Yönetimde kamu yararına bağlılık

YORUM | Dr. YÜKSEL ÇAYIROĞLU

Aristo, bütün yönetim şekillerini iki soruya göre tasnif eder: Birincisi “Kim yönetir?”, diğeri de “Yönetimden kimler istifade eder?” Öncelikle kim tarafından yönetildiğine bakmadan herkesin iyiliğini sağlamaya yönelik olan yönetim biçimlerini ele alır. Buna göre yönetimin tek kişinin elinde olan devletlere monarşi (krallık), belirli bir grubun elinde olanlara aristokrasi, yurttaşların hepsinin söz sahibi olduğu yönetime de hükümet/siyasal yönetim ismini verir. Yöneten ister tek kişi, ister belirli bir zümre, isterse halk olsun, bunların hepsinin amacı, ortak yararın sağlanmasıdır. Dolayısıyla Aristo’ya göre bunların hepsi doğru olan yönetim biçimleridir.

Şayet bir yönetim herkesin yararlandığı bir mekanizma olmaktan çıkarak, tek bir kişinin, bir zümrenin veya bir kitlenin çıkarlarını gözetmeye başlamışsa doğruluktan sapmış olur. Aristo bu sapmalara şu isimleri vermiştir: Tiranlık, oligarşi ve demokrasi. Eğer bir kral halkın menfaatleriyle ilgilenmeyi terk edip elinde tuttuğu güç ve imkânları kendi çıkarları için kullanmaya başlamışsa, onun yönetimi monarşiden tiranlığa dönüşür. Aynı şekilde yolundan sapan ve bozulan bir aristokrasi oligarşiye, siyasal yönetim de demokrasiye dönüşür. (Aristoteles, Politika, s. 80-81) Aristo’nun burada demokrasiyi günümüzde genel kabul gören tanımından farklı anlamda kullandığına işaret etmekte fayda var.

Görüldüğü üzere Aristo’ya göre devletin adalet ve doğruluk üzere olması, onun kim/kimler tarafından yönetildiğinden daha ziyade, bu yönetimden kimin istifade ettiğine bağlıdır. Dolayısıyla bir kral tarafından yönetilen devlet müstakim olabileceği gibi, halk tarafından yönetilen bir devlet de doğru yoldan sapabilir. Önemli olan devletin imkân ve kaynaklarının bütün vatandaşlar arasında adil dağıtılıp dağıtılmadığı; halkın fayda ve maslahatlarının gözetilip gözetilmediğidir. Monarşiyle yönetilen bir ülkede adil ve hakkaniyetli bir hükümdar başa geçtiği takdirde bu şartlar sağlanabileceği gibi; aristokrasi veya demokrasinin hâkim olduğu bir ülkede de iktidarı elinde bulunduran sınıf veya zümrelerin kendi çıkarları istikametinde halkı sömürmeleri pekala mümkündür.

Zorba Yönetimler

Esasında modern siyaset anlayışında demokrasinin, monarşi ve oligarşiye tercih edilmesinin temelinde de, halkın hak ve özgürlüklerinin daha iyi korunması, herkesin eşit şekilde devlet imkanlarından istifade edebilmesi düşüncesi yatar. Zira modern telakkiye göre iktidar ne kadar geniş bir tabana yayılırsa, bozulma ve yozlaşmanın da o ölçüde önüne geçilecektir. Bir zümreye nispetle tek bir şahsın güç zehirlenmesi yaşama ihtimali daha yüksek olduğu gibi, tüm vatandaşlara nispeten belirli bir zümrenin aynı akıbete maruz kalması da yine daha yüksek ihtimallidir. İşte demokrasileri önemli kılan nokta da, iktidarı olabildiğince toplum tabanına yayarak bir taraftan devlet imkânları üzerinde tekel kurulmasının önüne geçmek, diğer yandan da kamu menfaatinin en yüksek düzeyde sağlanmasıdır.

