Yerli ütopya: Yeni çözüm süreci

YORUM | PROF. MEHMET EFE ÇAMAN

Kürt sorunu Türkiye’nin kuşkusuz en kronik sorunlarından biri. Son 100 yıllık etnik homojen bir ulus devlet yaratma projesinde Kürtlerin kendi ata topraklarındaki demografik üstünlüğü ve asimilasyoncu politikalara karşı ısrarcı direnişleri, onları Türk devletinin hedefi haline getirdi. Kürtlerin statüleri ve hakları ile ilgili sorunlar, Türkiye demokrasisinin en başta gelen problemleri oldu. Ve Türk devletinin bir hukuk devleti olmaması yönündeki girişimler büyük oranda “üniter devletin korunması ve Türkiye’nin toprak bütünlüğü” savunma hattı üzerinden meşrulaştırıldı. Bu yapılanlar meşruydu demiyorum, ama devlet bu yolla antidemokratik pozisyonlarını halka dayattı, önemli oranda da bölünme korkusu üzerinden halk desteği sağladı. Diğer taraftan da Kürtler arasında ciddi bir dışlanmışlık duygusu oluşturdu. Kendi etnolinguistik kimliğini reddetmeyen Kürtler bölücülükle yaftalandı, hatta terörizmle suçlandı.

Bu devletin Kürtlere yaklaşımı kolonyal bir pratikti. Her ne kadar ısrarlı biçimde kendisini “sömürgecilerden” ayırmış ve mücadelesini “anti-kolonyalist” bir hak arayışı olarak göstermiş olsa da Cumhuriyet, Kürtler açısından bir kolonyal güçtü. Kürtlere karşı izlediği politikalar, diğer çağcıl kolonyal devletlerden pek de farklı olmayan Türkiye Cumhuriyeti, tezat oluştururcasına Kurtuluş Savaşı’nın diğer “ezilen halklara” bir örnek mücadele olduğunu savunageldi. Bunda kuşkusuz Türk solunun 1960’lardan sonra iyice Marksizmin etkisine girmiş olmasının rolü büyüktü. Ancak Türk solu – tıpkı Türk sağı gibi – konu Kürt hakları olunca halkların kardeşliği ve kendi kaderini tayin hakkı gibi yaklaşımları şiddetle reddetti. Dahası, bunu çoğunlukla Kürtlerin “kendi kendilerini yönetecek kadar uygar ve gelişmiş olmamasıyla” izah etmeye çalıştı. Kısacası Türk-üstünlükçü bir pozisyon aldı. Bu pozisyon, faşizandır. Ve bu pozisyon, Türkiye’nin halen, 21. yüzyılda en temel insan ve azınlık hakları bakımından süregelen geri kalmışlığının en önemli nedenlerinden biridir. Hatta en önemlisidir.

Kürtlerin varlığı 1990’lara dek sistematik olarak reddedildi. 1980’lerde Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) silahlı mücadeleyi benimsemesi ve terör saldırılarıyla adını duyurmasıyla beraber, kamuoyunda “Kürt sorunu” olarak tanınan bir durum genel kabul gördü. 1980’lerden önce Kürtlerin adı bazı kaynaklarda geçse de, devlet bilinçli bir şekilde Kürtlerin varlığını, dilini, kültürünü, folklörünü reddetti, hatta yasakladı. Kürtlerin dağ Türkleri olduğu, sert kış aylarında karda yürürken çıkan kart-kurt seslerinden dolayı kendilerine Kürt dendiğini, dillerinin Farsça etkisinde deforme olmuş bir Türk dili lehçesi olduğunu söyleyip durdu. Kürtçe şarkılar ve kitaplar yasaklandı. Kamusal alanlarda Kürtçe konuşulması illegal hale getirildi.

2000’lerin ortalarına dek Kürtler bir fiili apartheit rejiminde yaşadı. Kimliklerini reddeden ve Türk olmayı benimseyen Kürtler her türlü eşit haktan yararlanırken, kimliğini koruyan ve Kürt olmaktan vazgeçmeyen Kürtler bölücü ve terörist olarak damgalandılar. Kürtlerin azınlık haklarından bile yararlanmalarına karşı çıkıldı. Avrupa Birliği sürecine dek, Ankara Brüksel’den gelen her türlü uyarı ve telkine karşın bu tutumundan vazgeçmedi. 1999-2004 arası dönemde, Kopenhag Kriterleri’nin asgari olarak sağlanması için yapılan bir dizi reformdan sonra Kürtlerin ayrı bir halk olduğu, müstakil dilleri ve kültürleri olduğu, Türkiye’nin Kürtlerin haklarını tanıması gerektiği kabul edildi. PKK terörizminin sonlandırılması için Kürtlere geniş haklar tanınması gerektiği düşüncesi, rasyonel siyasi liderler ve partilerce benimsendi.

Böylece Kürt sorununa siyasi çözüm arayışları başladı. Düz ovada siyaset denilerek, meşru politik alanların açılması ve Kürt sorununun bu tansiyon düşürme yöntemiyle kısmen azaltılması yoluna gidildi. Bunları yapan AKP ve Erdoğan’dı. Bu çerçevede PKK ile Oslo Görüşmeleri yapıldı. Ortaya çıktığında sol ve sağ nasyonalist kanatlarca (CHP ve MHP) suiistimal edilen bu görüşmeler hakkında, döneminin başbakanı olan Erdoğan görüşmelerin kendi direktifi ile yapıldığını söyledi. İlerleyen dönemlerde Çözüm Süreci denen müzakereler başladı. Bu müzakerelerin ana konusu PKK’nın silah bırakması ve buna mukabil Türkiye’nin Kürtlere yasal (hatta anayasal) statü vermesi – yani azınlık haklarını Avrupa Birliği standartlarında kabul etmesi ve uygulamasıydı.

Derken 17 Aralık 2013 hadisesi patlak verdi ve Türkiye siyasetindeki dengeler bozuldu. Yeni koşullarda, AKP ve Erdoğan, MHP ve Ergenekon-Avrasyacı-ulusalcı güç paydaşlarıyla ittifaka gitti ve daha önceki Kürt politikalarını terk ederek, yüz seksen derece farklı politikalar izlemeye başladı. 2015’te ağır silahlarla Kürt kentlerinin ve kasabalarının bombalanmasına kadar varan şahin politikalar devreye sokuldu. Çözüm Süreci MHP ve derin yapıların beklentileri doğrultusunda bitirildi, yerine 1990’ların askeri politikalarına geri dönüldü. Türk-üstünlükçü, retçi, asimilasyoncu Türk devleti, böylece fabrika ayarlarına geri dönmüş oldu. 15 Temmuz 2016’dan itibaren ise, tümüyle faşizan bir eğilime giren Türkiye, başkanlık sistemine geçilmesiyle beraber, kuruluşundan bu yana gözlemlenen en kitlesel ve sistematik insan hakları ihlalleriyle, son derece patolojik bir grafik çizmeye başladı. Her ne kadar bu korkunç insan hakları pratiği sadece Kürtleri değil, liberalleri, solcuları ve Gülen Cemaati’nden olanları hedef haline getirmiş olsa da, bu yeni dip noktanın bir halk olarak topluca Kürtlere maliyeti gerçekten çok ağır oldu. Bu süreçte Selahattin Demirtaş başta olmak üzere, 11 Kürt milletvekili ve yüzlerce Kürt yerel yönetici tutuklandı. Kürtlerin hak mücadelesinde çok geri noktalara dönülmüş oldu.

Şimdi HDP İstanbul milletvekili Erol Katırcıoğlu, ABD Başkanı Joe Biden’ın Erdoğan üzerinde baskı kurduğunu, Erdoğan’ın Kürtlerle yeniden bir çözüm sürecine girebileceğini, eğer bu olursa HDP’nin hazır olması gerektiğini ima ediyor. Yani Erdoğan dış baskı nedeniyle – ya da başka bir nedenle – yeniden Kürt sorunu konusunda yapıcı bir pozisyon alırsa, bunun bir fırsat olabileceğini düşünüyor.

Son 5 yılda insanlar hiçbir şey öğrenmediyse, şunu öğrenmiş olmalıdır: 1) Erdoğan, pragmatik ve ilkesiz bir siyasetçidir. İktidarda kalmak için, evet, kolaylıkla taraf değiştirebilir. Fakat bu siyasi fırsatçı ve hayatta kalma mücadelesi bağlamında, stratejik bir tutum değişikliğidir. Kısacası gelip geçici bir durumdur. İhtiyacı varken ittifaklara girer, ittifak yapmasını gerektiren koşul ortadan kalkınca ittifakları bozar. 2) Erdoğan bugün Kürtlerle çözüm süreci başlatsa bile, bu Türkiye’yi demokratikleştirmez. Sadece Erdoğan’a gereksinim duyduğu zamanı kazandırır ve ardından daha fazla otoriterleşme getirir. 3) Erdoğan ile bu şartlara rağmen ittifak yapmakta herhangi bir engel görmediği takdirde, Kürt hareketi tüm inandırıcılığını bitirir. Özellikle de Türkiye sathında muhaliflerin kendisine sağladığı desteği tümüyle yitirir. “Kürtler haklarını alsın, Türkiye ne hali varsa görsün” türü bir pozisyon, HDP’nin demokratik sicilini tümüyle sıfırlar.

Erdoğan ile yeni bir çözüm süreci, tam bir Türkiye ütopyasıdır. Bu görüşe destek veren, bunu strateji sanan, bu yolla hak elde edeceğini düşünen kim olursa olsun hayalcidir, Polyannacılık oynuyordur, ütopyacıdır. Umuyorum Türkiye muhalefeti, Erdoğan ve güç paydaşlarıyla mücadele edecek zekâ ve siyasi aklı ortaya koyabilir. Bunun yolu demokratik güçlerin birleşmesinden geçiyor.

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin