Gazze’den İran’a uzanan yıkım, “medeniyet” diye pazarlanan modern düzenin iç yüzünü daha çıplak gösteriyor. Dünyanın en büyük kötülüklerinin kaynağı İslam değil; buna rağmen “baş tehdit” diye Müslümanların hedefe konması bilinçli bir algı üretimi. Asıl yenilgi, Müslüman toplumların kendi adalet, ahlak ve merhamet mirasından kopup şekilciliğe savrulmasıyla derinleşti. Çıkış, Batı’yı taklit etmekte değil; İslami değerleri yeniden hatırlayıp hayata taşımakta.
SÜHEYLA GÜLTEKİN | YORUM
Gazze’de, Lübnan’da, Suriye’de, Irak’ta, İran’da, Müslüman onurunun üzerinden silindir gibi geçilen coğrafyalarda olan bitenler; artık ikircikli politik kibarlıklara bile ihtiyaç duyulmadan hayata geçirilen zorbalık ve barbarlıklar; son günlerde sıklıkla Doğu medeniyetinin nasıl bu kadar güçsüz hâle geldiği ve içinde bulunduğumuz, ideal olduğuna inandırıldığımız modern hayatın üzeri sürekli kapatılan kusurları üzerine dikkat kesilmeye sebep oluyor.
Bu metni Avrupa sanat filmlerindeki sahnelenenlere benzer bir kafede, bulutlu bir sabahta kaleme alıyorum. Ortam sakin, fonda sakin müzikler çalıyor. Dirseklerini masanın üstüne koyup ellerini birbirine kavuşturarak çenesinin altına almış orta yaş üstü kadınlar, kollarını birbirine bağlayarak oturan, atkısını “Paris düğümü” bağlamış adamlarla kahve içiyorlar; kimisi gazete okuyor, kimisi etrafı izliyor, kimisi kesik ve sessiz cümlelerle sohbet ediyorlar.
Atalarının icadı diplomasi denen şeyi hayatlarının her alanında son derece profesyonel kullanabilen; içlerinden ne düşündüklerini asla bilemeyeceğiniz ama çoğu zaman hissedebileceğiniz; kibar, az konuşan, pek kahkaha atmayan ve hüngür hüngür ağlamayan; duygularını her zaman kontrollü ifade eden bu insanların temsil ettikleri düzenin evlâ olduğuna uzun zaman önce inandırıldık.
Küresel sisteme hükmeden düzen kurucular tarafından, kendilerine maddi anlamda en çok fayda sağlayacak şekilde bir “ideal birey/ideal yaşam” paketi belirlendi ve kravat takmak, gömlek giymek, şık saatler takmak, Tanrı’yla mesafeli olmak, evrim teorisine iman etmek, iş hayatında kademe atlamak, feminist olmak güzel; çocuk doğurmak, yemek pişirmek, evi çekip çevirmek, dindar olmak düşük; kontrollü tepkiler vermek, gerçek düşünceni dürüstçe söylemek yerine süsleyerek ifade etmek, hakkaniyetsiz olsa da konuşma ustalığıyla tartışma kazanmak, yapmakta olduğun kötülükleri gösterişli cümlelerin ardına saklayarak tevil etmek meşru gösterildi.
Tüm bunlar hâliyle bir ilüzyonun rağbet görmesine, gerçekliğin önemini kaybetmesine, güzel ve kötüye dair pek çok şeye ambalaj üzerinden karar verilmesine, ilişkilerin yüzeyselleşmesine ve karşılıklı çıkar ilişkilerine dönüşmesine, hayatın fayda-zarar dengesinde ilerlemesine, her şeyin formülize edilebilir ve fazla kontrollü olmasına yol açtı.
Modern dünyanın makul kıyafet anlayışına uygun giyinen, çevreyi korumak için bisikletle işe giden, hayvanları korumak için vejetaryen beslenen Batılı adamların, dünyanın bir ucunda rutin yaşamını devam ettirmekte olan yaşlı/hasta, çocuk/sivil binlerce insanın ölmesi için onay verirken kurdukları “o halkı zorba rejimden kurtarıyoruz” gibi cümleleri, özünde olan biten her şeye herkes vakıf olmasına rağmen, modern dünya algılarınca zihinleri esir alınmış halklar tarafından da uzun yıllar meşru birer savaş sebebi olarak görüldü. (Batı’nın bazı ülkelere uyguladığı yaptırımlar sebebiyle 1970’lerden bu yana 38 milyon insanın öldüğü tahmin ediliyor.)
Geçenlerde Amerikalı bir Twitter hesabı (aslında iyi niyetli olarak) İran’daki kadınların akademik arka planlarıyla Amerikalı kadınlarınkini karşılaştırıp İran rejiminin o kadar da kötü olmadığını anlatmaya çalışıyordu. İnsanların evlerinde öylece otururken, düğmeye basan birileri tarafından havaya uçurulmalarının adi bir şey olduğunu, onların akademik düzeylerini referans vererek ispatlamaya çalışmanın kendisi bile algılar dünyasında vaziyeti özetlemeye yetiyor.
Yine sosyal medyada geçenlerde seküler görünümlü bir hesap, geleneksel kıyafetleriyle Amerikan heyetiyle görüşmeye gittiği için Arapları ilkel olmakla suçluyordu. Çölün ortasında bir ülkede takım elbise ve kravat takmayı kültür hâline getirmenin saçmalığını idrak etmekten ölesiye uzak şekilciliği ve kendisinin Batılılar gibi giyinmeyi tercih ettiği için ilerici, kalan tüm Arapların entari giymeyi tercih ettikleri için gerici ya da kapasitesiz olduklarına dair özgüveni insanı hayrete düşürüyor.
Birkaç gün önce de İtalya Başbakanı Meloni, Batı medeniyetinin değerlerinden uzaklaştığından ve Müslümanlaştığından dem vuruyordu. Teorik olarak herhangi bir medeniyetin başka bir medeniyet tarafından tahrif edilmesi ya da ele geçirilmesi doğal olarak o medeniyetin sahiplerini rahatsız eder.
Ancak burada tuhaf olan şey, bu rahatsızlığın özellikle İslam medeniyeti söz konusu olduğunda daha tepkisel bir hâl alması. Bunun sebebinin İslam’ın özüyle değil, Müslüman kimliği üzerinde yürütülen küresel çapta kara propagandayla ve başta bahsettiğim Müslümanlara giydirilen “ambalaj”la yakından ilgili olduğu su götürmez bir gerçek.
Bunu bugün dünyanın hâlihazırda en büyük sorunlarına ve benzer şekilde tarihte yapılan insanlık dışı uygulamalara baktığımızda, bu uygulamaları icra edenlerin çok büyük bir çoğunun Müslüman kimlikli olmamalarından da fark edebiliyoruz.
Örneğin dünya siyasetine ve toplumlara yön veren politikacıları, akademisyenleri, sanatçıları, iş adamlarını bir adaya çağırıp dünyanın dört tarafından kaçırdıkları çocukları bu insanların cinsel tatminlerine sunup videolarını kayda alarak onlara şantaj yapma yoluyla dünyayı yönetme stratejisi üzerine kurulmuş, dünya tarihinin belki gelmiş geçmiş en büyük skandalı sayılabilecek Epstein meselesi bile tüm tazeliğiyle orada öylece dururken, insanların hâlâ dünyaya en büyük tehdit olarak Müslümanları görmelerinin Müslümanların yaptıkları ya da yapmadıklarından çok, onlara bugüne kadar giydirilen ambalajla yakından ilgisi olsa gerek.
Keza toplumların uyuşmasıyla ya da bireylerin ruhsal olarak zayıflamalarıyla doğrudan ilintili modern pornografi endüstrisini geliştirenler ya da OnlyFans, Tinder gibi uygulamalarla dünyayı kerhaneye, kadınları da ücretsiz fahişelere çevirenlerin de Müslümanlar olmadıkları hepimizin malumu.
Yine bugün mevcut durumda hâlâ Müslümanlardan şikâyet etmekte olan gelişmiş ülkelerin en büyük sorunlarından biri, her şeye sahip olmasına rağmen artık hiçbir şeyden tatmin olamayan ve hayata anlam yükleyemeyen insanların çok kolay bir şekilde uyuşturucuya başvurmaları. ABD’de her sene 100 bine yakın insan (Ukrayna’nın savaşta kaybettiği insan sayısına benzer bir oran) uyuşturucudan hayatını kaybediyor. Ve insanları hayata dair bu anlamsızlığın içinde uyuşturucuya başvuracak kadar boğulur hâle getiren sistemin kaynağı da takdir edersiniz ki İslam değil.
Bilgisayar oyunlarından önü alınamayan çocukları da mesela bu hâle İslam kültürü getirmedi.
Ya da ömrünü karın tokluğuna çalışarak tüketen insanların çağında dünya servetinin yarısını en zengin yüzde 1’e nasip eden(!) sistem, İslami kanunlara göre kurulmadı.
Yüzyıllar boyu Hristiyanıyla, Müslümanıyla, Yahudisiyle kardeşliğin hüküm sürdüğü coğrafyalara ayrışmayı, kan ve gözyaşını getirenler de Müslümanlar değildi.
Tüm dünyayı sömürürken 70 milyonun ölümüne sebep olanlar, siyahileri balık istifi gemilere bindirip köle olarak kullanmak üzere kendi coğrafyalarına getirmeyi akıl edenler de İslam savunucuları değildi.
6 milyon Yahudiyi de Müslümanlar katletmedi, biliyorsunuz. Ve Hz. İsa’yı da Müslümanlar öldürmediler. Komünizm ve dinsizlik ideolojisi uğruna idam ve kıtlıkla 15 milyon Hristiyanın ölümüne sebep olanlar da Müslümanlar değildi.
Orta Çağ’a kadar gitmeye gerek yok; daha 1931 yılında Paris koloni sergisinde Afrikalıları kafeslerin içine koyup onları hayvan gibi sergileyenlerden utanç duymayanlar da yine Müslümanlar değildi.
Medeniyet denince akla gelen ilk ülke olan İsveç’te ideal gen havuzu oluşturmak için 1970’lere kadar insanları zorla kısırlaştırma fikri Müslüman kafasından çıkmadı.
Nükleer bomba denen şeytani şeyi bulduğu yetmiyormuş gibi bir de kullananlar da yine Müslümanlar değildi.
Endülüs, Müslümanların elinden alındığında bir süre sonra can güvenliği için kaçmak zorunda kalan Yahudilerin sığındığı güvenli liman olan Osmanlı İmparatorluğu ise tam olarak bir Müslüman coğrafyasıydı.
Örnekler çoğaltılabilir tabii; ancak özetle demek istediğim, bunca ürkütücü şey arasında baş tehdit denince akla gelen ilk kesimin Müslümanlar olması, şimdiye kadar bilinçli olarak oluşturulmuş İslam algısıyla yakından ilişkili olsa gerek.
Bunları yazarken amacım Batı medeniyetinin kötülüklerini anlatmaktan ziyade dünyayı bu hâle getiren temel kötülüklerin müsebbibinin İslam olmadığını vurgulamak aslında.
Çünkü İslam üzerine öyle orantısız ve gerçeklerle tamamen uyumsuz bir ambalaj oluşturuldu ki ve bu ambalaj sadece gayrimüslimleri değil, Müslümanları da kendisine öyle inandırdı ki, bazı şeyleri sadece Batılılara değil, Müslümanlara da zaman zaman hatırlatmak gerekiyor.
Bu anlattıklarımdan Müslümanların bugünkü hâlleriyle harika şahsiyetler oldukları sonucunu da çıkarmaya çalışmıyorum elbette.
Batı medeniyetinin mevcut hâli ve geçmişiyle ilgili tüm bu anlattıklarıma karşın Müslüman diyarlarında ise halklarına ateş açan diktatörleri, intihar bombacılarını (ortaya çıkış biçimleri tartışmalı bir konu olsa da), Batı medyasında anlatıldığı şekilde olmasa da kadın hakları konusundaki sorunları, yolsuzluk kültürünü, ifade özgürlüğü vb. sorunları elbette konuşabiliriz. Ancak çoğunun gelişiminin İslam’ın ortaya çıkışıyla değil, Batılıların İslam topraklarına müdahalesiyle ve yüzyıllar içinde ekonomik olarak geri kalmaya başlamalarıyla paralel gelişen sorunlar olduğunun, yani İslam’ın özünden kaynaklanmadığının da farkında olmak lazım.
İman etmekte olduğumuz İslam, bundan 1400 yıl evvel Batı coğrafyasında barbar kavimlerin sürekli durduk yere birbirlerini yağmaladıkları zamanlarda “Birbirinizin malını haksız yere yemeyin”lerle, lordların durmadan komşularına saldırarak toprak devşirmeye çalıştığı dönemlerde “Sizinle savaşanlarla savaşın ama haddi aşmayın”larla, biri saldırır mı korkusundan ticaretin gelişmediği yıllarda “Zulmedenler için yol yoktur”larla temeli inşa edilen; yazılı kaynakların ancak kilise ve manastırlarda sınırlı sayıda bulunduğu kapkaranlık bir çağda yeryüzüne adaleti ve barışı “Kendi aleyhinize bile olsa adaleti ayakta tutun”larla tesis etmek üzere kâinatın sahibi tarafından indirilen; indirildiği çağın çok ötesinde bir inanç sistemi.
Bu yazdıklarımı okumakla yetinmeyip lütfen o dönemi hayal edin. Her kavmin birbirini doğradığı öyle karanlık bir çağda sunulan düşünce ve inanç sisteminin ilericiliğine hayran kalmamak elde değil.
Bugüne kadar Müslüman toplumlarının geride kalmasına hep; teknolojik gelişmeleri takip etmemiş olmak, bilim ve teknikte geri kalmak gibi sebepler öne sürüldü. Bu düşünceyi besleyen şeyi de bize yine modern dünyanın “zengin olan iyidir, haklıdır ve ileridir; fakir olan kötüdür ve geridir” algısı verdi.
Teknik gelişmelere ayak uyduramamış olmanın geri kalmışlığımızda doğrudan ya da dolaylı kayda değer bir yeri elbette var. Fakat bana öyle geliyor ki bu gerilemede, dikkat çekilmeyi fazlasıyla hak ettiği hâlde geri planda bırakılan başka mühim sebepler de var.
Bizler bize ait olana sahip çıkamadık.
Birbirini hor gören, hak yemekte beis görmeyen, bir iyilik yapınca kendini enayi hisseden, “Allah rızası için yapmıştım zaten” demek yerine yaptığı iyiliğin karşılığını derhâl almak isteyen, sürekli tetikte; müzik zevkinden giyim kuşamına, ev dekorasyonuna, kullandığı kelimelerden dünyaya, ahirete bakış açısına her şeyiyle yozlaşmış; pratik yaşamda Müslüman gibi yaşamayı beceremediği gibi Batılı olmayı da becerememiş tuhaf, kimliksiz toplumlar olduk.
Misafiri geldiğinde herkese yetecek yemek bulunmadığından kandili söndürüp tüm yemeği misafirine ikram eden, misafir rahatsız olmasın diye karanlıkta kaşığı tabaktan ağzına alıp yemek yiyormuş gibi yapan sahabe efendilerimizin ihlaslı hâlleri; yerini yardım programlarında alkış toplamak için yaptığı üç kuruş yardımı yedi cihana duyuran göstermelik iyilik perilerine bıraktı.
Kendisine gelen müşteriyi, “Karşı dükkân siftah yapmadı, oradan alsan daha iyi olur” deyip yönlendiren esnaflardan ne olduğunu idrak edebileceğimiz Anadolu irfanı; yerini tezgâhın önüne meyvenin iyisini koyup müşteri çektikten sonra torbaya çürükleri bırakan yozlaşmış esnaf anlayışına terk etti.
Anadolu’nun dört yanı, yoldan geçen seyyahlar soluklansın diye hayırseverlerce yaptırılmış çeşmelerle dolu oysa.
Tüm bunların İslam’a ve Müslüman kültürünün özüne dair anlattığı çok fazla şey var.
Şimdi artık ne atalarımız gibi irfan sahibiyiz ne de Avrupalılar gibi en azından toplum içinde birbirinin kararlarına saygılı, bir sorun yaşadığında kontrolünü koruyabilen, işini layıkıyla yapmaya uğraşan kimseleriz.
Bugün mağlup durumdaysak sebebi kuşkusuz, Müslüman olmamızdan değil; Müslüman olmayı terk etmiş olmamızdandır.
“Müslümanlar Batı medeniyetini mi ele geçirdi, Batılı modern dünya tasavvuruna aldanan Müslümanlar mı kendi değerlerinden vazgeçerek hiç de parlak olmayan toplumlara dönüştüler, hangi dönüşüm insanı insan yapan değerlere ve yaratılış fıtratına uygundu” gibi meseleler uzun uzadıya tartışılması, daha sıklıkla dile getirilmesi ve algıların gerçeklikten ne kadar kopuk olduklarının ifşa edilmesi çok elzem konular.
Dünyanın pek iyi bir yere gitmekte olmadığı açıkken, hele ki bugünlerde teknoloji hayatımızı kolaylaştırmaktan çok öldürüyorken, sadece Müslümanları değil tüm insanlığın yaralarını saracak şey; şimdilerde epey uzak kaldığımız ama aslında özümüzü oluşturan İslami öğretilerin değerini yeniden kavramaktan ve onunla her zerremizle bütünleşmekten geçiyor.
