Bir milletin karakteri zaferde değil, hezimette belli olur. Dünya Kupası son sürat devam ederken; alınan hezimetler neticesinde kimi ülkeler aynaya baktı, kimi ülkeler aynayı kırdı.
M. NEDİM HAZAR | YORUM
İki havalimanı düşünelim.
Biri Münih. Julian Nagelsmann, eşi Lena ve annesi Burgi ile birlikte, pembe spor ayakkabıları ve koyu güneş gözlüğüyle, gazetecilerin sorularına tek kelime etmeden arka kapılardan birinden süzülüp kayboluyor. Resmen kaçıyor aslında, çünkü dışarıda kendisini bekleyen manşeti çok iyi biliyor.
Almanya’nın en yüksek tirajlı gazetesi Bild, kapağına üç kelime koymuş: “Şimdi Klopp gelmeli.” Nagelsmann’ın bizzat kendisi de zaten itiraf ediyor; taraftar desteği sorulduğunda verdiği cevap şu: “Bugün bir anket yapsalar ben kazanmam.”
Ve İstanbul havalimanı. Yüzlerce araçlık konvoylarla, marşlarla, davul zurnayla uğurlanan bir takım, yirmi dört yıl sonra gittiği Dünya Kupası’ndan gruptan çıkamadan dönüyor. Avustralya’ya 2-0, uzun süre on kişi oynayan Paraguay’a 1-0. Ve dönüşte kendilerini bekleyen şey bir manşet değil, bir müjde: 16 milyon dolar prim hesapta, villalar da yolda!
Önce bir hakikatın altını çizelim: Yenilgi evrenseldir. Yenilgiyle ne yapıldığı ise millîdir.
Bu turnuva, elenen ülkeler için bir istifa mevsimine dönüştü. Hollanda, tıpkı Almanya gibi ikinci turda, Fas’a elendi; teknik direktör Ronald Koeman’ın istifası saatler içinde geldi. Uruguay’da yetmişlik efsane Marcelo Bielsa görevini bıraktı. İskoçya’da 7 yıldır takımın başında olan Steve Clarke resmî bir veda mektubu yayımladı. Çekya’da Miroslav Koubek gitti. Suudi Arabistan’da ilk fatura federasyon başkanına kesildi.
En dikkat çekici tepki ise Uzak Doğu’dan geldi. Güney Kore Devlet Başkanı Lee Jae Myung, millî takımın elenmesini iki kelimeyle tarif etti: “Liyakatsizlik ve hizipçilik.”
Sonra da bakanlığa talimat verdi: Başarısızlığın nedenleri soruşturulacak, spor idaresinde ülke çapında reform yapılacak.
Bir devlet başkanının futbol yenilgisini “liyakat” kavramıyla okuması, bize başka bir şey söylüyor aslında: Bu ülkeler futbolu ciddiye almıyor; futbolun aynasında görünen şeyi ciddiye alıyor. Yenilgi bir sonuçtur; liyakatsizlik ise bir sistemdir. Sonuca üzülürsünüz, sistemi değiştirirsiniz.
Almanya: Enkazın üzerinde muhasebe
Almanya’nın hikâyesi bu tablonun en öğretici sayfası. Çünkü Almanya, kâğıt üzerinde bizden çok daha iyi bir sonuç aldı. Grubunu lider bitirdi, son 16’ya kaldı, Paraguay’a penaltılarda elendi. Buna rağmen ülkede kopan fırtına, bizim gruptan çıkamayışımızın ardından esen meltemden çok daha şiddetli.
Arsenal’de top koşturan milli oyuncu Kai Havertz’e maçtan sonra soruyorlar: “Almanya artık ikinci sınıf bir takım mı?”
Cevap, bir millî takım yıldızından duymaya alışık olmadığımız bir çıplaklıkta: “Evet, kesinlikle öyle görünüyor.”
Düşünün. Adam penaltı kaçırmış, takımı elenmiş, milyonlar ekran başında ağlamış ve çıkıp kendi takımının ikinci sınıf olduğunu kabul ediyor. Bu cümle Türkiye’de kurulsa, ertesi gün o futbolcunun “millî formaya ihanet ettiği” yazılır, hakkında linç kampanyası başlatılır, belki ifadeye bile çağrılır.

Alman futbolunun vicdanı yalnızca oyuncularda değil. Gary Lineker — hani şu “sonunda hep Almanlar kazanır” vecizesinin sahibi — daha Paraguay maçı oynanmadan hükmünü vermişti esasen: “Bu, gördüğü en zayıf Alman takımlarından biriydi ve Almanya geçmişinin ekmeğini yiyordu.”
2014’ün dünya şampiyonu Mats Hummels, ekran başından teknik kadronun derhal değişmesini istedi. Basın “sınırlı bir rakibe” elenmenin hesabını satır satır sordu.
Ve bedeller ödendi, ödeniyor. Manuel Neuer millî takım kariyerini noktaladı. Oliver Baumann büyük ihtimalle bir daha o formayı giymeyecek. Rüdiger, Goretzka, Sane, Gross için de yol göründü.
Federasyon Başkanı Bernd Neuendorf ise aceleci değil ama net: Böyle bir yıkımdan sonra günlük işlerle meşgul olunmayacağını, takımın potansiyelini neden kullanamadığının bütün kurullarla birlikte masaya yatırılacağını söylüyor. Panik yok ama hesap var. Alman kurumsal aklının özeti adeta: Sükûnetle hesaplaşmak.
Bu enkazın içinde parlayan tek yıldızın kim olduğunu da not edelim: Deniz Ündav. Yedek kulübesinden gelip Fildişi Sahili’ne son dakikada attığı golle turnuvanın en büyülü anlarından birine imza atan, FIFA’nın hücum sıralamasında Messi’yi ve Mbappe’yi geride bırakan gurbetçi çocuğu. Almanya’nın geleceği, bir zamanlar kimsenin istemediği bir Werder mahallesi çocuğunun ayaklarında yeşerdi. Bu da ayrı bir yazının konusu.
Türkiye: Enkazın üzerinde düğün
Şimdi projeksiyonumuzu kendi sahamıza çevirelim.
Türkiye, bu Dünya Kupası’nda grup aşamasında elenen en değerli kadroya sahipti. Arda Güler, Kenan Yıldız, Hakan Çalhanoğlu, Orkun Kökçü… The Athletic’in başyazarı Phil Hay’in acımasız ama haksız olmayan tespitiyle: “Bu kadar yetenekli oyuncusu olan bir takımın bu kadar kötü olmasının hiçbir bahanesi yoktu.”
Ama bahane bulundu. Hem de en yukarıdan, en sarsılmaz merciden: Kaderden.
Teknik direktör Vincenzo Montella, elenmenin ardından istatistik döktü, sonra hükmü bağladı: “Kader bizden yana değildi.”
TFF Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu ise aynı kapıya başka bir anahtarla gitti: “Allah nasip etmedi.”
İşte medeniyet farkı dediğimiz şey tam olarak bu olsa gerek. Güney Kore’nin devlet başkanı yenilgide liyakati sorguluyor; bizim federasyon başkanımız ise nasibi. Biri sistemi masaya yatırıyor, diğeri sorumluluğu maneviyata havale ediyor.
Size bir kavramdan bahsetmek isterim.
Mültezim, Osmanlı maliye sisteminde iltizam usulüyle devletten vergi toplama hakkını satın alan kişiye denirdi. Sistem şöyle işlerdi: Devlet, belirli bir bölgenin vergi gelirini (mukataa) açık artırmayla ihaleye çıkarır; en yüksek bedeli teklif eden mültezim, o parayı peşin veya taksitle hazineye öder, karşılığında bölgenin vergisini kendi hesabına toplama yetkisini alırdı.
Kâr mantığı sistemin zaafıydı aslında: Mültezim, devlete ödediğinden fazlasını halktan çıkarmak zorundaydı; aradaki fark onun kazancıydı. Bu yüzden özellikle 17. yüzyıldan itibaren sistem, köylünün ezilmesinin, keyfî vergilendirmenin ve taşradaki yozlaşmanın simgesi haline geldi. Süre kısaldıkça mültezim daha da acımasızlaşırdı; çünkü “üç yıllığına aldığı” bölgeden azami sürede azami parayı sıkıp çıkarması gerekirdi. Sorumluluk almadan, hesap vermeden, geleceği düşünmeden rant devşirme modeli olan bu model kamu kaynağını emanet değil ganimet olarak gören zihniyetin tarihsel köküdür aslında.
Tanzimat’la (1839) kaldırılmaya çalışıldı ama maliye teşkilatı yetersiz kalınca geri döndü; ancak 20. yüzyıl başında tasfiye edilebildi.
Kader, bu topraklarda yüzyıllardır hesap vermek istemeyenlerin en gözde sığınağı ne yazık ki: Vergi toplayamayan mültezim de “kısmet” derdi, savaş kaybeden serdar da “takdir-i ilahi.” Oysa bizim irfan geleneğimizin ta kendisi, muhasebe-i nefsi — insanın her akşam kendi defterini açıp kendine hesap sormasını — imanın şartı gibi görülürdü. Kaderi suçlamak, o geleneğin inkârıdır aslında; tevekkül değil, teseyyüptür.
Peki hesap sorulmadı da ne yapıldı? İnanılmaz gelebilir ama ödül verildi!
FIFA’dan gelen 14 milyon dolara federasyon kendi kasasından 2 milyon daha ekledi ve elemelere çağrılan bütün futbolculara eşit bölüştürülen 16 milyon dolarlık bir prim havuzu oluşturuldu. Avrupa federasyonları primi şampiyonluğa, finale, en azından tur atlamaya bağlarken; biz turnuvaya katılmış olmayı ödüllendirdik. Üstüne bir de Bodrum’da yapılacak projeden her futbolcuya birer villa sözü. Başkanın ifadesiyle: “O evleri vereceğim.”
Oyuncuların bu ödülleri kabul etmeyeceği yönünde iddialar dolaştı bir ara; Fas millî takımının bir zamanlar primlerini bağışladığı gibi asil bir jest bekleyenler oldu. Bekleyen kaldı.
Ve tablonun son fırça darbesi: Eleştirenin başına gelenler. Fatih Terim turnuva sürecinde takımı eleştirip hesap sorunca, federasyon başkanından aldığı cevap bir spor yöneticisinden çok bir mahalle kabadayısına yakışır cinstendi: “Karşı karşıya geldiğimde suratına söyleyeceğim.”
Hesap sormanın “yanlış” ilan edildiği, hesap soranın tehdit edildiği bir iklimde, hesap vermeyi beklemek safdillik olur.
Hakkını yemeyelim: Son maçta, her şey bittikten sonra, ev sahibi ABD’yi 3-2 yendik. Cüneyt Özdemir’in şebelekçe sevinci aslında bu ülkenin ruh haline göstermesi açısından şahane bir örnekti bence. Özdemir, bırakınız tur atlamayı sanki kupayı almışız gibi abartılı bir sevinci kayıt altına alarak kime yanlıyordu bilemiyorum ama teselli galibiyetleri, tarihin en pahalı uçak bileti israflarından birini bir başarıya dönüştürmeye yetmez. Yetmemeli.
Başarısızlık bir müfredattır
Bir ülkenin başarısı, başarılarıyla değil, başarısızlıklarından çıkardığı derslerle inşa edilir. Bu, romantik bir teselli cümlesi değil; ölçülebilir bir tarih yasasıdır.
Almanya’ya bakalım mesela.
2000 ve 2004 Avrupa Şampiyonalarında gruptan çıkamayınca ne yaptı?
Kaderi suçlamadı.
Oturdu, ülkenin dört bir yanına akademiler kurdu, altyapı devrimi yaptı, on yıl sabretti. 2014’te Maracana’da kaldırılan kupa, 2000’deki hezimetin dersinden yoğrulmuştu. Şimdi üst üste üçüncü Dünya Kupası fiyaskosunu yaşayan Almanya’nın yeniden aynı acı reçeteyi yazacağından kimsenin şüphesi yok; tartışılan tek şey reçeteyi Nagelsmann’ın mı Klopp’un mu uygulayacağı.
Bir de bize bakalım. 2002’de dünya üçüncüsü olduk. O başarıdan ders çıkarmak, o kadroyu yetiştiren tesadüfleri sisteme dönüştürmek yerine, madalyayı vitrine koyup uyuduk. Yirmi dört yıl sonra döndüğümüz kupadan dokuz günde elendik ve yine ders yerine prim, muhasebe yerine villa, istifa yerine “nasip” seçtik. Başarıdan bile ders çıkaramayan bir sistemin başarısızlıktan ders çıkarmasını beklemek, kışın ortasında bağdan üzüm beklemek anlamına geliyor.
Ayna
Ve mesele elbette salt futbol değil. Futbol federasyonu, bir ülkenin yönetim kültürünün küçük ölçekli bir maketidir bence. Hesap vermeyen sorumlular, istifa nedir bilmeyen makamlar, liyakat yerine sadakat, eleştiriye “suratına söylerim” refleksi, her başarısızlığın kadere ve nasibe fatura edilmesi…
Tanıdık geliyor mu?
Gelecektir.
Çünkü sahada gördüğümüz şey, sandıkta, mahkemede, üniversitede, ekonomide gördüğümüz şeyin yeşil çimene düşmüş gölgesinden ibaret.
Almanya belki kupayı kaybetti ama özeleştiri kabiliyetini kaybetmedi. Biz maçları kaybettik; asıl kaybettiğimiz ise utanma kapasitemiz.
Penaltıyı kaçırmak affedilir. Aynayı kırmak affedilmez.
