, bunu bile art niyetle yorumlayabiliyorsunuz. Yazida hicret edenleri motive edebilecek cok sey var. Simdi alaka kurabildiniz mi bari?

  3. Insanlarin birbirlerini anlayabilmeleri için muhataplarin ifadeleri önem arzediyor. Ahmet beyin yazilari takip ediyorum. Iyi yaziyor.
    Yeni hayata tutunma konusun büyük oranda Yuksel beye katiliyorum.
    Ülkemizi takip etmek zorunda kaliyoruz. Çünkü bir tarafimizi orada birakip kaçtik.

  4. Calisamamanin önündeki en büyük problem dildir. Dil ögrenmek kolay bir sey olsaydi, Türkiyede parasi olan herkes kursa gider ve hayatini kurtarirdi. Dil ögrenememenin bircok anlasilabilir sebebi var:
    Yas: Ergenlik cagina girmeden dil ögrenen ögrendigi dili kolaylikla unutabilir. Yas ilerledikce durum daha da ümitsiz hale gelir. Ikinci bir yabanci dil bilenler, dil ögrenme zekasi güclü olanlar müstesna
    Kisilik: Icine kapanik, fazla konusmayan insanlar kolay kolay dil ögrenemezler. 40Indan sonra bir insani sosyal bir insan yapamazsiniz
    Kabiliyet: Dil bir kabiliyet meselesidir. Herkesten cok iyi hesap yapmayi, carpmayi, bölmeyi bekleyemeyecegimiz gibi, catir catir yabanci dil ögrenmesini de bekleyemeyiz.
    Gizli bozukluklar: Bircok insan disleksi oldugunu bilmez, dil ögrenemez, iyi konusur yazamaz, iyi yazar konusamaz ve hayati boyunca bunun farkina bile varmaz.
    Türkce: Türkler Arnavutlar gibi dizi izleyerek dil ögrenebilen bir millet degil ve bu manasiz da degil. Her seyiyle ama her seyiyle farkli bir dili konusuyoruz.
    Kültür farkliligi: Cogu Avrupaliyla bira icmedikten sonra samimiyet kesbedemezsiniz. Yaptiginiz her gramer hatayi sabirla düzeltecek, size cesaret verecek Alman bir meslektasi bulmayi birakin, komsu bile bulamayabilirsiniz.
    Egitim: Söz veriyorum bu yorumuma Karabay atlayacak: Biz Osmanli torunlariyiz öyle gavurun dilini ögrenmeye tenezzül etmeyiz, bu bizim genlerimize oturmus bi sey. Ne Türk egitim sistemi bizden ümitli ne de biz egitim sisteminden.
    Almanyanin dil takintisi: Yazar güzel bir sekilde anlatti. Almanlar sizin dilinize % 100güvenmedigi sürece isterseniz profesör olun.

      • Hocam, her zaman öyle oldu. 30 yıl önce Orta Asya’ya gidilirken de, 20 yıl önce Amerika’ya gidilirken de büyükler hep aynı şeyi söylediler. (Orada size ihtiyaç var hocam)
        Kısa veya uzun vadede TR’de ortam bir şekilde rahatlayacak ve özellikle daha önce belirli görevleri yapanlar veya kamuda çalışanlar için “ülkenin size ihtiyacı var” denecek. Çünkü bu kişiler yetişmiş insanlar, aynı insanın yenisini yetiştirmek bir yirmi yıl beklemek gerek.
        Lakin, o gün geldiğinde dönüp dönmemek zor bir karar, ailecek değerlendirilip karar alınması gerekir. Benim tahminim çoğu kimse en azından tazminatlarını, sosyal ve emeklilik haklarını almak için dönecek, fakat TR’de kalıcı olmayacaklar. Çünkü aileleri veya işleri yurtdışında onları bekliyor olacak…

  5. Cemaat geçmişi olanların akademik alt yapıları güçlü değildir çünkü üniversite dönemlerini çeşitli aktivitelerle geçirmişlerdir. Yazdıkları tezler varsa sağlam olduğunu düşünmüyorum çünkü tezlerine odaklanamaz ,onlarca hizmetle uğraşırlar. Bu yüzden sosyal statü (profosyenel meslekler) elde etmeleri çok zordur. Bu da doğal bir durumdur. Batı ülkelerinde sosyal statü elde edebilmiş Türkler çoğunlukla ikinci nesildir ya da yüksek lisansını yurtdışında tamamlayanlardır.

    Yüksel Bey’in yaptığı gibi çeşitli etkinliklere katılma bence cemaat insanlarının yapabileceği ve alışık olduğu bir durumdur. Kendinizi iyi hissetmenizi sağlar ama şu bir gerçektir ki mülteciler vergi verenlere net bir yüktür. Sizin fotagraflarınız ve ya sel yardımlarınız devletin size verdiği yardım parası ve eğitiminiz için harcadığı para yanında bir hiçtir.

    Ben bu sürecin unutulmakla çözüleceğine inanıyorum. FETÖ ifadesi ne zaman gündem olmazsa bu sürecin gerçek mağdurları bu dünyada kurtulur. Bu da zamanla olur. 1.Gülen ölmeli 2- Erdoğan iktidarını kaybetmeli 3-Fetö ifadesi af edersin ermeni ifadesine denk gelmeli.
    Yurtdışına gidenlerin yaptıkları aktiviteler – protestolar,yabancı siyasilerle buluşmalar- malesef yarayı kaşımaya benzer. Türk milletinin ve devletinin onca baskıya rağmen ermeni soykırımı iddaalarını tanımaması gibi Türk milletinin ve devletinin FETÖ denilen yüzde bir oy alamayacak bir gruptan özür dilemesini beklemek aptalcadır. Nitekim Said Nursi’ye bile iade-i itibar yapılmamıştır. Sokaktaki sıradan vatandaş için Said Nursi Seyh Sait isyanını yapan kişidir. Tarihi güçlüler yazar ve gerçeklerin çok önemi yoktur bu dünya için.

    • Eski sasaali dönemlerde Hizmet kendi sofrasina oturmakla övünürdü. Her seye amatörce elini atar, baska gruplarin, insanlarin tecrübelerini hice sayar, bu diyalog canlisi yapi kimseyle ortaklasa is yürütmezdi. Bu yüzden Hizmet icinde bir sektör olusmustur bile diyebiliriz.

      Artik böyle bi durum yok. Insanlar disarida baskalariyla birlikte faaliyetlerde bulunmak zorundalar. Bu nihayet baska gruplarin, insanlarin onyillara varan tecrübelerinden faydalanmak demek, dogru cözümlere odaklanmak demek ve elbette dili pratik olarak ögrenmek demek.

      Dili iyi ögrenen insanimiz sosyal faaliyetler alaninda kendilerini gösterebilir ve gecimlerini de pekala bu alanda kazanabilirler. Hatta devlete „yük“ olmazlar. Diger türlü 2-3 sene oturum alacaksin, teorik Almanca ögreneceksin, en az 2 sene mesleki formasyon yapacaksin ve dil yetmedigi icin bekleme moduna gireceksin. Yük varsa asil yük burda.

      Almanyada Der Paritätische, Caritas gibi kurumlarda pismek, oralarda farkli insanlarla sosyal konularda tartismak, birlikte cözümler aramak, projelere katilmak, dili iyi ögrenmek icin de bulunmaz firsatlar sunar. Isteyen bu kurumlarda kalarak gecimini de saglar, isteyen devlettten proje destegi alip kendine göre bir yol cizer, ama „biz kimsenin sofrasina oturmayiz“ gibi aptalca düsünceyle hareket etmez.

      Yük olmak da oldukca göreceli bir kavram. Tahminime göre mülteci kabul eden ülkelerin ilk nesilden bi beklentisi zaten yok, önemli olan onlarin cocuklarini demografik yapiya ve ekonomiye kazandirmak. Bu kadar minnet duygusu icinde olmayi da yanlis buluyorum sahsen. Örnegin Almanya Türkiyeyi dinliyor ve darbe tesebbüsünün gercek yüzünü aciga cikaracak bilgilere sahip diye düsünüyorum. Hesabini-kitabini yapti, maddi yükü göze aldi ve tavrini Erdogandan yana aldi.

  6. Gidenleri tebrik ve takdir ediyorum. Benim gibi kalan arkadaşlara da “Allah kurtarsın” diyebilirim. Bir biriz, kardeşiz. Güzel haberlerinizle ümit yelkenlerimiz doluyor. Allah çok büyük. Bizi zayi etmez, bu çöllerde mahvetmez. Böyle inanıp sabretmeye çalışalım.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin