Yok aslında kimsenin kimsesi!

“O gençler mağaraya sığınınca şöyle dediler: «Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve bizim için şu işimizden bir kurtuluş yolu hazırla. Bunun üzerine biz de kulaklarını tıkayarak mağarada onları yıllarca uyuttuk.” (Kehf – 10/11)

YORUM | NAKKAŞ

Bir sinema dehası (dikkat buyurun sanat değil, sinema) Steven Spielberg’in ilk projelerindendir İnanılmaz Öyküler (Amazing Stories)…

Dizinin ilk sezonunun 18. Bölümü muhteşemdir. Bizzat Spielberg’in kaleme aldığı hikâyede, Dorothy isimli bir çocuk geçirdiği bisiklet kazasıyla komaya girer. Hastanede bitkisel hayatta yaşarken bir takım sesler duyar. Aynı hastanedeki bir başka koma hastasına ait seslerdir bu. Ben ise Dorothy’nin aksine 40 yıldır komada tepkisi yatan bir hastadır. 40 yıl sonra aniden uyanır…

Düşünün kırk yıl uyuyorsunuz, sonra uyanıp değişen dünyayı algılamaya çabalarken, bir yandan da kendinize inanmakta zorlanıyorsunuz.

Ashab-ı Kehf’in psikolojisini anlayabilmek için sinema diliyle yapılan bir kolaylaştırıcı yaklaşımdır adeta Dorothy and Ben…

Bazen birkaç saatlik uyku bizi dünya realitesinden fırlatıveriyor bambaşka alemlere.

Dış dünyadan tamamen kopuk zaman dilimlerini düşünelim biraz.

Hayata sizi bağlayan her ne varsa onları bir süreliğine kapatın mesela. Telefonları kapatın, televizyonların fişini çekin, pencereleri hatta. Perdeleri sıkı sıkıya kapatın.

Bir saat böyle kaldığınızı düşünün.

Sonra mesafeyi uzatmayı deneyin.

Bir gün mesela, ardından bir hafta aynı şartlarda kaldığınızı varsayın.

Bir ay…

Belki bir yıl…

Hatta yıllar…

Ünlü Matrix filminin kahramanı Neo, uyandırıldıktan sonra gözü yanınca Morpheus ona şöyle demişti:

“Gözünü şimdiye kadar hiç kullanmadın ki!”

Kapkaranlık bir ortamdan sonra aniden gün ışığına çıkmak gibi bir şey…

Hepiniz uykudasınız!

Popüler sinemanın en iyi örneklerinden olan – 9,2 ortalamasıyla yıllardır IMDB’de de ilk sıradadır- Shawshank Redemption –Esaretin Bedeli (Ki yazarı yine Steven Spielberg’dir) her ne kadar zeki ve kurnaz mali müşavir Andy’nin öyküsü olsa da, filmin esas taşıyıcı kolonu Morgan Freeman’ın başarıyla canlandırdığı karakter Ellis Boyd’ur. Boyd, filmde hem anlatıcı hem de esas kahramanı dönüştürücü bir rol üstlenmiştir zira.

Genç yaşta dünyanın en rezil hapishanelerinden birine tıkılan beyaz yakalı Andy, Redding’in kılavuzluğunda aklını yitirmez ve kaybolmaz.

Redding ise gençken yaptığı bir hatanın bedelini ödüyordur.

Ömür boyu hapis cezası almıştır ama defalarca reddedildikten sonra 40. yılında şartlı tahliye kurulunun önüne çıkınca şöyle bir konuşma geçer:


“Dosyanız müebbet hapis cezanızın kırk yılını geçirdiğinizi yazıyor. Düzeldiğinizi hissediyor musunuz?”

Sorusuna şu cevabı veriyor:

“Düzelmek mi? Bir düşüneyim. Bunun ne olduğu konusunda bir fikrim yok. Yaptığım için pişman olmamı mı istiyorsunuz? Evet… Pişman olmadığım tek bir gün bile yok. Küçükken işlediğim bir suç için düzelip düzelmediğimi mi öğrenmek istiyorsunuz? Bu saçma bir şey. Bununla yaşamayı öğrenmek zorundayım…”

Sonunda tahliye edilir ama 40 yıldır toplumdan öylesine kopmuştur ki, özgürken kendini daha kötü hisseder Redding… Artık yaşamanın anlamı kalmamıştır onun için…

Necip Fazıl;

“Uyku katillerin bile çeşmesi.

Yorgan Allahsıza kadar sığınak” der bir şiirinde…

Bir tür sığınaktır uyku, toplumdan izole edilmek de bir çeşit uyku olsa gerek.

Pardon…

1975’te, Wiley Bridgeman ve Kwame Ajamu ile birlikte Harold Franks’ı öldürmekle suçlanmıştı Ricky Jackson. 13 yaşında bir çocuğun şahitliği ile ömür boyu hapse mahkum edildi ve tam 39 yıl sonra suçsuz olduğu ortaya çıktı. Devlet koca bir “pardon” ile beraber 2 milyon dolar tazminat ödedi ama umurunda bile olmadı yaşlı adamın. Artık 59 yaşındaydı ve ne para onun için önemliydi ne da hayat. Tüm dostlarını yitirmişti, ailesinden neredeyse kimse kalmamıştı. Hayatı çalınmıştı adeta…

Yaşlı adam kalabalıkların içine daldığında korkuyla karışık adeta donup kalmıştı.

Ne çok ajan dolaşıyordu sokaklarda ve insanlar nasıl yürümeyi beceriyorlardı ellerindeki minik pusuladan gözlerini ayırmadan!

Bir başka benzer kaderi yaşayan kişi ise yine ABD’li Otis Johnson’dı. Bir polis memurunu ağır yaraladığı için hapse mahkum olan Johnson tam 44 yıl hapishanede yaşadı.

Özgür kaldıktan sonra sokağa çıktığında kendini uzaylı gibi hissettiğini açıkladı.

İnsanların sokakta kendi kendine konuştuğunu görüp şaşırmıştı.

Kısa süre sonra ona herkesin kulaklıkla konuştuğunu söylediler. Oysa kendi zamanında sadece CIA ajanları böyle şeyler kullanıyorlardı. Sokaktaki herkesi ajan zannetmişti yaşlı adam.

İnsanların birbirinin yüzüne hiç bakmadan sadece ellerindeki bir ekrana odaklanmaları da çok tuhafına gidiyordu. Yola bakmadan yürüyen insanlar onu şaşırtmış ve korkutmuştu.

Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler!

Bir markete gitti sonra…

Kafası daha da çok karıştı.

44 yıl önce insanların beslenmek için bu kadar çok karmaşık raflara ihtiyaç duymadığını hatırlıyordu. Raflar o kadar doluydu ki, kendine bir yiyecek seçemedi bahtsız adam.

Dış dünyaya şaşkınlık ve hüzünle bakan Otis için otobüs de özlenesi bir içli hayal aslında. Otobüste insanlarla sohbet edip daha rahat oturulduğunu düşündüğünden, sıkışık metrolar onu hiç memnun etmemiş. Kendini yapayalnız ve teknolojinin kucağına bırakılıp kaçılmış gibi hisseden bu adamın yüzünü güldüren tek şey olan fıstık ezmesi markasını görünce resmen gözleri doluyor. Konuşacak tek bir dostu olmayan adam, bir kutu fıstık ezmesine, kaybolan yıllarını geri vermişler gibi bakıyor…

Otis’in günümüz insanına baktığında gördüğü şey delilik aslında. Bu çılgın “cangıl”da yaşabileceğinden emin değil.  Garip olan ise; bizim kendimizi özgürleştirdiğini düşündüğümüz şeyler, ona göre insanları tutsak etmiş durumda.

Cep telefonlarının esiri olduğunu düşünüyor insanların. İnternete modern bir büyücü, hatta yaşlı bir hayat kadını gibi bakıyor. Saatlerce oyalayıp sonunda sadece pişmanlık veren bir “meta” ona göre internet. Yıllarca duvarlar ardında kalıp tüm gelişmeleri kaçırmış bir insan olarak o, bunların hiçbirine muhtaç değil. Telefonsuz, kulaklıksız, Instagram’sız, Twitter’sız yaşayabilir çünkü bunlara ucundan kıyısından dahi yaklaşmamış.

Yok aslında kimsenin kimsesi!

New York sokaklarında gezerken insanların çevreye ve birbirlerine hiç bakmayıp sadece ellerindeki ekranlara yoğunlaşmasına anlam veremiyor hala. “Eskiden buralarda sadece yürürdük, sohbet ederdik” diyor. İnsanların kendi içine yönelmesine zıt, dört bir yandaki reklam panolarının, ışıklı billboardların kimler için olduğunu da bilmiyor Johnson.

 

Esas darbeyi ise ailesiyle bağlantısının tamamen kopmasından sonra yaşamış. Şöyle diyor; “1998’de bütün ailemi kaybettim ve hapisten çıktığımda tamamen yalnızdım. Bu durum beni rahatsız ediyor çünkü ailemi özlüyorum.”

İnsanın özleyeninin olmaması kadar acı bir şey var mıdır acaba?

Johnson sürekli titreyen ve her an ağlayacakmış gibi duran yaşlı ve nemli gözleriyle kameralara baktıktan sonra dönüyor ve ürkek bir antilop yavrusu gibi insan kalabalığının arasında kayboluyor.

Şair ise sessizce düşürüyor kelimeleri kâğıda tane tane:

“Yok aslında kimsenin kimsesi.

Herkesin elmasında kendi diş izi!”

2 YORUMLAR

  1. Güzel deneme olmuş elinize sağlık.
    Duzeltme: Esaretin Bedeli filmi Stephen King in romanından uyarlanmistir ve filmin senaryosunu Steven Spielberg degil ayni zamanda filmin yönetmeni olan Frank Darabont yapmıştir.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin