Yeniye karşı korku, değişime karşı direnç

YORUM | Dr. YÜKSEL ÇAYIROĞLU

İnsan hücrelerinden galaksilere kadar topyekûn varlık âlemi her ân değişmekte. Değişmeyen tek şey değişimin kendisi. Tabiatın bağrında yaratılan ve onun yasalarına tâbi olan insan da bu değişimden nasibini alıyor. Tarihe hızlıca bir göz atılacak olursa örf ve âdetlerin, kültür ve medeniyetlerin, bilgi ve felsefelerin, sosyal ve siyasal hayatın, yaşam tarzının, hayat görüşünün ve hatta dinlerin nasıl bir değişim seyri takip ettiği net olarak görülür. İlâhî dinler, temel iman esaslarında birleşseler de, ibadet ve muamelata ait hükümlerde birbirinden ayrılırlar. Cenâb-ı Hak, insanlığın sahip olduğu anlayış seviyesine göre farklı şeriatlar, farklı hükümler indirmiştir. Hatta dinlerin değişime ayak uydurabilmesi adına gerekli ilke ve prensipler de vaz edilmiştir. Nitekim Kur’an ve Sünnette bir çok hükmün örf ve maslahata bina edildiğini, insan aklına ve tecrübeye büyük değer atfedildiğini ve içtihada geniş bir alan bırakıldığını fark eden İslâm hukukçuları da, “Zamanın değişmesi ile hükümlerin değişmesi inkâr olunamaz.” kaidesini vaz etmişlerdir.

Zaman aktığı sürece gerek varlık âleminde gerekse toplumsal hayatta değişim de farklı şekil ve yoğunluklarda varlığını sürdürecektir. İnsanlar; ilim ve teknolojide, sanat ve felsefede, siyasi ve iktisadi hayatta yeni yeni gelişmelere imza atacaklardır. Farklı medeniyet merkezlerinde ve kültür havzalarında neşet eden insanlar, birbirleriyle bilgi alış-verişini sürdürmeye, bu sayede yeni tecrübeler edinmeye, farklı bakış açıları kazanmaya devam edeceklerdir. Değişimin ruhunu kavrayabilen ve yeni gelişmelere ayak uydurabilen toplumlar ve devletler zamana sözünü geçirecek; mevcudu korumayı en büyük vazife bilen ve sıkı sıkıya ona sarılan statükocular ise zamanın çarkları arasında ezilip gideceklerdir. Bediüzzaman Hazretleri de “Eski hâl muhal, ya yeni hâl ya izmihlâl” şeklindeki veciz ifadesiyle bu realiteye dikkat çekmiştir.

DEĞİŞİMİN ZORLUĞU

Bununla birlikte değişim, sanıldığı kadar kolay bir şey değildir. Bilakis çok sancılı, gerilimli ve çatışmalı bir süreçtir. Çünkü insanların çoğu değişimi sevmez. Zira değişim demek, “belirsizlik ve risk” demektir. İnsanlar ellerinde tuttukları ve sahip oldukları şeylere alışmışlardır. Bildikleri ve ünsiyet ettikleri şeylerden korkmazlar. Yeni olan şeylerin ise hayatlarına ne getirip ne götüreceğinden emin olamazlar. Bu yüzden halihazırda mevcut olan kuralları, alışkanlıkları, teamül ve uygulamaları kalıp ve şablonları değiştirmeye yanaşmazlar.

Üstelik değişimle birlikte topumun sosyal, ekonomik, siyasi, kültürel, dinî ve ahlakî yapısı farklılaşacak; yeni ilişkiler, bağlar, statüler ortaya çıkacak ve bu arada mevcut durum üzerinden fayda  sağlayan pek çok kişinin mevcut menfaatleri riske girecektir. Halihazırdaki durum ve konumlarından maddi-manevi çıkar sağlayan kişiler, bunu kaybetmekten korkacakları için değişimin karşısında olacak ve sürekli istikrara vurgu yapacaklardır. Pek çok insanın değişimi; başkalaşma, yozlaşma ve değerlerini yitirmeyle özdeşleştirmesi de ona negatif anlam yüklemesine ve onun karşısında yer almasına yol açar.

Öte yandan gerek bilinçli gerekse bilinçsiz edinilmiş olsun, alışkanlıkların insan hayatında çok güçlü bir etkisi vardır. Belki de dünyada değiştirilmesi ve vazgeçilmesi en zor olan şey alışkanlıklardır. Araplar, alışkanlıkların bu güç ve tesirini ifade etme adına “Terku’l-âdât mine’l-muhlikât” demişlerdir. Yani insanın alıştığı âdetlerini terk etmesi onun için helâk edici bir sebeptir. Bu alışkanlıkların değiştirilemeyeceği ve bırakılamayacağı anlamına gelmez; bunun çok zor olduğunu ifade eder. Çünkü alışkanlıklar, insanı, düşünme, karar verme ve tercihte bulunma maliyetinden kurtararak hayatı kolaylaştırır. Bunların terk edilerek yerine yenilerinin alınması ekstra külfet ve meşakkat demektir. Çoğu insan böyle bir külfet ve meşakkate katlanmak istemez.

TAKLİT BELASI

Buraya kadar ifade edilen psikolojik, iktisadi, ahlakî ve dinî sebeplerden ötürü insanlar taklide daha yatkın olmuşlardır. Hatta bu taklitte de kalmamış, yer yer taassup ve fanatikliğe, yobazlık ve bağnazlığa dönüşmüştür. Atalarından kendilerine aktarılan kanaat ve inançları sorgulamaya yanaşmamışlardır. Yeni karşılaştıkları fikir ve düşüncelere hep endişeyle yaklaşmış ve tepki göstermişlerdir. Önceki kavimlerin kendilerine gönderilen peygamberleri yalanlamalarının en başta gelen sebeplerinden biri de budur. Onlar, atalarından öğrendikleri putperestlik dinini, tevhid dinine tercih etmişlerdir.

Hiçbir peygamber yoktur ki, işin başında kavminin tepkisiyle karşılaşmamış, kavmi tarafından alaya alınmamış ve yalanlanmamış olsun. Hatta bu tepki yer yer kendilerine gönderilen elçileri öldürmeye veya sürgün etmeye kadar varmıştır. Herhalde şu ayetler dışında hiçbir şey yeni gönderilen bir dine karşı ortaya konulan direnci ve olumsuz tavrı daha güzel resmedemezdi:

“Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar, yine de ‘Gözlerimiz döndürüldü, belki büyülenmiş bir topluluğuz:’ diyeceklerdir,” (Hucurât sûresi, 15/14-15). “Eğer sana kağıda yazılı olarak bir kitap indirmiş olsaydık, onlar da elleriyle onu tutmuş bulunsalardı yine de kâfirliklerinde inat eder ve ‘Bu besbelli bir büyüden başka bir şey değil!’ derlerdi,” (En’âm sûresi, 6/7). “Biz onlara, melekleri indirseydik, ölüler diriltilip kendileriyle konuşsaydı, istedikleri her şeyi toplayıp karşılarına koysaydık, -Allah’ın dilediği dışında- onlar yine iman edecek değillerdi,” (En’âm sûresi, 6/111).

Taklide alışmış bir insan tahkike geçemez. Bu sebeple tevarüs ettiği bütün inanç ve kanaatleri hakikat zanneder. Öğrendiği bilgiler onda dogmaya dönüşür. Sorgulamaksızın gördüğü ve duyduğu her şeyi kabul eder. Aklını yeterince kullanma zahmetine katlanmadığı için neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilemez. Bu sebeple Kur’an onlarca âyet-i kerimesinde körü körüne ataların taklit edilmesini zemmetmiştir.

Taklit ve taassup, İslâm’a girmenin önünde büyük bir engel olduğu gibi, Müslüman olduktan sonra da yeni yorum ve içtihatların kabulü önünde engel oluşturmuştur. Belirli bir mezhep veya gelenek içerisinde neşet eden ya da İslâm’ın yorumuna dair belirli bir öğretiyi benimseyen kimseler, farklı fikir ve görüşlere karşı hep soğuk ve mesafeli durmuşlardır. Daha da kötüsü, benimsedikleri ve temsil ettikleri mezhebe muhalif gördükleri görüş sahiplerini zaman zaman tadlil (sapkınlıkla suçlama), tebdi’ (bid’atkâr sayma) ve tekfire (küfre girdiğine hükmetme) gitmişlerdir.

HAKSIZ ELEŞTİRİNİN KURBANI OLAN BAZI ÂLİMLER

İslâm’a yeni açılımlar getiren veya kendisinden önce söylenmeyen yeni sözler söyleyen hiçbir âlim yoktur ki içinde yetiştiği toplum ve muasırı olduğu ilim adamlarınca eleştiri ve dışlamaya muhatap olmasın.

Bugün Müslüman dünyada İmam Ebu Hanife’nin (150/767) dört Sünnî mezhepten birisinin öncülüğünü yaptığını ve nasıl bir fıkıh dâhisi olduğunu kabul etmeyen kimse yok gibidir. Fakat yaşadığı dönemde, fikirlerini, metodolojisini ve fıkhî görüşlerini kabul ettirmesi hiç de kolay olmamıştır. Çünkü Ebu Hanife, yeni şeyler söylüyordu. Mesela istihsandan bahsediyor, kıyasa yepyeni boyutlar kazandırıyor, âhâd hadislerin kabulünü belirli şartlara bağlıyor, zalim ve fasık devlet başkanına karşı ayaklanmanın caiz olduğunu belirtiyor, hüküm istinbatında akla ayrı bir rol biçiyor, farazî meseleler hakkında görüş bildiriyordu. Bu yeni ve orijinal yaklaşımların hemen hüsnükabul görmesini beklemek fazla iyimserlik olurdu. Nitekim Ebu Hanife, o güne kadar bilinmeyen şeyler söylemenin bedelini, kendisine yöneltilen ağır eleştiri ve tenkitlerle, hatta hakaret ve suçlamalarla ödemek zorunda kalmıştır.

İç içe krizlerin yaşandığı, mezhep ihtilaflarının başını alıp gittiği, Bâtınî mezheplerin güç kazandığı, felsefenin revaçta olduğu bir dönemde neşet eden İmam Gazzâlî (505/111), klasik dönemle ilgili ciddi bir hesaplaşmaya girişmiş, mevcut yöntem ve bilgileri derinden sorgulamış ve İslâmî ilimlerin hemen her branşında daha sonraki çağlara ışık tutacak ölümsüz eserler vermiştir. O, kendi dönemine kadar telif edilmiş kitaplara şerh ve haşiye yazmak yerine, özellikle mantık, tasavvuf, kelam ve usul-i fıkha dair oldukça yeni ve orijinal eserler kaleme almıştır.

Bugün Gazzâlî’nin geride bıraktığı fikrî ve ilmî mirasa bakanlar onun, İslâmî ilimlerin ve İslâm medeniyetinin en etkili temsilcilerinden biri olduğunu ifade ediyor. Farklı dillerde onun fikirleri ve eserleri üzerine yapılan binlerce çalışma da bunu gösteriyor. Bununla birlikte Gazzâlî, yaşadığı dönemde sert eleştirilere muhatap olmuştur. Öyle ki bu eleştiriler onun eserlerinin yakılmasına fetva vermeye ve onu tekfir etmeye kadar varmıştır. Çünkü o, seleflerinin yapmadığı şeyleri yapıyor, onların söylemediği sözleri söylüyor, alışık olunmadık yorum ve içtihatlar ortaya koyuyordu.

Günümüzde adından en fazla söz ettiren, fikirleri üzerinde en çok çalışma yapılan, eserleri farklı dillere tercüme edilen, dile getirdiği görüşlerle Batı dünyasını dahi etkilemiş olan âlimlerden bir diğeri de Endülüslü büyük sûfî Muhyiddin b. Arabî’dir (638/1240). Ne var ki o da yaşadığı dönemde ulemanın sert eleştirilerine, hatta ağır hakaretlere muhatap olan âlimlerden biridir. Hakaretin de ötesinde İbnü’l-Arabî çoklarınca tekfire maruz kalmıştır. Çünkü o da din ve düşüncenin birçok problemi üzerinde orijinal görüşler dile getiriyor, özellikle metafizik konularda kendine has yorumlar ortaya koyuyor, tasavvufta yeni bir yol açıyor, fıkıhçı ve kelamcılardan oldukça farklı bir metodoloji izliyordu.

YOKLUĞA MAHKÛM EDİLEN BAZI ÂLİMLER

Gelenekteki mevcut kalıpların dışına çıkan, kendilerinden önceki ulemanın demediği şeyleri diyen, yeni içtihatlara “cüret eden” âlimlerin maruz kaldığı diğer bir yaptırım da muasırları tarafından yokluğa mahkûm edilme veya hak ettiği ilgiyi görememe olmuştur.

İbn Haldun’un (808/1406), Mukaddime isimli eserinde, tarih, tarih felsefesi, sosyoloji, siyaset ve devlete dair yaptığı yorumlar üzerine günümüzde yüzlerce çalışma yapılmıştır. Söz konusu eser Batı dillerine tercüme edildiğinde, oluşturduğu etkinin boyutları da olağanüstüdür. İbn Haldun’un kendisi de eserin girişinde daha önce hiçbir eserde görmediği yepyeni bir bilim disiplini kurduğunu ifade eder. Ne var ki yazıldığı dönemde bu eserin yeterince ilgi odağı olduğunu, üzerine şerhlerin yazıldığını, fikirlerinin tartışıldığını ve daha ileri götürüldüğünü söylemek zordur. Onun hakkında bilgi veren çağdaşları da ne yazık ki İbn Haldun’un tarih, toplum ve devlet konusundaki özgün görüşlerinin, derin analizlerinin farkına varamamışlardır. Zira İbn Haldun da alışılmış kalıpların dışına çıkmıştır.

Aynı şekilde yaşadığı dönemde had safhaya varan mezhep ihtilaflarından, mezhep taassubundan ve fakihlerle tasavvuf ehli arasındaki çatışmalardan son derece rahatsız olan İmam Şa’rânî (973/1565) kaleme aldığı el-Mizanü’l-kübrâ isimli eserinde yepyeni bir metot geliştirmiştir. Bütün mezhep görüşlerinin hak olduğunu ve duruma göre bunların tamamından istifade edilebileceğini, kurduğu “mizan teorisiyle” izah etmiştir. Bununla birlikte Şa’rânî’nin bu eserinin hak ettiği ilgiyi gördüğünü ve onun başlatmış olduğu bu metodun kendisinden sonra devam ettiğini iddia etmek zordur. Çünkü bu da mezheplerin oturmuş gelenekleri içinde telif edilen bir eser değildi.

Hiç şüphesiz günümüzde makasıt ve maslahat ilminden bahseden hemen her araştırmacı İmam Şâtıbî’ye (790/1388) atıfta bulunma mecburiyeti hisseder. Zira Cüveyni, Gazzâlî, İzz b. Abdisselam ve Karafî gibi âlimlerin önemli katkılar sundukları bu ilim, Şâtıbî’nin el-Muvafakat isimli eseri ile kemal noktaya ulaşmıştır. Ne var ki Şâtıbî’nin bu ölümsüz eseri uzun asırlar boyunca hak ettiği değeri görmemiş ve ilgisizliğin kurbanı olmuştur. Çünkü bu eser de gerek muhtevası gerekse sistematiği itibarıyla klasik usul eserlerinden oldukça farklıdır. Eser 1885’te Tunus’ta neşredildikten ve Tahir b. Aşur tarafından ders olarak okutulmaya başladıktan sonra İslâm dünyasında yayılmaya başlamıştır.

Bu konuda Bediüzzaman Said Nursi’yi zikretmeden geçemeyiz. Onun kaleme aldığı Risale-i Nur Külliyatı, Kur’ân’a yaklaşımı, iman hakikatlerini ispatı, konuları ele alış tarzı açısından oldukça orijinal eserlerdir. Hakkında şüphe uyarılan âyet ve hadislere oldukça mukni izahlar getirilmiş; kader, içtihat, sahabe arasındaki ihtilaflar, Kur’ân’ın i’cazı, Allah Resûlü’nün mucizeleri gibi öteden beri etrafında tartışmaların cereyan ettiği pek çok mesele etraflıca ele alınmış; kelamî konular, çağın insanının anlayabileceği tarzda yeni bir metot ve üslupla şerh edilmiştir. Siyasilerin engelleme çabalarını bir kenara, Bediüzzaman’ın bu ufuk açıcı eserleri maalesef akademik camiada hak ettiği değeri görememiştir. Çünkü onun yazdığı bu eserler de pek çok açıdan klasik çizginin dışına çıkmıştır.

Seksen civarında esere imza atan, bütün dünyada dal budak salan iman ve ahlâk temelli sosyal bir hareketin öncülüğünü yapan, özellikle hoşgörü ve diyalog etrafındaki görüşleriyle farklı kesimler arasında köprüler kurmaya çalışan Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, ilim çevreleri tarafından ademe mahkûm edilmesine de bu gözle bakmakta fayda vardır. Özellikle son yıllarda siyasiler tarafından maruz kaldığı iftira ve karalama kampanyalarını bir yana bırakacak olsak bile, Hocaefendi kamuoyunda bilinmeye başladığı yetmişli, seksenli yıllardan itibaren maalesef akademik camia tarafından hak ettiği ilgiyi görememiştir. Bilakis hem farklı cemaat mensupları hem de akademisyenler tarafından sert eleştirilerin hedefi olmuştur. Çünkü o da söyledikleri ve yaptıklarıyla pek çok açıdan geleneksek ve klasik kalıpların dışına çıkmıştır.

Farklı olan sadece Gülen’in vaazları, sohbetleri, fikirleri, eserleri ve tedris metodu değildir. İslâm’ı anlatma adına ortaya koyduğu tebliğ metodu, hoşgörü ve diyalog faaliyetleri, demokratik değerlere yaptığı vurgu, modern dünyayla ilişkisi, öncülüğünü yaptığı eğitim müesseseleri, açılmasını sağladığı medya kuruluşları da genel itibarıyla Müslüman toplumun alışık olmadığı şeylerdir. Bu sebeple onun attığı her adım ciddi tepki ve eleştirilere sebep olmuştur. Hocaefendi, modern dünyada İslâm’ın nasıl yaşanacağı ve nasıl anlatılacağı adına hem Kur’ân ve Sünnetin ruhuna uygun hem de oldukça realist, makul ve mukni çözümler teklif etmiş olsa da, ilk defa bu görüş ve uygulamalara muhatap olan ilim ehlinden çokları eleştirmekte ve reaksiyon göstermekte gecikmemişlerdir.

Kısacası, insanoğlu öteden beri hep yeni olana karşı korku duymuş, değişime karşı direnç göstermiştir. Atalarından gördüğü uygulamaları, klasik eserlerden öğrendiği bilgileri devam ettirmek çok daha konforlu ve güvenilir görülmüştür. Maalesef değişimin ruhunu kavrayan, Kur’ân ve Sünnet’i içinde yaşadığı toplumun şartlarına göre yorumlamak zorunda olduğunu düşünen âlimlerin sayısı da çok olmamıştır. Klasik kaynaklardan öğrendikleri görüşlerle, içinde yaşadıkları realite arasındaki kopukluk ve uzaklık da onları harekete geçirmeye yetmemiştir. Kendileri, araları her geçen gün daha da açılan hayat ile din arasındaki mesafeyi kapatmaya yanaşmadıkları gibi, bu yolda gayret edenlerin de önlerine engel koymaya çalışmışlardır.

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin