Yerli ve milli İŞİD’e tam yol! [SEFER CAN]

Kötülükleri, ellerindeki kitle iletişim araçları sayesinde ‘yerli ve milli’ ambalajıyla sunanlar 15 Temmuz sonrasında iyice pervasızlaştı. 300 kişinin katıldığı, yönetim kadrosu hâlâ bilinmeyen, siyasi uzantıları çözülmeyen bir tuhaf darbe girişimi yaşadık. Başta Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan olmak üzere yetkililerin ne zaman haber aldıklarını bile tam bilmiyoruz. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in danışmanı, süreyi bir gün öncesine kadar taşıdı. Danışman Ahmet Tunç, 14 Temmuz’da Ankara’da olan Aleksander Dugin”in kendilerine ve görüştükleri istihbarat yetkililerine ‘Ordu içindeki hareketliliği’ haber verdiğini söylüyor. Dugin herhangi biri değil Rusya Devlet Başkanı Putin’in özel temsilcisi.

En iyimser ihtimalle önceden haber alınan yani kolaylıkla önlenebilecek bir kalkışma ‘Allah’ın lütfu’ haline gelmesi için beklenilmiş. Tıpkı 12 Eylülcülerin ‘şartların olgunlaşmasını’ beklemesi gibi. Erdoğan’ın ‘Allahın lütfu’ sözlerini daha sonra “normalde yapamayacağımız pek çok şeyi OHAL sayesinde yapıyoruz” şeklinde şerh etmesi hâlâ kayıtlarda duruyor. Bu kadar belirsizliğe rağmen 80 bine yakın kişi gözaltına alınıp 33 bini tutuklandı. Yüz binden fazla devlet memuru işini kaybetti. Onlarca gazete, televizyon ve internet sitesi kapatıldı, araçları anayasaya rağmen müsadere edildi. İş dünyasının yıldızı konumunda şirketlere el konuldu, sahipleri tutuklandı.

İŞKENCENİN İKRARI

Bütün bunlar yapılırken bırakın OHAL’i, savaş halinde dahi mübah olmayan suçlar işlendi. İşkence gibi insanlık suçu kabul edilen cürümler işlendi. Daha kötüsü takip edip hesap sorması gerekenler açıkça o cürümleri savunmaya başladı. Meclis Cezaevleri Araştırma Komisyonu üyesi AKPli Mehmet Metiner, “Feto suçlamasıyla içeri tıkılanların işkence şikayetlerini incelemeyeceklerini” öne sürmekte beis görmüyor. Bu tavır işkencenin açıkça ikrarıdır. Toplumdan ve siyasi muhalefetten hak ettiği cevabı almazsa dehlizlerde işkence yapanların önüne geçilemez. İşte yerli ve milli İŞİD böyle doğar. İŞİD’i negatif anlamda markalaştıran şey, kafasındaki doğruya uymayan herkesi işkence gibi hukuk ve insanlık dışı yollarla sorgulayıp infaz etmesi değil mi? Bu kafanın insanlara benzin döküp yakandan ne farkı var?

AKIN ATALAY’IN HAYRETİ

Kötülüğü sıradanlaştırıp, normal gibi gösteren diğer bir örnek en az bunun kadar ürkütücü. Cumhuriyet Gazetesi İcra Kurulu Başkanı avukat Akın Atalay’ın sosyal medya paylaşımlarında gördüm. Atalay, hayretler içinde İstanbul Baro Başkanlığına aday olmuş bir avukatın söylediklerini kayıtlara geçiriyor. Kimlikten ziyade zihniyet önemli olduğu için söz konusu hukuk dehasının adın araştırmadım. Şöyle buyuruyor: “Mahkemeler bu konuda hukuki yardım talebinde de bulunuyor. Çünkü CMK kapsamında devletin zorunlu olarak avukat ataması gerekiyor. Savunma hakkı diye temellendirdiğimiz şey, kişinin düşünebilen bir varlık olmasından ileri gelir. Batı literatüründe buna insan onuru deniyor. Fakat darbecilerin insan onurundan faydalanması için insan olmaları gerekir. Biz de onları insan olarak kabul etmediğimizden ötürü bu talepleri kabul etmeyip reddediyoruz. Artı CMK kapsamında da savunulmamaları gerektiğini düşünüyoruz.”

Savunmaya gerek yok sözü aslında ‘yargılamaya lüzum yok’ demektir. Zira savunma yoksa mahkeme yoktur. Üstüne, altısı meslektaşlarının oylarıyla seçilmiş baro başkanı olmak üzere 200’den fazla avukatın tutuklu olduğunu koyun. Varacağımız belki de varmak üzere olduğumuz nokta; yerli ve milli İŞİD’den başkası değil. Varsın Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu, işkencenin olmadığı anlamına gelecek cümleler kursun. Bu zihniyetin böylesine açıkça ve pervasızca yaşayabildiği bir vasatta işkence rutinleşir. İŞİD kahramanlaşır.

dugin-perincek

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin