Yeni yıl, yeni hâl

YORUM | KEMAL AY

Bediüzzaman’ın Münazarat’taki soru-cevap faslında söylediği bir sözdür bu: ‘Eski hâl muhal, ya yeni hâl veya izmihlal.’

Bu bahsin geçtiği yerde Bediüzzaman, kendisinin II. Abdülhamit devrinde Jön Türklere ve Meşruiyet taraftarlarına verdiği desteği anlamayan kimseleri ikna etmeye çalışır.

Kendisine şöyle bir soru gelir: ‘O fırkadan (Padişah taraftarları) fazilet ehli kimselere ne diyeceğiz? Onlar iyi adamlardır.’

Bediüzzaman şöyle söyler: ‘Çok iyiler var ki, iyilik zannıyla fenalık yapıyorlar.’

Nedir o fenalık? Cevabı basit: ‘Muhali talep etmek, kendine fenalık etmektir.’ Yani, olmayacak duaya âmin diyerek, değişime direnmek, bu zamanda geçerli olmayan kaidelerden bir ‘eski hâl’ inşa etmeye çalışmak, bir anlamda fenalık demektir.

Nitekim kendisine, ‘Belki onlar eski hâli istiyorlar?’ diye sual edilince, girişte bahsini ettiğim meşhur sözünü söylüyor.

Peki, gerçekten öyle midir? Topluluklar ‘eskiye’ dönemezler mi? Bediüzzaman’ın dediği gibi, siyah çadırımız parça parça olsa, her bir parça yanıp kül olsa, yine eski siyah çadırdan edinemez miyiz?

Hem evet hem hayır.

19.yüzyılı yaşamış ulema (entelektüel sınıf) için ‘yeni hâl’ meselesi, bugünkünden biraz daha farklı. Devrimler ve ihtilaller çağını bilfiil yaşamış kimseler, tarihin hep başkalaşarak ilerlediği fikrini edinmişlerdi.

Nitekim haklı oldukları bir taraf var. İmparatorluklar devri kapandı, sözgelimi. Avrupa’nın güçlü krallıkları bir bir yerini parlamentolara bıraktı. Parçalanmalar sürdü.

Bediüzzaman, bu değişim karşısında Avrupalı entelektüeller gibi düşünüyordu. Osmanlı’yı da bu Avrupa’daki değişimin bir parçası olarak ele aldı. Osmanlı’nın Avrupa’ya, Avrupa’nın ise Osmanlı’ya gebe olduğunu, bu iki doğum gerçekleşmeden kıyamet kopmayacağını savunmasını belki bu çizgide değerlendirebiliriz.

Ancak yine de bu sözü muğlaktır. ‘Yeni hâl’ sözüyle de çelişir gibi görünür. O hâlde Bediüzzaman’ın bu iki tavrının (ki benzer zaman dilimlerinde sarf edilmiş sözlerdir) farklı düzlemlerde ele alınması gerektiğini düşüneceğiz.

Her durumda, buradan çıkarabileceğimiz ders şu: Yeni hâl çoğu zaman eski hâle galip gelir. Çünkü zaten ‘yeni hâl’ dediğimiz şeyin ortaya çıkmasını sağlayan çevresel şartlar, ‘eski hâl’ dediğimiz durumda çatlaklar oluşmasına bağlıdır. Vazo kırıldığında, bir araya getirilmez. Getirilse de, eski vazo olmaz.

19.yüzyılda değil sadece 20. yüzyılda da ‘devrimler ve dönüşümler’ en önemli değişken olarak ele alındı. Bu sebeple ‘yeni hâl’ ufukta belirdiğinde, artık kimsenin buna engel olamayacağı iddialı ve tumturaklı ifadelerle beyan edildi. Fakat soru hep şuydu: Hangisinden taraf olmak lazım?

Sırf bir hâl ‘yeni’ diye, ondan yana olmak mı gerekir?

Bu konudaki en vahim örneklerden birisi Fransız filozof Michel Foucault’nun, 1979’daki İran Devrimi’ne açıktan destek vermesiydi. Bir İtalyan gazete için İran’a giderek yazdığı izlenimlerde, ufukta görünen Mollalar rejimini, ‘arkaik’ Şah rejimini devirdiği için alkışlıyordu. Onu yanıltan sadece ‘görüntü’ değildi muhtemelen. O dönem İranlı Marksistler de devrim şafağının söküşünü alkışlarla karşıladı.

Şah dönemi, bir istibdat dönemiydi ve o günleri yaşayanların Mollaların belirsizliğini bile kabulleneceğini düşünmek mümkün. ‘Yeni’ daha çekiciydi elbette. Hele ki alternatifi ‘eski’ ise.

İran’da Humeyni’nin liderliğinde örgütlenen yeni devlet, muhaliflerini ve alternatiflerini çok usta biçimde yok etti. Irak’la girişilen 8 yıllık savaş, ABD’nin öngörülerinin aksine, Mollalar rejimini daha da kökleştirdi. Hatta bütün bölgeye yayılmasına, ‘Şii hilali’ doktrininin doğmasına sebep oldu.

Muhalif hareketler her daim ‘çok parçalı’ olmakla maluldür. Zira istibdat dönemlerinin baskısını çeşitli fikirden insanlar hisseder, çünkü istibdat rejimi ‘rekabetten’ hoşlanmaz. Alternatifsizlik, rejimin varoluşu için elzemdir.

PKK’nın 1980’lerin başında ilk iş olarak bölgedeki ‘rakip’ Kürt hareketlerini bastırması, boşuna değildi. Bunu, uzun erimli planları olan her lider bilir.

Ancak bir kez bu ‘istibdat’ yıkılmaya yüz tutarsa, o çok parçalı ‘muhalif’ kitleden, her zaman aynı rengarenk görüntü çıkmaz. İçlerinden muhtemelen en örgütlü olanı liderliği ele geçirir ve bu kez onun ‘istibdadı’ başlayabilir.

Belki de bu sebeple bazı ‘devrimlerin’ başarılı olmaması, olmasından daha hayırlıdır diyebilir miyiz?

Burada iki şeyi birbirinden ayırmak gerekir. ‘Devrim’ ile ‘zamanın ruhu’ birbirinden farklı şeylerdir çoğu zaman. Bediüzzaman’ın artık monarşilerin değil cumhuriyet tarzı rejimlerin hüküm süreceğine dair öngörüsü, bir çeşit ‘zamanın ruhu’ saptamasıdır. Ancak bazı ‘devrimler’ toplumların ‘zamanın ruhu’ denilen gelişmelere karşı verdiği farklı yöndeki tepkinin karşılığıdır.

Monarşi karşıtı ayaklanmalar ve cumhuriyetçi yönelimler Avrupa’da serbest piyasanın ve tüccar sınıfının öne çıkmasını netice verirken, mesela Rusya’daki 1917 devriminden sonra karşımıza ‘devlet kutsaması’ çıktı.

Antik Yunan’da bir şehirde, askerler, tüccarlar ve filozoflar olurdu. Bu üç zümre arasında kimin ‘idareci’ olacağı tartışmasında, elbette filozoflar kendilerini önde görüyordu. Fakat şehirler çoğu zaman ya askerler ya da tüccarlar tarafından yönetilmişti.

Sovyetler deneyimi, bazılarına göre filozofların yönetme çabasıydı. İslamcılar’daki ‘bilge kral’ arayışı da, bu geleneğin devamıdır mesela. Batı’daki ‘tüccar sınıfı iktidarı’ kapitalist doğası gereği aşağılanır. Haklılık payı var, zira bütün toplumu ekonomik ihtiyaçlara göre dizayn etmek, bir yığın problemi de beraberinde getirdi. Gelgelelim, ‘serbest piyasa’ haricindeki modellerde, ‘özgür sivil toplum’ gelişmediği de tarihin öğretisidir.

Bazılarına göre son yıllarda yaşadıklarımız ‘geçici’. Tıpkı Sovyetlerin yıkılıp ‘zamanın ruhu’ dediğimiz şeyin liberal demokratik değerlerle örtüştüğü gibi, bugünkü illiberal demokrasiler de yıkılıp gidecek ve yeniden ‘özgürlük’ bayrağı altında toplanacağız.

Bazılarına göreyse ‘eski hâl muhal, ya yeni hâl veya izmihlal’. Yeni yılınız hayırlara vesile olsun.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin