İLHAN YILDIRIM | YORUM
Ayrılmak zorunda kalanlara…
Bir zamanlar okuldan sonra yan mahallede top oynar, ancak gün batımından sonra eve koşar, azar işitir; yine de akşam yemeğinde ailemizle aynı sofraya oturup, içten hikayeler paylaşırdık. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde yaşıyorduk. Sokağımızda komşuya ait bir kaniş köpeğinin havlaması, yukarı mahallede çitlembik ağacıyla paylaştığım sırlar, okula birlikte uzun yollar yürüdüğüm mahalle arkadaşlarının kahkahaları, akşamları yükselen ve sokağımızı dolduran baca dumanı…
İşte bu sokaktaki 4 katlı binanın çatısından Florya sahilini görebilirdik. Çocukluğumdan beri, gökyüzünün saf güzelliğini, sürekli değişen bulutları ve yıldızları izlemeyi her zaman sevmişimdir. Ancak dikkati ve hayranlığı hak eden sadece gökyüzü ve yıldızlar mıdır?
Çocukken, bana uzak çöllerdeki yolculukları, yolunu bulmaya yarayan kutup yıldızını ve insan ruhunun sınırsız genişliğini anlatacak büyüğüm olmadı. Çocukluk, insanın özgürlüğü aradığı içsel bir yolculuktur. Çocukluk kristali çatladıktan sonra tüm gençliğimi dar, karanlık bir kibrit kutusunun içinde yaşayarak geçirdim diyebilirim; ta ki 4-5 kişilik küçük bir sohbet halkasına rastlayana kadar.
Bir şeyi anlamak için bazen geri adım atmamız, kendimizi uzaklaştırmamız, onu gözden kaybetmemiz, önemini ve anlamını hissetmek için ona tekrar bakmamız gerekir. Çok yakın bir mesafede, sadece karmaşık ayrıntıları görürüz ve önemsiz bilgilerle boğuluruz. Bugün tam olarak böyledir denebilir. Çocukken hiçbir şeyimiz olmamasının değerli anıları bize yol göstermeye devam eder.
Bazen ilk karşılaşmanın dokunaklı anısı, insanın tüm varoluşuna etki edebilir. İçimdeki yolcuyu saygıyla karşılayan bu arkadaşlarla haftada bir gün bir araya gelir Bediüzzaman’ın ve Fethullah Gülen’in eserlerini okurduk.
Onlardan birisi Sait’ti. On yıl önce Amerika’ya yerleşmiş ama kalbini Türkiye’de bırakmıştı. Türkiye’deki arkadaşların mağduriyetlerini gidermek için her gün iki saat daha fazla çalışıyor ve onların hikayelerini uzak bir hikâye olarak dinlemiyordu. O da sürgünde yaşayan ve Türkiye’deki arkadaşlar için daha fazlasını yapamamanın verdiği büyük bir çaresizlik duygusu hissederdi.
Halit vardı. Hayatın sert gerçeklerine karşı nazik bir şefkatle karşılık verirdi. Halit’in kalbinde, çok narin ve şiirsel bir tohum vardı. Onunla yolları kesişen insanların dünyasında dokunduğu fertlerin çiçek açtığına şüphe yok.
Bir insanı ait olduğu grup veya topluluk üzerinden değil, insan olduğu için ele alan ve asıl gayenin insana hizmet etmek olduğunu savunan Akif vardı. Türkiye’de arkadaşlarımıza karşı zulmün ve baskının ağırlaştığı zamanlarda bile dost elini uzatan ve her türlü riski göze alan İbrahim amcalar, Ayşe teyzeler vardı. Sıcak paranın tuzak olduğu ve paranın insan ilişkilerini belirlediği ülkelerde kardeşliğin pekişmesi adına bir araya gelip Uber kazanacağına dostluk kazansın diye kardeşliği paranın önüne koyan Musalar ve Musablar vardı.
Zira insanlar arasındaki mesuliyet duygusunun ve arkadaşlar arasındaki sevginin insanlığın hayatta kalmasını sağlayan bağlar olduğunu vurgulayan bir Üstadımız ve Hocaefendimiz vardı.
İnsanın tanıdığı ve hayatını adadığı hakikat, zamanla onun özünü ortaya çıkarır. En önemli olanı da budur belki de. Hakikatle birleşir ve kendini o hakikatin potasında biçimlendirir. Doğal tutumu hizmet ve fedakârlık olur; bu da özgürlüğü ortadan kaldırmaz veya değerli olanı feda etmeye zorlamaz. Aksine bunların ilk kez elde edilmesini mümkün kılar. Küçük sohbet halkamızdaki ders yapan abimiz tam da böyle fedakâr bir insandı.

Onun telif ettiği eserler Bediüzzaman ve Fethullah Gülen’in düşünce mirasından beslenen birer dal; birer şerh ve izahlardır. Temkinli ve dengeli tavrı sohbetlerine de eserlerine de yansır. Gerçek değeri ancak tekrar okunduğunda anlaşılan kitaplar vardır. Onun kitapları benim için öyledir: Risale-i Nur ve Tasavvuf, Nur Denizinde Seyahat ve Nur Derslerine Giriş gibi…
“Yol önceden var olmaz, adımlarla şekillenir.”
Bu dostlarla birbirimizin ellerini tutarken bir hazine tutar gibi tutardık. Kucaklaşmadan çok önce kucaklaşmanın neşesi başlardı. Saint Exupéry’nin dostluğun ve kaybedilen dostların özünü en iyi şekilde ifade ettiği gibi: “Eski dostluklar kendiliğinden oluşmaz. Ortak anıların, birlikte atlatılan zorlukların, kavgaların, uzlaşmaların ve cömert duyguların hazinesine hiçbir şey yetişemez. Sabah bir meşe palamudu dikip, öğleden sonra meşenin gölgesinde oturmayı beklemek beyhudedir. Çünkü hayat böyledir. İlk yıllarda diktiğimiz ağaçlarla zenginleşiriz, ama sonra zaman emeğimizi boşa çıkarır ve ağaçlarımızı keser. Yoldaşlarımız birer birer gölgelerinden mahrum kalırlar ve yasımızın içinde her zaman yaşlanmanın gizli kederini hissederiz.”
Saint Exupéry ayrıca, kayıpları kabullenmeyi öğrenmemiz gerektiğini de söyler, çünkü anıları sonsuza dek bizimle kalır. Çocukken o çamurlu okul yolunu, çitlembik ağacında her gün saatlerce oturmalarımı, komşu köpeğin korkusundan yolumu değiştirdiğim günleri sık sık özlüyorum. Ve her şey uzak bir anı gibi geliyor.
Şu an Kanada’nın batı yakasında ikamet ettiğimiz üçüncü katın balkonundan Amerika’daki Olympic Sıradağlarını görüyorum. Çocukluğumdan beri bulutları ve dağları seyretmeyi her zaman sevmişimdir. Ancak dikkati ve hayranlığı hak eden sadece bulutlar ve dağlar mıdır?
Bizi geleneğin köklerine bağlayan Fethullah Gülen de unutulmamalı. Muhterem büyüğümüz, bize gerçeğin ne olduğunu, bilinmeyene duyulan susuzluğun ne olduğunu ve içimizdeki arzuları uyandıran o hafif esintinin ne olduğunu öğretti. 20 Ekim 2024’te kopmuş bir ipi olan uçurtma gibi gittikçe daha yükseğe süzüldü. Bir daha asla sevdiği topraklara ayak basamadı. Bu da bize onunla aynı dünyada yaşamanın değerli olduğunu hissettiriyor.
Göklere giden yol köklerden geçer…
Kapitalizmin bizi inandırmaya çalıştığı gibi dünya yüzeyinde sörf yapan köklerinden kopmuş varlıklar değiliz. İnsan olmak, kökleriyle irtibatlı olmaktır. Bir çiçeğin kendisini güçlendiren toprak olmadan yeşermeyeceğini, bahçesi olmadan gül olmayacağını bilmektir.
Büyüklerin duası ve rızası, kişinin hayatındaki en büyük manevi zırhtır. Büyüğüne saygısızlık eden cemiyetler, kökleri kesilmiş ağaç gibi kurur. Sürgünlere, kıyımlara, asimilasyona rağmen kendi kimliğimizi ayakta tutan şey büyüklere ve onların manevi değerlerine tutunmak olmuştur.
Onlar gerçekten takip edilmeye ve anlaşılmaya değer. Sırf o zevksiz refahımızdan, durgun alışkanlıklarımızdan ve saklandığımız kibrit kutularından çıkabilmek için olsa bile…
Simit satar gibi dostların satıldığı bir zamanda, gerçek arkadaşlarıma tüm gücümle tutunmanın nesi yanlış?
Hiçbir şeye tutunulamayan bir dünyada, insanın tutunabileceği en son dal yanındaki arkadaşlarıdır.