Bir siyasal rejimi “otoriter ve totaliter”; devleti “ceberut ve mutlakiyetçi”; devlet başkanını da “despot ve zorba” yapan en temel faktör de “halka rağmen halk için” veya “halka rağmen yöneticiler için” anlayışıdır. Bu tür yönetimlerin hâkim olduğu devletlerde halkın istek ve taleplerinin, hak ve hukukunun, fayda ve maslahatlarının çok bir önemi yoktur. Önemli olan bütün yetkileri elinde toplayan ve devletin kaderine hâkim olan zorba idarecilerin veya oligarşik azınlıkların çıkarlarıdır. Yasama faaliyeti, yargılamalar, atamalar hep buna göre yapılır. Yeni kaynaklar buna göre oluşturulur ve mevcut kaynaklar da buna göre dağıtılır. Yöneticiler sahip oldukları güç ve yetkileri; makamlarını sağlamlaştırmak, korumak ve sömürmek için kullanırlar.

Yöneticiler, ahlak, adalet ve demokrasiden uzaklaştıkları ölçüde zorbalaşır; zorbalaştıkları ölçüde de halka zulmetmeye başlar. Bu tür yönetimlerde halkın hak ve menfaatlerini korumakla görevli olan yöneticilerin bizzat kendileri tehdit oluşturmaya başlar. Baştaki zorba ve despotların güçlerine güç, servetlerine servet, ihtişamlarına ihtişam katabilmelerinin en önemli yolu, halkın, emeğini, alın terini, malını sömürmektir. Bu yüzden de onlardan topladıkları vergilerle, gasp ettikleri mallarla veya ellerinde tuttukları kamusal servetlerle kendilerine zulüm imparatorluğu kurarlar.

Baskıyla, tehditle ve zorla halkı kendilerine itaat ettirir ve böylece her türlü itiraz ve muhalefetin önüne geçerler. Muhtemel tehditleri ortadan kaldırma adına güç ve şiddet uygulamaktan kaçınmazlar. Zira güç ve servetin kölesi olan yöneticiler, halkı da zorla veya gönüllü olarak kendilerine köle yapmaya çalışırlar. Onları sürekli kendilerine muhtaç durumda bırakmak isterler. Ne ilmî ve fikri olarak ne de servet ve siyasi nüfuz itibarıyla asla güçlenmelerine müsaade etmezler. Zira “Firavun halkını hakir, zayıf ve cahil bir vaziyete getirdi. Onlar da ona itaat ettiler.” (Zuhruf sûresi, 43/54) ayetinin de ifade ettiği üzere bu tür insanların amiyane itaat etmesi çok daha kolaydır.

“Raiyye Üzerine Tasarruf, Maslahata Menuttur

Yaratılış itibarıyla birbirleriyle eşit olan insanların bir kısmının daha başkaları üzerinde yönetici olması, eşitliğe aykırı olduğu gerekçesiyle öteden beri tartışılagelen bir husustur. Hakikaten birilerine hükmetme, başkaları üzerinde karar verme, onların istikbalini etkileyecek politikalar belirleme yetkisini veren kimdir? İnsanlar nasıl oluyor da içlerinden çıkan bir kısım şahısların kendileri üzerinde yönetici olmasını meşrulaştırabiliyor? Otoriteye itaat etmek suretiyle özgürlüklerinin kısıtlanmasına, bir kısım mahrumiyetler yaşamaya niçin rıza gösteriyorlar? Nasıl oluyor da egemenlik hakkını belirli şahıs veya zümrelerin eline veriyor; onların müeyyide uygulamasına, güç kullanmasını müsaade ediyorlar?

Bütün bu soruların tek bir cevabı var: Bütün bunlardan fayda umdukları için. Daha açık bir ifadeyle insanlar, belirli bir siyasî örgütlenme içerisinde, belirli şahısların yönetimi altında haklarının, güvenliklerinin ve özgürlüklerinin daha iyi korunacağını ümit ettikleri için bir kısım mahrumiyetlere katlanma pahasına bazı şahısların yönetime geçmesine rıza gösteriyorlar. Ülke kaynaklarından herkesi eşit şekilde istifade ettirmesi, insanlar arasında çıkan ihtilafları adaletle çözmesi, can ve mal güvenliğini sağlaması, düzen ve istikrarı temin etmesi, herkesin dinini rahatça yaşayabileceği özgür bir ortam hazırlaması adına birileri tarafından yönetilmeyi makul buluyorlar.

O halde devletin temel varlık gayesi, ortak iyiliğin ve kamu yararının sağlanmasıdır. Devletin yürütme, yasama ve yargı güçlerinden beklenen de bu hedefi gerçekleştirme istikametinde faaliyet göstermektir. İslâm uleması da konuyla ilgili naslardan hareketle bu hakikati, “Raiyye üzerine tasarruf, maslahata menuttur.” şeklindeki fıkıh kaidesiyle özetlemişlerdir. Günümüz Türkçesiyle ifade edecek olursak, büyük küçük bütün idareci ve yöneticilerin, halkla ilgili her türlü iş ve icraatlarının, kamu yararını gerçekleştirmeye yönelik olması gerekir.

El-Eşbah ve’n-Nezâir veya el-Fürûk literatürü olarak da bilinen fıkıh kaidelerinin açıklandığı neredeyse bütün eserlerde bu kaideye yer verilmiştir. Aralarında bir kısım lafız farklılıkları olsa da hepsinin ifade ettiği mana ortaktır. Mesela Şafiî hukukçusu Sübkî, “Başkası hakkında tasarrufta bulunan kimsenin, maslahata uygun hareket etmesi gerekir.” (Sübkî, el-Eşbâh ve’n-nezâir, 1/310) şeklinde genel bir kaide zikrederken, Malikî hukukçusu Karafi ise biraz daha detaylı açıklamada bulunmuştur: “Devlet başkanlığı görevine gelen veya onun altındaki idarî makamlardan birini üstlenen yöneticilerin, halk üzerindeki tasarruflarının helâlliği, onların her türlü iş ve icraatlarının bir maslahatı elde etmeye veya bir zararı defetmeye yönelik olmasına bağlıdır.” (Karafî, el-Fürûk, 4/39)

Konuyla ilgili İzz b. Abdisselam’ın açıklamaları ise şu şekildedir: “Yöneticilerin ve naiplerinin, yönettikleri kimseler için en uygun ve en elverişli tasarruflarda bulunması; yani her türlü fesat ve zararı onlardan uzaklaştırması, her türlü fayda ve iyiliği de elde etmeleri gerekir. Onlar, şiddetli bir zorluğa yol açması durumu istisna edilecek olursa, daha yararlı ve daha iyinin elde edilmesi mümkün olduğu sürece bundan düşüğü ile yetinemezler. Halkla ilgili tasarruflarında, kendi haklarında tasarrufta bulunuyor gibi rahat ve özgür hareket edemezler.” (İzz b. Abdisselam, Kavâidu’l-ahkâm, 2/89)

Ayet ve Hadislerde Kamu Menfaati Vurgusu

Bütün kaidelerde olduğu gibi söz konusu fıkıh kaidesi de tümevarım yoluyla naslardan çıkarılmıştır. Fakihler, ilk olarak yetimle ilgili ayetlerle istidlalde bulunmuşlardır. Mesela bir âyette, “Rüşdüne erinceye kadar, yetimin malına en güzel şeklin dışında bir sûrette yaklaşmayın!” (el-En’âm, 6/152; el-İsrâ, 17/34) buyrulurken, başka bir ayette ise, “Sana yetimler hakkında da soru sorarlar. De ki: Onların gerek kendilerini, gerek mallarını iyileştirip geliştirmek, elbette hayırlı bir iştir.” (el-Bakara, 2/220) Bu ayet-i kerimeler, yetimler üzerinde velayet hakkı olan kimselere, onların şahıs ve mallarıyla ilgili tasarruflarında hayır ve iyilikten ayrılmamayı emretmektedir. Böyle cüzî ve şahsî bir meselede dahi fayda ve iyiliğin gözetilmesi gerekli olunca, halk üzerinde umumî velayet yetkisi olan yöneticilerin, kamusal meselelerde maslahatı gözetmeleri evleviyetle gerekli olacaktır.

Söz konusu ayetlerin yanı sıra pek çok hadis-i şerifte Allah Resûlü (s.a.s), yöneticilere halk lehine tasarruflarda bulunmalarını, halkın umumi fayda ve maslahatlarını gözetmelerini emretmiştir. Mesela Efendimiz (s.a.s) bir hadislerinde halkın ihtiyaç ve isteklerini karşılayan, onların darlık ve sıkıntılarını gideren yöneticileri, kıyamet gününde Allah tarafından aynıyla mukabeleye uğramakla müjdelemiştir. (Tirmizi, Ahkâm 6; Ebû Dâvud, Harac 13) Buna mukabil halkını aldatmış olarak ölen, hayır ve iyilikle onları muhafaza etmeyen (Buhari, Ahkâm 8, Müslim, İman 227) veya kendini ve ailesini koruyup gözettiği gibi halkını da koruyup gözetmeyen yöneticileri ise Cennetten mahrum kalmakla korkutmuştur. (Taberânî, el-Mu’cemu’l-sagîr, 2/137)

Bu konuda meşhur olan şu hadis-i şerif ise yöneticilerin asıl vazifesinin, yönetimleri altındaki insanların hak ve hukuklarını korumak, fayda ve maslahatlarını temin etmek olduğunu vurgulu ve veciz bir üslupla ifade etmiştir: “Hepiniz tıpkı bir çoban gibisiniz ve hepiniz sorumluluğunuz altındakilerden mesulsünüz. Yönetici de tıpkı bir çoban gibi idaresi altındakilerden sorumludur.” (Buharî, Ahkâm, 1; Müslim, İmaret 20)

Allah Resûlü’nün konu etrafındaki ikaz ve uyarılarına muttali olan Raşit Halifeler, hilafetleri boyunca bütün himmet ve gayretlerini yönetimleri altındaki halkın rahat ve huzurlu bir hayat yaşamasına hasretmişlerdir. Onlar sahip oldukları güç ve iktidarı hiçbir zaman şahsî çıkarları adına suiistimal etmemiş, bilakis kamu yararına değerlendirmişlerdir. Fakirlerin ihtiyaçlarını gidermiş, zayıfın hakkını güçlüden almış, devlet gelirlerini adil bir şekilde dağıtmışlardır. Yani toplumda adalet ve istikrarın, huzur ve refahın hâkim olması istikametinde bir ömür geçirmişlerdir.

Onlar bir taraftan vazife ve sorumluluklarını en güzel şekilde yerine getirmeye çalışırken, diğer yandan da saltanattan uzak kalmaya dikkat etmişlerdir. Nitekim Hz. Ömer bir seferinde, “Allah’a yemin olsun ki halife miyim, yoksa sultan mı bilmiyorum!” dediğinde yanında bulunanlardan birisi şu cevabı vermiştir: “Halife ancak hakkı olanı alır ve ancak adaleti gözetir. Allah’a hamdolsun ki sen de böylesin. Sultan ise alıp verdikleriyle insanlara zulüm ve haksızlık yapar.” Başka bir rivayette ona cevap veren Sasanilerin yönetim şeklini ve saltanatını yakından tanıyan Selman-ı Farisi’dir. O şöyle der: “Şayet sen, Müslümanların arazisinden bir dirhem az veya çok vergi alır ve bunu da hakkı olmayan yere harcarsan işte o zaman halife değilsin.” Bunu duyan Hz. Ömer ağlamıştır. (İbn Sad, Tabakat, 3/306)

Netice itibarıyla diyebiliriz ki gerek modern kamu hukukunun ve siyaset felsefesinin gerekse İslam’ın öngördüğü bir yönetim anlayışında halkın fayda ve maslahatlarının gözetilmesi esastır. Devletin en önemli görevi de budur. Devlet başkanı ve yöneticiler sahip oldukları güç ve imkanları bu istikamette kullanmalıdırlar. Onlar kendilerinin, ailelerinin veya belirli zümre ve sınıfların çıkarlarını değil, halkın ortak çıkarlarını korumalıdırlar. Devlet başkanının kamusal alandaki iş ve icraatlarının hukuka uygunluğu ve meşruiyeti de buna bağlıdır. Halk, kendi menfaatine uygun olduğuna inandığı için yöneticilere, daha doğrusu siyasî otoriteye itaat eder/etmelidir. Kamu yararı, devlet başkanının tasarruf alanının sınırlarını belirler. Bu sınırların dışına çıkan devlet başkanı yetki gaspında bulunmuş olacağı için hukukî meşruiyetini de itaat hakkını da kaybeder.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin